KUTSAL ŞEHİR: KUDÜS

BM’den çıkan tarihî karara öncülük eden Cumhurbaşkanı Erdoğan, 59 yıl sonra Vatikan’a giderek Katolik Hıristiyanların dini lideri Papa Francesco ile bir araya geldi. İkilinin gündeminde ise üç din açısından da kutsal kabul edilen Kudüs vardı. Kudüs’ün statüsünün korunması konusunda fikir birliğine varılan görüşme, kentin bütün dinler açısından önemini bir kez daha ortaya koyuyor. Ortadoğu ve Afrika Araştırmacıları Derneği (ORDAF) Başkanı ve yazar Prof. Dr. Zekeriya Kurşun, kutsal mekânlara ev sahipliği yapan tarihî Kudüs’ü anlattı.
Posted on Şubat 14, 2018, 9:31 am
FavoriteLoadingBeğen 16 mins

PROF. DR. ZEKERİYA KURŞUN ORDAF Başkanı-Yazar Cumhurbaşkanı’nın Vatikan’a yaptığı tarihî ziyaret, Kudüs meselesi için 21. yüzyılda atılmış en önemli adım olarak hatırlanacaktır.

Filistin meselesinin bugün dünya gündeminde olmasının en önemli sebeplerinden biri, bütün dinler nazarında kutsal sayılan Kudüs ve Mescid-i Aksa’nın bu topraklar üzerinde bulunuyor olması. Arapça El Kuds, İbranice Yeruşalayim yani ‘Barış Şehri’ olarak adlandırılan Kudüs, dünyanın en eski kentlerinden biri olma özelliğini taşıyor. Üç semavi din olan Müslümanlık, Hıristiyanlık ve Yahudilik açısından önemli olan bu kent, kutsal mekânları nedeniyle defalarca yıkılıp yeniden inşa edildi.

Müslümanlar için en kutsal yerlerden biri kabul edilen Mescid-i Aksa ve Kubbet-üs Sahra’nın bulunduğu Harem-üş-Şerif, Doğu Kudüs’te yer alıyor. Müslümanlar için burasının önemi milattan sonra 610 yılında ilk kıble olması ve Kur’an-ı Kerim’e göre Hz. Muhammed’in, 10 yıl sonra Miraç’a bu şehirden çıkmış olması.

Yahudiler için Mescid-i Aksa’nın hemen altında yer alan ve Süleyman döneminde yapılan tapınağa ait olduğuna inanılan ‘Ağlama Duvarı’ kutsal kabul ediliyor. Müslümanların ‘Burak Duvarı’ dediği yeri, Yahudiler inançlarının en kutsal mekânı olarak kabul ediyor.

Hıristiyanlar içinse Kudüs’ün önemi, Kutsal Kabir Kilisesi’ni barındırması. Ortodoksların ‘Yeniden Diriliş Kilisesi’ olarak adlandırdığı kilise, İsa Peygamber’in çarmıha gerildiği ve gömüldüğü yer olarak biliniyor. Burasının İsa’nın yeniden dirileceği yer olduğuna inanılıyor. Bu nedenle Hıristiyanlar için önemli hac noktalarından birini oluşturuyor.

Tüm dinlere eşit dönem

Fatih Sultan Mehmet Üniversitesi Tarih Bölümü Başkanı Prof. Dr. Zekeriya Kurşun, “Burada çatışma veya tartışma için başka kaynağa gerek yok. Asırlarca buranın sorumluluğunu üstlenmiş olan Osmanlı Devleti, Kudüs’te yaşayan bütün dinlerin mensuplarına belirli kurallar dairesinde adil davranıyor, herkesin mukaddes mekânları rahatlıkla ziyaret edebilmesine ve inançlarının gereğini yerine getirmelerine imkân veriyordu. Bu konuda yapılanlar ve takip edilen siyaset, yerli ve Batılı birçok araştırmalar ile tarihin sahifelerine kaydedilmiştir” diyor.

Osmanlı Devleti’nin Kudüs konusunda çift yönlü bir saldırıya maruz kaldığını belirten Kurşun, “Bir yandan başta İngiltere ve Fransa olmak üzere Avrupa devletleri ve Rusya’nın mukaddes makamları, bahane ederek müdahale zeminleri oluşturmaya çalışırken, bir yandan da Siyonistler tarihî emellerini gerçekleştirme uğrunda planlar yapmışlardır. Osmanlı Devleti hassasiyeti ve denge politikalarıyla, bu planlar karşısında uzun zaman dayanmış ve Kudüs’ün muhafazası mümkün olabilmiştir” ifadelerini kullanıyor.

Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasından önce, Osmanlı’nın Kudüs Mutasarrıfı olan Ahmed Macid’in Dâhiliye Nazırı Talat Paşa’ya sunduğu 16 Ağustos 1913 tarihli raporunda, Filistin kıtasının dinler tarihi açısından taşıdığı önem anlatılıyor. Kurşun bu mektuba ilişkin şunları söylüyor: “Bütün milletlerin iştahını kabartan bu bölge,

‘Cevelangâh-i Musa’ yani Hz. Musa’nın dolaştığı güzergâh; ‘Mehd-i İsa’ yani Hazreti İsa’nın doğduğu yer, ‘Kıblegâh-i İslam’ yani İslam’ın ilk kıblesi ve asırlardan beri pek çok önemli İslami hatıranın da bulunduğu bir yerdir. Salt bu yüzden bütün dünyanın dikkatlerinin bu bölgede yoğunlaştığını söyleyen Osmanlı mutasarrıfını bugüne kadar yalanlayacak hiçbir gelişme olmamıştır.”

Dünyanın yönü Kudüs’te

Dünyanın hemen her yerinde yaşayan insanların dolaylı veya dolaysız bir şekilde yönlerinin bu coğrafyada olduğunu ifade eden Kurşun, “Her ne kadar Müslüman coğrafyasında bir çatışma alanı olarak görülse bile; Siyonist olan veya olmayan bütün Yahudilerin; monofizit olan veya olmayan bütün Hıristiyanların zihin dünyasında bu coğrafya yok mudur? Müslümanlar ilk kıblelerini düşünürken, Yahudiler Süleyman Mabedini, Hristiyanlar da Doğuş Kilisesi’ni düşünmemekte midirler?” diyor.

Kurşun, Siyonistlerden önce Batılıların, geçmişlerinin hatıralarını canlı tutmak adına 19. yüzyıl boyunca bu bölgede kıyasıya rekabet ettiklerini hatırlatıyor. Kurşun, “Sadece Hıristiyanlık adına değil, farklı mezhep ve inançlar adına giriştikleri nüfuz mücadeleleri tarihin sahifelerinde canlılıklarını hâlâ korumaktadır. Kudüs’te nüfuz ve nüfuslarını arttırmak için, Avrupa devletleri himayelerinde inşa edilen kilise, mektep, hastane, manastır ve misafirhane gibi yüzlerce odası olan büyük müesseseleri, hemen hemen her gün çoğaltmak için büyük gayretler sarf etmediler mi?” diye soruyor.

Filistin tarihinde Hıristiyanlar arasında da rekabet yaşandığına dikkat çeken Kurşun, “Uzun yıllar Kudüs, Ortodoks ve Katolikler arasındaki Kamame ve Beytullahm kiliseleri şiddetli çekişmelere ve rekabete sahne olmuş ve yıllarca İstanbul’u meşgul etmiştir. Ortodoks Kilisesi’ni Kudüs’teki Rum Patrikhanesi; Katolik mezhebini ise Kırım Muharebesi’nden sonra Ruslara karşı rekabet için ihdas edilen ve Küşûdî denilen Latin papazlarından oluşan ruhbanlar (Latin Patrikhanesi) temsil etmekteydi. Aynı dönemde, Hz. Ömer’in Kudüs’ü fethi sırasında Rumlara bahşettiği, Osmanlı sultanları tarafından da fermanlarla teyit edilen müsaade ve imtiyazlardan istifade etmekte olan Rum Patrikhanesi, doğrudan Osmanlı Devleti’ne bağlı olmasına rağmen tartışmaların dışında kalamamıştır” ifadelerini kullanıyor. Kurşun sözlerine şöyle devam ediyor: “Fransızların ‘Kutsal Makamların Muhafızları’ diye isimlendirdiği çıplak ayaklı Küşûdî rahipleri ile Latin Patrikhanesi’nin arkasında hep Fransızlar yer alırken; Ortodoksları Ruslar, Rum Patrikhanesi’ni de Helenizm sevdalıları Yunanlılar ve İngilizler tahrik etmekteydiler. İsrail’in kurulmasından önce bütün bu rekabet ve çatışmaların tartışmaları Paris, Londra, Moskova ve Atina’da yapılmaktaydı. Nihayet hep birlikte icat ettikleri ‘Kutsal Mekânlar’ meselesi ile uzun yıllar sürecek Kırım Savaşı’nın çıkmasına sebep olmuşlardı. Hatta bu savaş bu coğrafya üzerindeki Batı tasavvurlarını öyle belirginleştirmiştir ki, Batılı Katolik ve Protestanlar tarihte ilk defa Müslümanlar ile birlikte Ortodokslar ile savaşmışlardır. Aynı süreçte Avrupa, kendi içinde antisemitizmi yani Yahudi karşıtlığını geliştirmiştir.”

Müslümanlar antisemitizmi reddeder.

Müslümanlar ile Yahudilerin karşı karşıya getirilmesinin antisemitik bir algı ve anlayışın ürünü olduğunu belirten Kurşun, “Fakat bu şekilde iki taşla bir kuş avlamayı hesaplayan bu proje tutmamıştır. Zira iki önemli hususu hesaplayamamışlardır. Birincisi Siyonizm’in bu derece katı ve saldırgan bir tutumla bölgede kalıcı olamayacağını zannetmeleridir. İkinci husus ise antisemitizmin Müslümanlar arasında da kendilerinde olduğu gibi rağbet göreceğini düşünmeleridir. Oysa İslamiyet sahip olduğu değer yargıları ile kendisinden önce gelen dinleri kabul etmesinden dolayı antisemitizmi reddeder. Bu yüzden Siyonistlerin saldırgan tavırları ve yarattıkları devlet terörüne rağmen hâlâ Müslümanlar arasında -sınırlı bazı radikal gurupların dışında- Almanya gibi, Filistin dahil antisemitizmi benimseyen bir devlet veya topluluk çıkmamıştır” diyor.

Hıristiyanlık-Yahudilik çatışması çıkacak

Kurşun bu noktada şu iddiayı ortaya koyuyor: “Filistin’deki çatışma bugün bir Müslüman Filistin-Siyonist İsrail çatışması gibi görülse de aslında Batılıların Yahudilikle bir hesaplaşmasıdır. Bütün Arap-Yahudi veya Arap-İsrail savaşlarına rağmen hâlâ bu bölgede kutsal mekânlar bahanesi ile yapılan Kırım Savaşı ölçeğinde bir savaş yaşanmamıştır. Savaş kışkırtıcılığı yapmak ahlaki bir şey değildir. Ancak tarihi okumalarımızdan yaptığımız çıkarımları saklamak da aynı derecede gayri ahlakidir. Maalesef bizlere bugün Müslümanlık-Yahudilik (Siyonizm) çatışması olarak gösterilen bu mesele yakın gelecekte Hıristiyanlık-Yahudilik çatışması eksenine taşınacaktır. Başka bir ifadeyle ‘Büyük Savaş’ o zaman yaşanacaktır.”Bu nedenle Türkiye’nin her halükârda meselenin tarafı olduğunu belirten Kurşun, “Burada asıl mesele Türkiye’nin bu büyük krizi nasıl yönetmesi gerektiğidir. Bu yüzden Türkiye’nin nerede duracağı üzerinde değil, nasıl davranacağı üzerinde kafa yormak daha isabetli olacaktır” diyor.

Papa ile Erdoğan görüşmesi

ABD Başkanı Donald Trump’ın Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıdığı karardan sonraki süreçte en aktif liderin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan olduğunu söyleyen Kurşun, “İslam İşbirliği Teşkilatı’nın (İİT) dönem başkanı olarak bir taraftan kuruluşun üyelerini İstanbul’da toplayıp karara karşı tek bir ses olmalarını sağlarken, diğer taraftan da Hıristiyan âlemini harekete geçirmek için ciddi bir diplomasi yürüttü. Konunun taraflarından olan Katolik dünyasının ruhani lideri ile yaptığı telefon görüşmesinin yanı sıra bizzat Vatikan’a yaptığı tarihî ziyaret, Kudüs meselesi için 21’inci yüzyılda atılmış en önemli adım olarak hatırlanacaktır” ifadelerini kullanıyor.

Vatikan’ın Kudüs’ün kaderiyle hep ilgili olduğunu belirten Kurşun şunları söylüyor: “Ancak bu ilgi daha ziyade kutsal mekânlar çerçevesinde olmuştur. Bunu bazen açıkça dile getiren Vatikan, bazen de çeşitli raporlar ile adaletsiz İsrail uygulamalarına dikkat çekmiştir. Papalık en ciddi çıkışı 2012’de yaparak, Kudüs’ün uluslararası garanti altında özel bir statüye tabi tutulması için çağrıda bulunmuştur. Papa Francis’in tutumu ise daha belirgin olmuş ve 2014’teki bölge turunda doğrudan Filistin’e giderek buradan İsrail’e geçmesiyle yeni bir mesaj vermiştir. Trump’ın Kudüs açıklamasından önce de Papa Francesco’nun şehrin tüm İbrahimî dinler için kutsal olduğunu belirterek statükonun korunmasına yönelik çağrısı da bugün Türkiye ile olan diyaloğunun kapısını açmıştır.”

Kurşun bu noktada, Vatikan’ın Batı medeniyetinin ve Siyonizm’in elinde rehin olduğu uyarısında bulunuyor ve ekliyor: “Eğer Trump’a karşı başlatılan safta durabilme kararlılığını sürdürür ve Kudüs’ün statüsünün Müslümanlar lehinde kurulmasına destek verirse, tarihî bir adım atmış olacaktır. Böylece rehin olduğu anlayışın temellerini sarsacak, salt maddi değerler üzerinde yükselen Batı medeniyetine de büyük bir ders verecektir.”

FavoriteLoadingBeğen

Leave a Reply

  • (not be published)