KUŞLARI KONAKLARDA YAŞATAN GÖNLÜMÜZÜN MİMARİSİ

Posted on Aralık 14, 2017, 1:26 pm
FavoriteLoadingBeğen 18 mins

Anadolu’nun binlerce yıllık mimari geleneğiyle yoğrulan şehir anlayışımız bu topraklarda silinmez eserler bıraktı. Bu incelikli kültürden kuşlar da nasibini aldı. Camilerin, medreselerin, kütüphanelerin, evlerin dış cephelerine kondurulan kuş konakları, Türk mimari geleneğinin zerafetini yansıttı. Ne gariptir ki kuş konaklarının yok oluşuyla mimari geleneğimizdeki bozulma aynı tarihlere denk geldi.

 

EYÜP SULTAN CAMİİ CÜMLE KAPISI

Anadolu, Mezopotamya’nın kuzeyini de içine alan ‘Verimli Hilal’ ile birlikte dünyanın uygarlık beşiği olarak kabul edilen en önemli merkez. Tarım devrimi ve dolayısıyla yerleşik hayat bu merkezde başladı. Bu açıdan mimarinin şekillendiği yegâne yer de Anadolu oldu. Hem sivil mimari adı verilen halk yerleşimleri hem de kamu mimarisinin alanına giren anıtsal yapılarla Anadolu dünyaya öncülük etti. Anadolu’da halk yerleşimleri neredeyse 20. yüzyıl başına kadar mesleğin bilgisiyle donatılmış mimarlar tarafından değil; yerel imkân, kaynak ve bilgiler kullanılarak geleneksel yöntemlerle gerçekleşti. Anadolu’nun bütün bölgelerinde bu alanda eşsiz mimari örnekleri verildi. Anadolu coğrafyası çok çeşitli malzemeler barındırdığı için hem taş hem de ahşap yapılarda kendine özgü bir sivil mimari gelişti. İlk merkezi devletlerin kurulduğu Anadolu coğrafyası, şehir planlama alanında da dünyaya öncülük etti.

Mimarimizin antik temelleri

Antik uygarlıkların yerleşim planları, onları takip eden uygarlıklar tarafından geliştirilince, yollar, köprüler, su ve kanalizasyon şebekesiyle modern şehrin temelleri atılmış oldu. Mimariye birtakım kural ve usuller girmeye başladı. Örneğin, Anadolu’nun ilk merkezi devletini kuran Hititlerin kentleri; avlulu, dikdörtgen planlı, taş temel üzerine kerpiç konutlardan oluşmaktaydı. Doğu Anadolu’da Urartular ise konutlarının temellerini kayalara oymuş, üstüne evlerini kerpiçten inşa etmişlerdi.

Daha büyük imparatorluklar kuran Yunan ve Roma uygarlıkları Anadolu’da bu köklü tarihin üzerine yerleşti. Anadolu’da bu gelişmeler yaşanırken, bu topraklara yerleşerek en kalıcı uygarlığı inşa edecek olan Türkler, Maveraünnehir, Dehistan, Sistan, Harezm, Cürcan ve Talas ovalarında ilk mimari örneklerini vermeye başlamışlardı.

Yerleşik Türk toplulukların evlerinde Orta Asya’nın geleneksel toprak mimarisi egemenken, göçerliği sürdüren halk, çadırlarda yaşamaya devam etmekteydi. Göçerlik kültürü ve çadır hayatı Orta Asya’da olduğu gibi Anadolu’da da yüzyıllarca sürdü. Türk boyları 11. yüzyılın ikinci yarısından sonra yerleşmeye başladıkları Anadolu’da, kökenleri binlerce yıl öncesine giden, çeşitli kültürlerin izlerini taşıyan bir mimarlıkla karşılaştılar. Yerleşik topluluklar Anadolu coğrafyasının geleneğini sahiplenip, önceki dönemin mimari ve kültürel geleneklerini yeni yorumlarla kentlerde yaşattılar.

Anadolu’nun çok kültürlü birikimi Türklerin gelmesiyle daha da zenginleşti ve ortaya ilk olarak Selçuklu uygarlığı çıktı. Anadolu’da yaratılan bu mimari gelenek Osmanlı Devleti’nin sınırları genişledikçe, farklı coğrafyalara taşındı. Bulgaristan, Yunanistan, Arnavutluk, Makedonya, Bosna, Kırım, Bağdat, Kahire ve Sudan derken üç kıtaya uzandı.

RUMELİ HİSARI

Anadolu’nun binlerce yıllık harcı

Selçuklu döneminde Anadolu’da temelleri atılan medreseler, kervansaraylar, hanlar, hamamlar ve camiler, Osmanlı yüzyıllarında en mükemmel halini aldı. Anadolu’nun binlerce yıllık harcıyla yoğrulan mimari anlayış bir ortak yaşam kültürü oluşturdu. 19. yüzyılın sonlarında ve 20. yüzyılın başlarında inşa edilen pek çok kamu yapısı, Anadolu’nun çeşitli kentlerinde klasik Osmanlı mimarlığının karakteristik özelliklerini yansıttı. İdari binalar, okul, kütüphane, hastane, banka gibi yapılar, kubbe, kemer, geniş saçaklar ve geleneksel bezemelerle bir Osmanlı mimari üslubu ortaya çıkardı. Cumhuriyet’in ilk yılları ulusal mimari üslup denemeleri ve Avrupalı mimar ve plancılara sipariş edilen çalışmalarla geçerken, 1970’lerden sonra gelen dönem, hem uluslararası mimarlık alanında hem de Türkiye’de, tek tipleşmeyi getirdi. Büyük şehirlerde artan nüfus, Anadolu’daki başıboşlukla birlikte kentler hızlı bir bozulma sürecine girdi.

Yerel mimari birikim neredeyse bütünüyle terk edildi. Bunda Türkiye’nin hızlı bir büyüme sürecine girmesi, inşaat ekonomisinin getirdiği cezbedici rant şüphesiz etkili oldu. Özellikle İstanbul’da yüksek yapılaşma tarihi çevreyi, kentsel yapıyı ve toplum sağlığını tehdit eden bir konuma geldi.

Mimarimiz ve kuşlar

Türk mimari geleneğinin inceliğini yansıtan en önemli örnek, hiç şüphesiz kuş konakları. Cami, han, okul, kütüphane, köprü ve çeşmelerin dışına yuvalanmaları için güvenli bir alan sağlayan, önemli şehir yapılarının dış duvarına bitişik inşa edilen kuş konakları yalnızca beton yapılar değil; ustalıkla inşa edilmiş bir mimari dehayı yansıtır.   Bu konakların kuşlara yuva sağlamasının itikadi bir tarafı da vardı.

Türkler kuş evleri inşa edenlere uğur geleceğine inanıyordu. Türkler bu evlere ‘kuş köşkü’, ‘güvercinlik’, ‘serçe saray’ gibi isimler verdi. Türkiye’nin her şehrinde kuş evi örneklerine rastlanır. Kuş konakları, Türk tarihinde oldukça önemli bir yere sahip olmasına rağmen bugün çok azı ayakta.

Kuşlar gitti mimari bozuldu

Nitekim kuş konakları ve mimari geleneğimizdeki bozulma arasında doğrudan bir ilişki var. Büyük şairlerimizden Ahmet Haşim bu ilişkiyi ‘Güvercinler’ adlı yazısında şöyle ifade ediyor:

“Genç şairler, parmak hesabıyla mâni düzmeye başlayalı; bazı müteceddidler, Türk sazını değnekle idare etmeye kalkışalı; mimarlarımız arasında da ne isimle yâd edeceğimizi bilmediğimiz ma’hûd medrese mimarisi tamim etmeye başladı. Softanın başından çıkardığı sarığı andıran taş kubbeler, tıpkı mantarlar gibi Türk seması altında yer yer bitmeye başladı.

Otel, banka, mektep, iskele, şimdi dışardan minaresi ve içerden minberi eksik birer cami karikatürüdür. Bu tarz inşa usulüne mimarlarımız, ‘Türk mimarisi’ diyorlar. Hakikaten bu çirkin taş yığınları Türk mimarisi midir? O halde güvercinler niye bu mimariyi bir türlü sevmiyorlar?

Çini gibi, şark mimarisinin mütemmimi olan güvercinler, semanın her köşesinden üşüşerek, kubbe ve minare olan yerlerde küme halinde toplanırlar. ‘Sinan’ın en hakiki hayranları, şadırvanlar etrafında, fıskiye serpintileri ve su kavs-i küzehleri içinde oynaşan bu lacivert kanatlardır.

Hâlbuki güvercinler, ne ecnebi banka binalarının sahte araba seklerine, ne de evkaf hanlarıyla seyr-i sefain iskelelerinin kubbelerine ve süslü saçaklarına aldanıyorlar. Düyun-i Umûmiye‘nin damları üstüne bir güvercinin konduğunu henüz bir kimse görmemiştir. Güvercin, şayan-ı hayret bir anlayışla usta ‘Sinan’ı ve ‘Kasım’ı aciz mukallitlerinden ayırmakta zerre kadar tereddüt göstermiyor. Büyük mimarlarımızın bazen fikir danışması için, sanayi-i nefise encümenine bir güvercinin de aza intihap edilmesi acaba muvafık olmaz mıydı?”

ROBERT KOLEJİ

Son senelerin sahte mimarisi

Ahmet Haşim’in eleştirisi sadece kuşlarla sınırlı değil. Devrin İttihat ve Terakki yönetiminin ‘Milli Mimari Rönesans’ adını verdiği üsluba da sert eleştiriler getiriyor:

“İttihat ve Terakki, edebiyata bir köylü kıyafeti düzüp, ağzına da yeşil kamıştan yontulmuş bir düdük verirken, mimariye de bir cübbe ve bir sarık giydirmişti: Bu siyasetin mimarisi, türbe ve medreseyi taklit eder. İşte o tarihten beridir ki, İstanbul’un her tarafında bu biçim binalar inşa etmek ve bu mimariye de, “milli mimarî rönesnası” ismini vermek âdet oldu. Hâlbuki, yeni doğmuş dedikleri, hakikatte, çok yaşlı bir ihtiyar idi.

Asrımızın kendine özgü bir mimarisi olmadığı ve olmasına imkân bulunmadığı, artık herkesçe bilinen, münakaşaya değmez bir hakikattir. Ne gariptir ki, bu hakikati, yalnız, bilmeleri lâzım gelenler bilmezler. Şimdi her memlekette, âciz ellerin çekici altında kanayan hasta mermerlerin eski üstat ellerine hasretle ağladıklarını herkesten işitiyor, her yerde okuyoruz.

Taşa hayat ve hareket vermek bahsinde, bugünün şeytana taş çıkaran hünerli insanları, iki üç asır evvel gelip giden saf ustalara çırak olmaya bile lâyık değildirler. Süleymaniye’nin taşlarını ölçen pergeli, düştüğü yerden kaldırıp kullanacak artık hiçbir insan eli yoktur.

Sinan’ın eserlerine karşı vâlih [şaşkın] ü hayran durabilmek kabiliyeti bile, yaşayan en büyük mimar için, büyük bir şereftir. Çünkü mimari güzelliğini artık biz, çağdaşlar, anlamıyoruz, duymuyoruz. Gözleri kör olanlar nasıl ışığı görmez, kötürüm olanlar nasıl yürüyemez, dilleri tutulanlar nasıl konuşamazlarsa, taşların havadaki nizam ve âhenginden hâsıl olan güzelliği anlamayı veya meydana getirmeyi de, biz şimdi bilmiyoruz.

Mimarî eserler, fazla çirkinliğe, fazla garabete gelmez. Gülünç bir resme bakmamak, fena bir şiiri veya ahenksiz bir musikiyi dinlememek suretiyle, bunların zararlı tesirlerinden ruhumuzu koruyabiliriz; fakat fena mimarın eserinden sakınmak kolay bir iş değildir. Âciz bir muhayyele, fakir bir ruh, yol ortasına dikilmiş taştan koca bir şekil hâlini alınca, bütün bir şehrin manevi sıhhatini, nesillerce bozmak kudretinde bir tehlike olur.

Son senelerin ağlanacak, sahte mimarisi yüzünden değil midir ki, ruhumuzun estetik kabiliyetine delil aramak için, geçmiş sanatkârların eserlerine başvurmaktan başka çare bulamıyoruz.”

Robert Koleji’nin hikâyesi

Mimari geleneğimizdeki bozulmaya bir örnek de, Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’un fethini başlattığı Rumeli Hisarı’ndan. Kırım Harbi’nin sonlarına doğru İstanbul’a gelen Christopher Robert adındaki bir yatırımcı İstanbul’da ABD’nin “kalıcı ve güçlü” hale gelmesi için bir kolej kurmaya karar verir.

Yer olarak Rumeli Hisarı’nın tepe üzerindeki arazileri uygun bulunur. Ancak arazi Osmanlı’nın Paris elçisi Ahmet Vefik Paşa’ya aittir ve satmak istememektedir. Osmanlı’nın batılı ülkelere ekonomik bağımlılığı ve İstanbul’daki batılı ülke diplomatlarının baskısıyla satmak zorunda kalır. 1863 yılında Padişah fermanı ile “Robert Kolej’in açılışı yapılır. Okul misyoner faaliyetlerin ve azınlık ayaklanmalarının örgütlenmesinde kilit bir rol oynar.

Fetih öncesinde Fatih’in hocası Akşemsettin’in isteğiyle, surları uzaktan bakıldığında “Muhammed” yazısını oluşturacak şekilde inşa edilen Rumeli Hisarı’nın içine bir misyoner okulu olan Robert Koleji’nin yapılmasının sembolik bir anlamı vardı. Robert Koleji, fethin üzerinden yüzyıllar geçtikten sonra Osmanlı’nın çöküşünü hazırladı.

MECİDİYE KASRI

Necip Fazıl’dan tarihe geçen Mecidiye Kasrı yorumu

Bu dönemin mimarisine köklü bir eleştiri de Necip Fazıl Kısakürek’ten gelmişti. Necip Fazıl, 1939 yılında, Maarif Vekili (Milli Eğitim Bakanı) Hasan Âli Yücel tarafından İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi Yüksek Mimarî Bölümü’ne Öğretim Üyesi olarak tayin edilmişti. Üstat burada verdiği ilk dersi ‘Bâbıâli’ eserinin ‘Büyük Doğu’ya Doğru’ bölümünde şöyle aktarmıştı: “Siz mimar olacaksınız; yani fikri taşa nakşetme, şekil ve hacim nispetleri içinde yoğurma sanatı!… Bence (plâstik) sanatların en güzeli… O halde bu sahada fikir sahibi olmanız için, derinliğine, içtimai, ruhi ve daha nice şubeleri kaplayıcı bir irfanınız olmak lâzım…

İşte bu gözle sizi, Tanzimat’tan beri gelen sahte inkılâplarımızın doğrudan doğruya mimarî plânında çizgileşen mânasını okumaya davet ediyorum. Eski şahsiyetli, içine kapanık Topkapı Sarayı’na bitiştirdikleri (Barok) ve (Rokoko) kantocu donu gibi dantelâlı Mecidiye Kasrı arasındaki fark… Bu kıyaslamayı size tahrir vazifesi olarak veriyorum. Bir hafta sonra isterim.”

FavoriteLoadingBeğen

Leave a Reply

  • (not be published)