Kurucu Meclis’in bağımsızlık ruhu

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin kuruluşu, Anadolu’yu bağımsızlığa götüren, işgal sürecinin sonunu getiren ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması yolunda atılan en önemli adımlardan birisi. Birinci Meclis’in kuruluş sürecine bakıldığında, Türk halkının milli ve dini değerlerine verdiği önem de gözler önüne seriliyor. Günümüzde de sık sık dile getirilen Milli Mücadele ruhunun tezahür hali de söz konusu dönem incelendiğinde ortaya çıkıyor.
Yayın Tarihi: Nis 1, 2017
FavoriteLoadingBeğen 22 mins

Kurucu Meclis’in yapısı

İlk Meclis’te, hem öncesindeki Mebuslar Meclisi’nden hem de sonrasındaki TBMM’lerden çok farklı bir toplam vardı. Sivas Kongresi’nde oluşturulan ve Anadolu Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin yürütme organı olan Heyet-i Temsiliye ile iktidarını biçimlendiren hareketin en sonunda TBMM ile Anadolu’daki fiili iktidarı oluşturuldu. Bu fiili iktidar Anadolu’da çok çeşitli kaynaklardan besleniyordu.

Hıfzı Veldet Velidedeoğlu bu tabloyu şu şekilde tarif ediyor: “Bunların kılıkları, giysileri, yaşları, düşünsel düzeyleri ve görgüleri başka başka ve çok değişik beyaz sarıklı, ak sakallı, cüppeli, eli tespihli hocalarla pırıl pırıl üniformalı genç subaylar, yazma veya şal sarıklı aşiret beyleri, külahlı ağalar ve kavuklu çelebilerle Avrupa’daki yüksek öğrenimlerini bitirip yeni dönmüş, Batı kültürüyle yetişmiş, nokta bıyıklı, ‘Kuvayı Milliye’ kalpaklı gençler yan yana oturuyorlar.”

Tarihçi – yazar Mustafa Armağan, Birinci Meclis’in sadece coğrafi değil, toplumsal çeşitliliği de yansıttığını belirtiyor: “Meclis’in şimdi sınırlarımızın haricinde kalmış olan Batum dahil birçok Doğu ve Güneydoğu illerinden yerli milletvekiliyle dolu olduğunu görüyoruz ki, bu çeşitlilik sadece coğrafi dağılım itibarıyla değil, toplumsal sınıflar ve zümreler açısından da geçerliydi.

Çok sayıda din adamının ve şeyhin yer alması ve bunların hemen hiçbirinin üç beş istisna hariç 1923’te açılan ikinci Meclis’te yer almaması da gösteriyor ki, ikinci mecliste iki belli başlı hedef söz konusuydu. Lozan’ı kabul edecek bir Meclis oluşturmak, laiklik dahil hemen çoğu dine/İslam’a karşı işleyen inkılapları gerçekleştirecek tıynet ve fikriyatta insanları toplamak. Tabii bu Meclis’te artık Ali Şükrü, Hasan Basri Çantay ve Mehmet Akif gibilere yer olmayacaktı. Tıpkı Dersim Mebusu Diyap Ağa’ya yer olmadığı gibi. Deli Halid Paşa gibi ezkaza girenler de Meclis’te katledilecek ve katili de İstiklâl Mahkemesi’ne reis yapılacaktı. Böyle bir Meclis’in ilk ve gazi Meclis’le en ufak bir alakası yoktu tabii ki.”

TBMM’nin ilk hükumet üyeleri

Meclis Başkanı ve Hükumet Başkanı;
Mustafa Kemal (ATATÜRK)

Ankara Mebusu
Şer’iye Vekili;

Mustafa Fehmi (GERÇEKLER)
Bursa Mebusu

Müdafaai Milliye Vekili;
Fevzi Paşa (ÇAKMAK)

Kozan Mebusu
Hariciye Vekili;
Bekir Sami (KUNDUH)
Tokat Mebusu

Maliye Vekili;
Hakkı Beyiç (BAYİÇ)
Denizli Mebusu

İktisat Vekili;
Yusuf Kemal (TENGİRŞENK)
Kastamonu Mebusu

Nafaı Vekili;
İsmail Fazıl (CEBESOY)
Yozgat Mebusu

Adliye Vekili;
Celalettin Arif Bey
Erzurum Mebusu

Dahiliye Vekili;
Cami (BAYKUT)
Aydın Mebusu
Erkan-ı Harbiye-i

Umumiye Vekili;
İsmet (İNÖNÜ)
Edirne Mebusu

Maarif Vekili;
Dr. Rıza Nur
Sinop Mebusu
Sıhhat ve İçtimai

Muavenet Vekili;
Dr. Adnan (ADIVAR)
İstanbul Mebusu

Meclis’in en belirleyici özelliklerinden biri de görev süresi tanımından geliyordu. Teşkilat-ı Esasi’de bu Meclis’in “gayesine ulaşana kadar” aralıksız toplanacağı belirtiliyordu. İşgale karşı birleşen bu Meclis’te gaye, yurdun işgal güçlerinden temizlenmesiydi.

Meclis’in bileşiminin anlaşılması açısından mebusların meslek gruplarına göre dağılımı önemli veriler sunuyor. Mebuslardan 120’si serbest meslek erbabı, 125’i devlet memuru, 13’ü belediyeci, 53’ü ordu mensubu, 53’ü ilmiye sınıfından, 5’i ise aşiret reisiydi.

Özellikle serbest meslek grubu içerisinde sayılan yerel eşrafın bu kadar yüksek olması, yerel güç odaklarının da mücadele içerisinde önemli bir yer tuttuğunu gösteriyor. İlk Meclis’in bu farklı yapısı, adayların merkezi olarak belirlenmemesi ve mücadele içerisinde kendine yer bulan isimlerin Meclis’e seçilebilmesine bağlanıyor.

Bu aritmetik içerisinde dikkat çeken isimlerden biri de İstanbul Mebusu Numan Usta. 33 yaşında bir ustabaşı olan Numan Usta, İlk Meclis’in ve muhtemelen TBMM tarihinin tek işçi mebusu olma özelliğini taşıyor.

Meclis içerisinde birçok farklı siyasi grup yer alıyordu. Meclis’te iktidar ve muhalefeti temsil eden iki grup oluşmadan önce birçok küçük grup vardı: Tesanüd Grubu, İstiklâl Grubu, Halk Zümresi, Islahat Grubu, İttihatçı Grup ve Muhafaza-i Mukaddesat Cemiyeti bunlardan bazılarıydı.

Meclis’te oldukça genç bir yaş profili vardı. Milletvekillerinin yüzde 52,8’i 40 yaşından daha gençti. Mustafa Kemal Paşa 39, İsmet İnönü ise 36 yaşlarındaydı. Meclis’in yaş ortalaması ise 43.3 idi. Böylesi köklü değişiklikler yapan bir Meclis, kendinden beklenebileceği gibi genç bir bileşimden oluşuyordu. Yaşı 30’un altında olan 11 milletvekili vardı ve bunlardan en genci Oltu Mebusu Yasin Efendi’ydi. Yasin Efendi 25 yaşındaydı. Bir karşılaştırma yapılabilmesi açısından, bugünkü TBMM’nin 22 Temmuz 2007’deki yaş ortalaması 54.3’tü. Geride kalan yaklaşık 3 yılda bu ortalama daha da yükseldi.

Toplantı yeri için İttihat ve Terakki Cemiyeti adına 1915’te inşaatına başlanan bina seçilmişti. Bina, 9 oda ve bir büyük salondan oluşan iki katlı bir yapıydı. Kurtuluş Savaşı sırasında tüm askeri ve siyasal kararlar bu binada alınacak ve bu küçük yapı 18 Ekim 1924 tarihine kadar Türkiye Büyük Millet Meclisi binası olarak kullanılacaktı. Meclis’in açış konuşmasını en yaşlı üye olan Sinop Milletvekili Şerif Bey yaptı. Kürsüye çıkan Şerif Bey, konuşmasında “Bu yüksek Meclis’in en yaşlı üyesi sıfatıyla ve Allah’ın yardımıyla milletimizin iç ve dış tam bağımsızlık içinde alın yazısının sorumluluğunu doğrudan doğruya yüklenip, kendi kendisini yönetmeye başladığını bütün dünyaya ilan ederek, Büyük Millet Meclisi’ni açıyorum” dedi… Meclis, ertesi gün 24 Nisan’da yaptığı ikinci toplantısında da Mustafa Kemal Paşa’yı başkanlığa seçti.

Mustafa Kemal bu toplantıda uzun ve anlamlı bir konuşma yapmış, “Artık yüce Meclis’in üzerinde bir güç yoktur” diyerek Meclis’in önemini vurgulamıştı.

Kurtuluş Savaşı, Gazi Mustafa Kemal’in başarılı yönetimi ve 1. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde alınan kararlarla gerçekleştirildi. Bu kararlar arasında 20 Ocak 1921’de ilk anayasanın kabulü, 12 Mart 1921’de İstiklâl Marşı’nın kabulü, 1 Kasım 1922’de Saltanat’ın kaldırılması da var. Öte yandan 24 Temmuz 1923’te Lozan Barış Antlaşması, 13 Ekim 1923’te Ankara’nın Türkiye Cumhuriyeti’nin başkenti oluşu, 29 Ekim 1923’te Cumhuriyet’in ilanı ile Gazi Mustafa Kemal’in Türk devletinin Cumhurbaşkanı seçilmesi yine bu Meclis’te onaylanarak kabul edilmişti.

Atatürk bir konuşmasında “Büyük Millet Meclisi, Türk milletinin asırlar süren arayışlarının özü ve onun bizzat kendisini idare etmek şuurunun canlı bir timsalidir” diyerek Büyük Millet Meclisi’nin önemini vurgulamıştı.

Mustafa Kemal’in dikkat çektiği bu şuur, halkın kurucu Meclis’i sahiplenmesinin en önemli nedenlerinden birisiydi. Tarihçi – yazar Mustafa Armağan, bu süreci şöyle yorumluyor: “Mustafa Kemal Paşa daha Havza’dayken Sultan Vahidüddin’e çektiği Haziran 1919 tarihli telgrafta ‘İstanbul’dayken Anadolu’da milletin bu kadar kuvvetli ve felaketlerden bu kadar uyanmış olacağını hayal dahi edemediğini’ yazıyordu. Şaşkındı ve karşısında gördüğü Anadolu uyanmıştı, kendisi ise Anadolu’ya uyanıyordu. Fevzi Çakmak Paşa ise Milli Mücadele’nin önce ‘dağ başlarında yanan ateşler gibi’ Anadolu’nun bağrında başladığını söylüyordu. Millet yaşanan felaketlerden ders almıştı, İttihatçıların örgütlediği Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri etrafında toplanmış ve Milli Mücadele’yi başlatmıştı. İşte Mustafa Kemal böyle bir hazır oluşumun başına geçmiş ve meyvelerini toplamıştı. İşgalden sonra biri İstanbul, öbürü Ankara merkezli olmak üzere iki ayrı seçim süreci yaşandı. 1920 Aralık’ında yapılan Meclis- i Mebusan seçimleri sonunda açılan Meclis, ilk iş olarak Misak-ı Milli’yi ilan etti. Buna misilleme olarak İngilizler Meclis’i bastı, namusu çiğnenen Meclis kendini tatile soktu ve reis Celaleddin Arif Bey bu şartlar altında çalışamayacaklarını, başka bir yerde toplanmaları gerektiğini ilan etti. Bu sırada M. Kemal de onları Ankara’da toplanmaya çağırdı. Giden gitti, gidemeyenlerin yerlerine ise Ankara merkezli ikinci bir seçim yapıldı, halk kendi temsilcilerini yeniden sandık başına gitmek suretiyle ikinci defa seçti. Böylece ‘Büyük’ Millet Meclisi, yani İstanbul ve Ankara meclislerinden oluşan ‘Büyük Meclis’ veya günümüz deyişiyle ‘Gazi Meclis’ teşekkül etti. Gördüğünüz gibi TBMM halkın seçtiği hatta bazı yerlerde iki defa seçtiği bir Meclis’tir ve bir imparatorluğun enkazı altında kalmış olan Türkler ve Kürtler küçük bir Osmanlı Devleti olarak yola devam etme yolundaki kararlılıklarını Meclis seçimlerinde ortaya koydular.”

Ankara’nın önünde çözülmesi gereken çetin düğümler, açılması gereken karanlık yollar vardı. Ama izlenecek yol konusunda görüş ayrılıkları ister istemez kendini gösterdi. Yönetim şekli, saltanat, hilafet konusu, eğitim sistemi gibi öyle sorunlar ortaya çıkacaktı ki birinci Millet Meclisi kendi içinde bölünecekti. Tüm farklı görüşlere rağmen Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri bağımsızlık mücadelesinden taviz vermedi… Kurtuluş Savaşı sırasında hayati kararlara imza atan Meclis, Cumhuriyet’in kuruluşu ve çağdaş Türkiye’nin oluşumunda başrolü oynadı. Millet artık temsilcileri aracılığıyla kendi kararını kendisi belirleyecekti.

Güçler birliği ilkesi

Cephelerde Kurtuluş Savaşı’nın devam ettiği günlerde, TBMM yeni bir anayasa hazırlığı içindeydi. 23 Nisan 1920’de ulus egemenliğine dayanan yeni bir devletin temelleri atılmıştı. Ancak bu yeni devletin henüz bir anayasası yoktu. Anayasa hazırlamada gecikilmesinde Kanun-i Esasi’nin yürürlükte olması ve ulusal bütünlüğün korunmak istenmesi etkili olmuştu. O günün şartları içinde yeni bir anayasanın yapılabilmesi için TBMM’nin önemli bir başarı kazanması gerekiyordu. Birinci İnönü Zaferi’nin kazanılması yeni anayasanın ilan edilmesini kolaylaştırmıştı. 20 Ocak 1921 tarihinde ‘Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’ adıyla yeni Türk Devleti’nin ilk anayasası kabul edildi. Olağanüstü şartlar altında hazırlanan Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun en temel özelliklerinden birisi yasama – yürütme ve yargı gücünün tek elde toplanmasıydı.

“Egemenlik, kayıtsız şartsın milletindir” ilkesi üzerine kurulan anayasada, yasama yetkisi, yürütme gücü ulusun tek ve gerçek temsilcisi olan TBMM’ye verildi.

1921 Anayasası güçler birliği ilkesini kabul ettiği için meclis üstünlüğüne dayanan bir anayasa olarak değerlendiriliyor. TBMM kanunları yapan, uygulayan ve kendi içinden seçtiği milletvekillerine verdiği yargılama yetkisiyle vatana ihanet edenleri yargılayan bir güçtü. Güçler birliği ilkesine uygun olarak anayasada; Türkiye Devleti, Büyük Millet Meclisi’nce yönetilir ve hükumet “Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükumeti” adını alır. Bu maddeyle; Meclis hükumeti sistemi kabul edilmiş oldu. Meclis hükumeti sistemi daha sonraları yürütmenin yavaşlamasına ve devlet işlerinin aksamasına neden oldu.

Günün ihtiyaçlarına göre yapılan bu anayasa, Millî Mücadele’nin düzenli bir şekilde yürütülmesini sağladı ve 1924 Anayasası’nın ilanına kadar yürürlükte kaldı. 1921 Anayasası milli egemenlik, tek Meclis, güçler birliği ve Meclis’in üstünlüğü gibi temel ilkelere dayandırılmıştı. 1921 Anayasası’nda en önemli değişiklikler 29 Ekim 1923 tarihinde gerçekleşti.

Bu tarihte Cumhuriyet ilan edilerek devletin yönetim şekli belirlendi, ‘Meclis hükumeti’ sistemi yerine de ‘Kabine’ sistemine geçildi. Meclis hukümeti sisteminde milletvekillerinin hükumete üye seçmesi uygulaması vardı. Bu durum yeni hükumetlerin kurulmasını güçleştirdi ve yürütmenin aksamasına neden oldu. Cumhuriyetin ilanından sonra bu uygulamadan vazgeçilerek devlet başkanı tarafından atanan bir başbakanın hazırlayacağı bakanlar kurulunun devlet başkanı tarafından onaylanmasından sonra Meclisin güvenoyuna sunulmasına geçildi. Böylece hükumetin kurulması kolaylaştı.

1921 Anayasası yargı gücünü de Meclis’e veriyordu. Bu yetkiye dayanılarak Hıyanet- i Vataniye Kanunu’nun uygulanabilmesi; suçluların cezalandırılması ve asayişin sağlanması için 11 Eylül 1920’de İstiklâl Mahkemeleri kuruldu. Bu mahkemelere TBMM içinden ve tarafından 21 üye seçildi.

Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın devam ettiği günlerde Batı Anadolu’da Kuvayı Milliye birliklerine bir emir gönderilerek suçlu görülen yurttaşların cezalandırılmaması, bu yurttaşların İstiklâl Mahkemeleri’ne verilmesi istendi. 17 Şubat 1921’de İstiklâl Mahkemeleri’nin çalışmalarına son verildi. Ancak asayişsizliğin ve istenmeyen durumların artması üzerine 30 Temmuz 1921’de İstiklâl Mahkemeleri yeniden kuruldu. Olağanüstü mahkeme özelliği taşıyan bu mahkemelerin kararlarında temyiz hakkı yoktu. İstiklâl Mahkemeleri’nin kurulmasıyla; Milli Mücadele’nin kazanılmasında önemli bir faktör olan iç güvenlik sorunu çözümlendi, TBMM’nin Anadolu’da otorite kurması sağlandı, asker kaçakları orduya kazandırıldı, devlet organlarının işlemesi, vergi ve askere alma işlerinin düzenlenmesinde önemli faydalar sağlandı. Ayrıca ayaklanmalar da bu mahkemelerin çalışmaları sonucu bastırılabildi.

Mustafa Armağan, Birinci Meclis’in yasama- yürütme ve yargı güçlerini elinde bulundurmasının gerekçelerini şu cümlelerle özetliyor:

“Fevkalade bir Meclis’ti Birinci Meclis ve partiler yoktu. Adaylar tek tek genel kurulda seçiliyor ve Meclis’te hükumette bakanlar tek tek seçilerek Meclis tarafından kuruluyordu. Bir başbakan bile yoktu. Kabine yoktu, bakanlar Meclis’e karşı doğrudan sorumluydu. Her kararı Meclis veriyor ve hükumeti, daha doğrusu bakanları sık sık gensoruyla düşürüyor ve yerine yenilerini seçiyordu. Yani yürütmeyi doğrudan denetliyordu. İstiklâl Mahkemeleri kuruyor, sanıkları doğrudan kendisi yargılamasa da kendi bünyesinden seçtiği mebuslara yargılatıyor ve zamanı gelince de yetkilerini kıskançlıkla geri almasını biliyordu. Görüldüğü gibi bu çok nevi şahsına münhasır bir Meclis’ti. Mustafa Kemal işte bu Meclis’le çalıştı ve onun defansını aşmak için sarf ettiği çabalar sonunda anladı ki, böyle bir Meclis’le başa çıkmak kolay değil, zira yapacağı inkılaplara, Lozan’dan başlayarak kök söktüreceklerdir. Bunun için amaca uygun bir kurum yoksa kurum amaca uydurulacaktır kaidesini işletti. Meclis bir bahaneyle tasfiye edildi, ikinci Meclis’te artık tek seçici Mustafa Kemal’di. Ondan kurtulmuştu. Nitekim İsmail Habip Sevük’le konuşurken ağzından kaçırdığı ‘Kız gibi bir Meclis istiyorum’ sözü 1923’te gerçek oldu!”

Kurucu Meclis’teki
vekillerin eğitim
durumu:

Tüm üyelerinin
yüzde 30,2’si
bir yüksek öğrenim
kurumunu bitirmişti.

Yüzde 10,5’i
hukuk,

yüzde 3,7’si
tıbbiye ve

yüzde 4,8’i
Harp Akademisi
mezunları.

Üyelerin
yüzde 2,3’ü
Sultani,
yüzde 6,9’u
Harbiye,
yüzde 18,8’i
Medrese,
yüzde 8,7’si
İdadi,
yüzde 20,8’i
Rüştiye,
yüzde 0,7’si
İptidai,
yüzde 1,6’sı
Meslek Okulunu
bitirmiş,
yüzde 7,3’ü
Özel Eğitim görmüştü.

Kurucu Meclis ruhu

Büyük Millet Meclisi, bundan 97 sene önce kurulurken ortaya atılan Milli Mücadele vurgusu özellikle son yıllarda Türkiye’de meydana gelen gelişmelerle yeniden ve hiç olmadığı kadar güçlü şekilde gündemde. 15 Temmuz başarısız darbe girişiminde bombaların hedefinde olan Meclis, bir kez daha ‘Gazi’ unvanını alırken bu söylemlerin güç kazanıyor olması hiç de anormal değil. ‘Kurucu Meclis ruhunun’ gerekliliğine olan ihtiyaç en üst perdeden tekrar tekrar yineleniyor. Mustafa Armağan gündemde olan “Türkiye’nin birinci Meclis ruhuna ihtiyacı var” söylemini şu ifadelerle değerlendiriyor: “Meclis’in yapısına, yetkilerine kıskançlıkla sahip çıkmasına, milli davalarda aralarındaki tefrikayı unutup yekvücut olmasına, mertliğine, centilmenliğine, İstiklâl Marşı’nı kabulü sırasında gösterdiği coşkuya hep ihtiyacımız olacak.”

FavoriteLoadingBeğen

Leave a Reply

  • (not be published)