1950’lerde İstanbul’a başlayan göç akını durmaksızın devam ederken, 1970’li ve 80’li yıllar göçün zirve yaptığı seneler oldu. İstanbul, bu akışın yarattığı baskıyla kontrolsüz olarak büyüdü. Bunun doğal sonucu olarak da pek çok sosyal, ekonomik ve kültürel sorun ortaya çıktı. Bunların başında ‘gecekondu’ adı verilen plansız yapılaşma geliyor.

İstanbul’a göçle gelen nüfusun büyük bir bölümü geldikleri bölgelerdeki geleneksel yaşam biçimlerini, kırsal yaşam kültürünü aynen şehre taşıdıkları için kent yaşamının gerektirdiği sosyal dönüşüme uyum sağlayamıyorlar.

İstanbul’a göç akını ve çarpık yapılaşmayla ilgili çalışmalar yapan Tüm Mühendisler ve Mimarlar Birliği Platformu Genel Başkanı Remzi Kozal ile göçün sonuçlarını ve çarpık yapılaşmanın geldiği boyutu konuştuk. Özellikle 1980’li yıllarda siyasi çıkarlar uğruna İstanbul’daki çarpık yapılaşmanın yasal bir görünüme kavuşturulduğunu belirten Kozal, bu durumu devam ettirmenin artık mümkün olmadığını söylüyor.

 

REMZİ KOZAL                                Tüm Mühendisler ve Mimarlar Birliği Platformu Genel Başkanı

Gecekondulaşmanın tarihi eski

Göçün doğal sonucunun dünyanın her yerinde çarpık yapılaşma olduğunu belirten Kozal şunları söyledi: “Gecekondulaşma, II. Dünya Savaşı’nın hemen sonrasında köylerden kentlere göçün hızlandığı bir ortamda ortaya çıktı. Asya, Güney Amerika ve Afrika’da insanların iş bulmak amacı ile kırsal alanlardan kentlere göçü, kentlerin nüfusunun beklenmedik biçimde artmasına neden oldu.

Gecekondulaşma ekonomik nedenlerle göçüp gelen insanların ürettikleri bir sonuç.

Şehirlerde bunu devam ettirmek mümkün değil.

Brezilya’da 1,2 milyon dolayındaki insanın yoksulluk içerisinde yaşadığı ‘favela’ denen uçsuz bucaksız gecekondu mahalleleri var. Gecekondular, Hindistan’da ‘basti’, Cezayir’de ‘bidonville’, Peru’da ‘pueblojoveno’, Meksika’da ‘coloniaproletaria’, İran’da ‘zurabad’ olarak adlandırılıyor. Hepsinin ortak yanı başkalarının toprakları üzerine kanunsuz olarak yapılması.”

İstanbul’a göç akını

Türkiye’de gecekondu yapımının 1930’lu yıllarda başladığını belirten Kozal, yoğunlaşmaya başladığı tarih olarak II. Dünya Savaşı’nın sonunu gösteriyor. Gecekondulaşmayla ilgili ilk yasa olan 5218 Sayılı Kanun, 1948 yılında çıkarıldı. Aynı yıl bir yasa daha çıktı. Kozal’a göre, İstanbul’da göçün tarihi tam olarak 1940’ların sonuna tekabül ediyor.

Bu tarihten sonra artık gecekondular yasallaştı ve kendi kültürünü İstanbul’da yaydı. 1970’li ve 80’li yıllar aynı zamanda gecekondu kültürünün görünür olduğu yıllardı. Kozal, 1980’lerdeki gecekondularla ilgili yasal düzenlemelerin siyasal amaçlarla bağlantılı olduğunu ve beklenen sonucu vermediğini belirterek şehirdeki bozulmanın kalıcı olduğuna işaret ediyor.

Gerek İstanbul’da, gerek birçok şehirde göç sonrası kaçak yapılaşma ve kentsel bozulmanın art arda geldiğini belirten Kozal, bu konuda çarpıcı rakamlar veriyor: “Türkiye’de, 1953’te kaçak yapı 80 bin civarındayken, 1960’ta 240 bin, 1970’te 600 bin, 1980’de ise 850 bini buldu. Bugün bu sayı 3-4

milyon dolayında. Nüfusun yüzde 30’u kaçak inşa edilmiş binalarda yaşıyor. Ankara’da yüzde 70, İstanbul’da yüzde 60-65 düzeyinde.”

Göçü durdurma projesi

Göçün kaynağındaki nedenler ortadan kaldırılmadan şehirlerde olumlu sonuçlara ulaşılamayacağını belirten Kozal’ın görüşleri şöyle: “İnsan hareketleri kontrol edilmeli ve insanlar belli bölgelere doğru planlı, programlı bir şekilde yönlendirilmeli. Özellikle İstanbul’un göç almaması için kalkan şehirler oluşturulmalıdır.

Göçü, başka bölgelere yönlendirmek için yeni çekim merkezleri oluşturulmalı. Türkiye yaşadığı depremden ders alarak İstanbul ve Marmara Bölgesi’nde büyük kayıplara neden olacak riskleri azaltmalı. Gecekondulaşma ekonomik nedenlerle göçüp gelen insanların ürettikleri bir sonuç. Şehirlerde bunu devam ettirmek mümkün değil.”

İstanbul’un yarısından fazlası İstanbullu değil

İstanbul’da, İstanbul doğumluların oranının yüzde 50’nin altında olduğunu belirten Kozal şunları aktardı: “Türkiye’de kentleşmenin önündeki en büyük olumsuzluk, planlanmamış ve ardı arkası kesilmeyen insan göçleri. Türkiye’de köyden kente, küçük şehirlerden büyük şehirlere, doğudan batıya doğru bir türlü kontrol altına alınamayan bir göç hareketi yaşanıyor.

İstanbul’da yaşayanların İstanbul’da doğma oranı yüzde 50’nin çok aşağılarında bulunuyor. İstanbul’un bazı ilçelerinde yaşayanların yüzde 10’u kadarının, ancak o ilçede doğduğunu görüyoruz. Böyle bir sonucu doğuran göç baskısı altında sağlıklı bir şehir oluşması ve çağdaş bir şehircilik mümkün olmaz.”

Nüfus 4 milyon azalabilir

Kozal şöyle devam etti: “İstanbul ilini, birleşerek bir bütünlük oluşturduğu Kocaeli ve Tekirdağ illeri ile birlikte ele aldığımızda da Türkiye ekonomisinin yaklaşık üçte ikisi bu bölgede konuşlanıyor. Ne yazık ki göç de engellenemiyor. İstanbul bir ticaret şehri, bir turizm şehri, bir kültür-eğitim şehri, bir finans merkezi olmalıdır. Eğer, İstanbul’da bulunan ve 100 kişiden daha fazla insanın çalıştığı endüstri işletmelerini şehir dışına çıkartırsak, buna bağlı olarak şehir merkezindeki nüfus 4 milyon kişi kadar azalır. Yoğun göç baskısının yaşandığı bir yerde ne tarihî miras kalıyor, ne kültür, ne sanat. Hepsi yozlaşıp ortadan kalkıyor. İnsanlara her şeyden önce bir şehir kültürü verilmeli. Artık konu güvenlik boyutuna geldi. Özellikle şehir merkezlerinde rüzgâr, kar gibi etkenlerle düşen parçalar nedeniyle caddelerde dolaşan insanların can güvenliği de önemli ölçüde tehdit ediliyor. Ülke ekonomisinin yüzde 50’ye yakın kısmının konuşlandırıldığı İstanbul, en büyük riski taşıyor.” Türkiye’de toplamda 699 bin 728 binanın risk altında olduğunu söyleyen Kozal, “Zaman içinde yıpranan ve yetersiz şekilde inşa edilen binaları da hesaba kattığımızda, Türkiye genelinde 1 milyon dolayındaki binanın risk altında olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Büyük ölçüde herhangi bir proje ve teknik kontrolü olmadan, diğer bir deyişle kaçak olarak oluşturulan mevcut yapılar, depreme karşı sağlıklı ve güvenli şekilde korunmamızı önlüyor” dedi.

Batı’ya fabrika uyarısı

Türkiye haritasını kuzey-güney yönünde en dar yer olan Samsun-Adana hattından ikiye katladığımızda genel olarak doğu bölgeler göç veren, batı bölgeler de göç alan konumundadır. Şayet milli otomobil fabrikası batı tarafında bir yere yapılır ise zaten batıya göçmekte olan insanların göç hızı daha da artmış olacak ve başta İstanbul olmak üzere batı şehirleri daha da yaşanmaz hale gelecektir.

FavoriteLoadingBeğen

Leave a Reply

  • (not be published)