İSRAİL NASIL DEVLET OLDU?

Üç dinin kutsal kabul ettiği Kudüs şehrinin içinde bulunması nedeniyle Filistin, tarih boyunca dinsel mücadelelerin merkezi oldu. Osmanlı hâkimiyeti altında 401 yıl boyunca üç din için süren sükûnet ortamı, 19. yüzyılda Batılı devletlerin bölgeye el atmasıyla kaosa dönüştü. Filistin’e yönelik Yahudi göçünün hızlandırılmasıyla İsrail’in kurulmasına giden köşe taşlarını ve ilk çatışmaların nasıl ortaya çıktığını Prof. Dr. Semavi Eyice, Prof. Dr. Erhan Afyoncu, Prof. Dr. Ahmet Kavas ve Nurettin Taşkesen anlattı.
Posted on Şubat 14, 2018, 10:07 am
FavoriteLoadingBeğen 21 mins

Osmanlı hâkimiyetinin ardından İngiliz mandası altındaki Filistin’de bir Yahudi yurdunun kurulması çalışmaları, 19. yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıktı. Bu amaçla toplanan ilk kongre, 29 Ağustos 1897’de İsviçre’nin Basel şehrinde yapıldı ve bu kongrede Yahudilerin Filistin’de bir yurt edinmesi kararı alındı. Bu kongre, İsrail’in kuruluşu için ilk resmi adım olarak tarihe geçti.

Yazar Nurettin Taşkesen, 19. yüzyılın sonlarına doğru Avrupa’da artan Yahudi aleyhtarlığının baskı ve şiddete dönüştüğünü hatırlatarak, “Bunun üzerine Siyonizm fikrini ortaya atan Yahudiler, kendilerinin ancak Filistin’de kuracakları bağımsız bir devlet sayesinde rahat edebileceklerini düşündüler. Bu amaçla Macaristan Yahudisi olan Theodor Herzl, 29 – 31 Ağustos 1897 tarihinde İsviçre Basel’de 1. Siyonist Kongresi’ni topladı” diyor.

“1914’te başlayan Birinci Dünya Savaşı, Yahudiler için yeni fırsatlar getirmişti” diyerek sözlerine devam eden Taşkesen, “İngilizlerin Kudüs’ü işgalinden bir ay önce, 2 Kasım 1917’de Yahudi zengini Lord Walter Rothschild’a hitaben yazılan Balfour Deklarasyonu, İsrail Devleti’nin temeli sayılmaktaydı. İngiltere Dışişleri Bakanı James Balfour bu bildiride, Filistin’de bağımsız bir Yahudi devletinin kurulması için her türlü desteğin verileceğini ifade etmekteydi” diye konuşuyor.

İlk Yahudi göçü 1882’de başladı

Yahudi göçlerinin ne zaman ve kim tarafından başlatıldığına da değinen Taşkesen, “Yahudilerin Filistin’e yaptıkları göçe ‘Aliyah’ denmektedir” diyerek konuşmasını şöyle sürdürüyor: “İlk göç, 1882’de Doğu Avrupa’dan Osmanlı idaresindeki Filistin’e yapıldı. 1903 yılına kadar devam eden bu göç dalgasıyla gelen yaklaşık 30 bin Yahudi, Rothschild’ların satın aldığı çiftliklere yerleşerek tarımla uğraşmaya başladı. Bir kısmı da sanat ve ticaretle uğraşıyordu. Genelde Yafa ve Hayfa kıyılarına yakın Rishon Lezion, Zihron Ya’kov, Gedera gibi ilk Yahudi yerleşim yerleri bu yıllarda kuruldu.”

Osmanlı Meşrutiyeti ile birlikte azınlıklara verilen haklardan faydalanan Yahudiler, 1914 yılından sonra Filistin’deki Araplardan geniş topraklar satın alıp yerleşmeye başlıyorlar.

NURETTİN TAŞKESEN Yazar Kendi güvenliklerini sağlamak ve Yahudileri Filistin’e getirmek amacıyla kurulan örgütler, zaman içinde silahlı terör örgütlerine dönüştüler

Rusya’dan kitleler halinde göç yaşandı

Taşkesen, Yahudilerin Rusya başta olmak üzere Doğu Avrupa ülkelerinden ağırlıklı olarak Romanya, Polonya, Slovakya ve Avusturya’dan Filistin’e göç ettiklerini ifade ederek, “Rusya’da Çar II. Aleksander’ın 1881’de bir suikasta kurban gitmesinden Yahudiler sorumlu tutulunca, büyük bir şiddet ve baskı uygulandı. Bunun sonucunda Rusya’dan kitleler halinde göçler başladı. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra İngiliz yönetimi sırasında Yahudi göçleri kontrol altına alınarak sınırlandırılmaya çalışıldı. Almanya’daki Yahudiler ise II. Dünya Savaşı’nda maruz kaldıkları şiddet ve katliamlar sonunda Filistin’e göç ettiler. İngiltere, 1939 yılında yayımladığı ‘Beyaz Kitap’ (White Paper) ile beş yılda ancak 75 bin Yahudi’nin Filistin’e göç edebileceğini kendilerine bildirdi. Buna tepki olarak düzenlenen göç dalgasında (İkinci Aliyah) toplam 100 bin Yahudi kaçak yollardan Filistin’e geldi. Bu tarihten sonra Yahudi örgütleri hem İngilizlere hem Araplara karşı terör eylemlerini artırmaya başladı” diyor.

Yahudilerin silahlı örgüt kurduğunu anlatan Taşkesen, “1920 yılından itibaren Filistin’de kurulan İngiliz yönetimi, Yahudilere Araplardan daha ayrıcalıklı davranıyordu. Yahudiler silahlı örgütler kurdu. Asıl maksat ise terör eylemleriyle korkutma ve yıldırma sonucu Filistinlilerin evlerini ve topraklarını terk edip gitmelerini sağlamaktı. 1948’e kadar artarak devam eden bu eylemlerde Arapların yanı sıra İngilizler de zarar görmüştü. Bu terör eylemlerini yapanların en önemlileri Haganah, Irgun ve Lehi (Stern) adlı örgütlerdi. Bu örgütlerin kurucularının birçoğu ileride İsrail’in bakanı, başbakanı ve cumhurbaşkanı olmuşlardı. Bu kişilerden bazıları İzak Rabin, Ariel Şaron, Moşe Dayan, Menahem Begin, İzak Şamir, David Ben Gurion ve İzak Ben Zvi’dir” ifadelerini kullanıyor.

Taşkesen, Yahudilerin gizli örgütlenmede çok başarılı olduklarını da hatırlatarak, “Kendi güvenliklerini sağlamak ve dünyanın çeşitli ülkelerinde mağdur olan Yahudileri Filistin’e getirmek amacıyla kurulan bu örgütler, zaman içinde silahlı terör örgütlerine dönüştüler. İngiltere ise II. Dünya Savaşı’nda bu silahlı gruplardan faydalanmasını bildi. 1943 yılında kurulan Yahudi Tugay Grubu, beş bin kişiden meydana geliyordu. Kendi bayraklarıyla ilk defa bir askeri birlik oluşturan Yahudi Tugay Grubu, Kuzey Afrika’daki İngiliz kuvvetlerinin içinde yer aldı. 1944 yılında oluşturulan birliklerle toplam olarak 30 bin Yahudi, İngiliz Ordusu içinde görev yaptı” diye konuşuyor.

Filistin’deki silahlı çatışmalar

Filistin’deki silahlı çatışmalara da değinen Taşkesen konuyla ilgili şunları anlatıyor: “1920’de meydana gelen Arap-Yahudi çatışmasında ve 1921 yılındaki Yafa olaylarında, İngiliz manda yönetiminin kendilerini koruyamayacağına inanan liderler Haganah’ı kurdu. 1929 yılındaki Filistin ayaklanmasından sonra kısa zamanda örgütün yapısı hızla değişmeye başladı. Üye sayısı binlerle ifade edilmeye başlandı. Dışarıdan çeşitli silahlar alındı. Cephane ve el bombası imalathaneleri kuruldu. Elemanlara eğitim verilerek bir gizli ordu hüviyetini kazanmaya başladı. 1936-1939 arasında meydana gelen Arap-Yahudi çatışmasında üç ana birime ayrılarak, disiplinli askeri bir yapıya kavuştu. İngilizler Haganah’ı resmen tanımasa da onların polis güçlerinden faydalanıyorlardı. Irgun ise 1931 yılında Haganah içinden ayrılmış olan radikal grupların kurduğu silahlı bir örgüttü.”

Filistin’de gerçekleşen en acımasız ve en kanlı terör eyleminin 9 Nisan 1948’de düzenlenen Der Yasin Katliamı olduğunu söyleyen Taşkesen, “600 Filistinli Müslüman’ın yaşadığı Der Yasin Köyü’ne gelen 120 civarında Irgun ve Lehi üyesi, acımasız bir katliam yaparak çoluk çocuk demeden tam 254 kişiyi hunharca şehit etti. Sadece bu katliam bile İsrail’in bir terör devleti olduğunu ispat etmeye yeterlidir. İsrail’in altıncı başbakanı Menahem Begin, 1952 yılında yayımlanan anılarında, ‘Der Yasin olmasaydı ortada bir İsrail olmayacağını’ söylemiştir” diyor.

Türk diplomat ve İstanbul Medeniyet Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ahmet Kavas, İsrail’in kuruluş süreciyle ilgili şu bilgileri paylaşıyor: “Arapların son iki yüzyıldır Filistin dedikleri, Yahudilerin ise Eretz İsrael ismini verdikleri Doğu Akdeniz sahillerinde, Suriye ile Arabistan arasında yer alan coğrafyadır. Birinci Dünya Savaşı yıllarında Osmanlı Devleti idaresinde bu bölgenin nüfusu 590 bindi ve bunun onda biri, yani 57 bin kadarı Yahudi’ydi. 16 Mayıs 1916 günü Fransa-İngiltere ile yaptıkları Sykes-Picot Antlaşması ile bölgeyi ortadan ikiye ayırdılar.

Suriye ve Lübnan Fransa’ya, Filistin toprakları da İngiltere’ye verilmekle kalmadı, daha sonra Ürdün ve İsrail adı altındaki iki yeni devletle üçe ayrıldı. İçlerinde tek devletleştirilmeyen ise Filistin oldu.”

PROF. DR. AHMET KAVAS İstanbul Medeniyet Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Sömürgecilik tüm sömürülen milletlerin kaderiyle oynarken, bundan en kârlı çıkan hiç şüphesiz İsrail oldu.

İngiliz mandasının tek amacı

“1920’de Sevr her ne kadar Osmanlı tarafından kabul edilmediyse de tüm Arap bölgelerinin kendisinden koparılması için bahane oluşturdu” diyerek sözlerini sürdüren Kavas şöyle diyor: “İngiliz mandasının adeta tek amacı vardı, o da bölgede bir Yahudi devleti kurmak. Yahudiler, Filistin’i Osmanlı Devleti’nin siyasi, askeri ve idari açıdan en zayıf dönemi olan son yıllarında iyice gözlerine kestirdiler. Her halükârda buraya parayla da olsa toprak satın alıp yerleşeceklerdi. Osmanlı Padişahları bu tür bir satışa asla razı olamazlardı. Sayda, Suriye ve Beyrut vilayetleri Filistin topraklarının idaresinden sorumluydu. Buradaki söz sahibi yöneticiler yerli Araplardı. Paranın açamayacağı çok az kapı vardı ve maalesef bu kapı zorlandı, bir müddet sonra da aralanan bu kapıdan süratle girmeye başladılar.”

Roma İmparatoru, Yahudiliği yasakladı

Yahudilerin tarihleri hakkında da bilgi veren Kavas şunları anlatıyor: “Yahudiler milattan önce 1250’de Mısır’dan Kenan isimli bugünkü Filistin topraklarına geldiler. Altın çağlarını Hazreti Davud zamanında yaşadılar. Hazreti Süleyman milattan önce 922’de ölünce, devletleri kuzeyde İsrail, güneyde Yahuda diye ikiye ayrıldı. Birincisi Asurlularca milattan önce 721’de, ikincisi de milattan önce altıncı yüzyılda yıkıldı. İbranice olan dilleri bir müddet sonra unutulup Babil’in dili Aramiceye döndü. Pers İmparatoru milattan sonra 538’de Babilon’u alınca Yahudiler Yahuda’ya yerleşti. Milattan önce 333’te Büyük İskender, Filistin’i alınca Akdeniz, Ege ve Karadeniz sahillerine göç ettirilerek Kudüs ve Yahuda’dan sürüldüler. Büyük İskender, milattan önce 323’te ölünce Yahuda, Mısır’a bağlandı. Milattan önce 167’de Roma İmparatoru Antioches, Yahudi dinini yasakladı. Roma dönemi Yahudiler için en zorlu zamanlardan birisi oldu. Roma İmparatoru, Yahudileri iyice yok etti. Yahuda adı en fazla milattan sonra 135 yılına kadar korunduysa da Kudüs artık Yahudilere yasaklandı. İbranice de konuşma dili olmaktan çıktı ve yerini Aramice aldı. Hazreti Ömer zamanında ise Aramice yerine Arapçaya yöneldiler.”

Avrupa sömürgeciliğinin İsrail’e yaradığını belirten Kavas, “Tarihlerinde ilk defa insanlık tarihinin en karanlık sayfaları arasında yerini alan sömürgecilik tüm sömürülen milletlerin kaderiyle oynarken, bundan en kârlı çıkan devlet hiç şüphesiz İsrail oldu” diyor.

“Yahudilerin 1700 yıl bölgelerinden uzakta kalınca bir daha o topraklara dönmeleri hayal bile değildi” diyen Kavas, “Ancak Avrupa sömürgeciliği dünya tarihinde çok büyük kırılmalara sebep oldu. Yahudi kimliğinin iyice dejenere olduğu, bulundukları her yerde itilip kakıldıkları bir dönem olan 19. yüzyılda, bilhassa Avrupa toplumlarında nefretin her türlüsüne maruz kalmışlardı. Dillerini kaybetmişlerdi. Artık İbranice konuşan bir topluluk kalmamıştı. Litvanyalı, asıl adı Perlman olan Eliezer Ben Yehuda isimli genç bir Yahudi (1858-1922) bu dili canlandırmaya iyice azmetmişti. İbranice dilinin yeniden dirilmesinin ancak atalarının topraklarında olabileceğine inanarak 1881’de projelerini gerçekleştirmek için Filistin’e geldi ve çalışmalar yaptı” diye konuşuyor.

Kavas, Ben Yehuda’nın uzun uğraşlar sonucu İbraniceyi diriltmeyi başardığını ve 1700 yıl sonra yeni doğan Yahudi çocuklarının ana dili olarak İbraniceyi konuşmaya başladığını söylüyor. Kavas, “1881-1903 yılları arasında Filistin’e 30 bin Yahudi yerleşti. Bunda Eliezer Ben Yehuda’nın isteği ve yönlendirmesi var. Yahudi çocuklarının ana dili olarak İbranice konuşmaya başlaması aşırı Yahudi olan kesimi rahatsız etti. Onlar Siyonizm ve İbranicenin yeniden konuşma dili olarak doğmasına karşı çıktılar. Bu işe girişenleri aforoz ettiler, öyle ki bölgedeki Osmanlı valisine bunları devrimcilikle suçlayıp başlarındaki Ben Yehuda’nın tutuklanmasını sağladılar. Edmond James de Rothschild (1845-1934) devreye girerek onu hapisten kurtardığı gibi, Keren Kayemet Israel adıyla bir Yahudi Milli Fonu kurarak bölgeye getirilen Yahudiler için arazi satın alıp onlara satarak yerleşmelerini sağladı” diyerek o dönemki gelişmeleri anlatıyor.

1917-1947 yılları arasında Filistin topraklarındaki Yahudi nüfusu üç kat artarak iki milyona yaklaştı. İngiltere’nin bu açıdan adım adım amacına ulaştığını belirten Kavas, “İngiltere 1947 yılında Filistin’deki görevini büyük oranda tamamlamış, İsrail’in kurulmasına olanak sağlamış, bir taşla iki kuş vurmuştu. Bilhassa Avrupa toplumlarında ciddi derecede sıkıntı olan Yahudilerinden kurtulmuşlar, Arapların ortasına ise geleceği belirsiz, biri diğerini tanımayan, hatta nefret eden Yahudi topluluklarından bir devlet kurmuşlardı.”

PROF. DR. SEMAVİ EYİCE Sanat Tarihçisi Bugün gidin 300-400 sene sahibi olduğumuz Arabistan topraklarında Osmanlılığın ne hale getirildiğini görün

Araplar bize ihanet etti

Sanat tarihçisi Prof. Dr. Semavi Eyice, Filistinlilerin Osmanlı mirasına sahip çıkamadığından dem vurarak, “Bizim orada koruduğumuz o Araplar bize ihanet etti. Bugün gidin 300-400 sene sahibi olduğumuz Arabistan topraklarında Osmanlılığın ne hale getirildiğini görün. Bütün Osmanlılardan kalan tuğralar, resmi dairelerin kapılarının üstündeki Osmanlı tuğraları sökülmüş, belediye reislerinin villasının bahçelerinde. Harcadılar bizi” diyerek görüşlerini aktarıyor.

“Mimari olarak her yerde bir şeyler yapmaya çalıştık” diyen Eyice, “Kütüphanelerimiz oralardaydı. Onları muhafaza etmediler. Yani Osmanlı’dan bir şey kalsın istemediler” diyor ve ekliyor: “Afrika Araplarından benim bildiğim kadarıyla kötülük görünmemiştir. Ama Suriye, Filistin, Irak Arapları kadar bize kötü davranmış olan bir Müslüman ülkesi yoktur. Bu da açık olarak bellidir. Filistinliler bugün açlıktan kıvranıyorlar ama bizim askerimiz su içmesin diye kuyulara zehir attılar. Suudi Arabistan’a gittiğimde gördüm, bize ne dereceye kadar saygı gösterdiklerini, adamlar alay ediyorlar Osmanlıyla. Bizim son padişahımız orada gömülüydü Müslüman ülkesi diye. Gidin şimdi bakın mezarı yok.”

 

PROF. DR. ERHAN AFYONCU Milli Savunma Üniversitesi Rektörü 19. yüzyılda Batılı güçlerin bölgeye el atmasıyla Filistin’de günümüze kadar süren kaos başladı.

Milli Savunma Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Erhan Afyoncu da Sabah gazetesinde yer verdiği bir yazısında, “Filistin, Müslümanlar, Hıristiyanlar ve Yahudiler için de büyük önem atfedilen bir bölgeydi. Özellikle Kudüs’teki kutsal yerler paylaşılamıyordu. Hıristiyanlığın çeşitli mezhepleri bile birbirleriyle çatışma halindeydi. Osmanlı İmparatorluğu, bölgeyi fethetmesinden itibaren Filistin’de de kendine özgü bir idari yöntem uyguladı. Osmanlı düzeni bölgeye hâkim oldu. Osmanlılar, Filistin’de 401 yıl hüküm sürdüler” ifadelerini kullanıyor. Afyoncu, 19. yüzyılda Batılı güçlerin bölgeye el atmasıyla Filistin’de ve Ortadoğu’daki diğer bölgelerde günümüze kadar süren ve bitmeyen kaosun başladığını belirtiyor.

FavoriteLoadingBeğen

Leave a Reply

  • (not be published)