II. ABDÜLHAMİD, İSRAİL’İN KURULMASINI GECİKTİRDİ

Filistin, Osmanlı toprakları içerisinde hep özel bir yere sahip oldu. Peygamberlerin yaşadığı, İslam dininin ilk kıblesi bu mübarek beldeyi elde tutmak için Osmanlılar, bilhassa Sultan II. Abdülhamid elinden ne geldiyse yaptı. Osmanlıların ve Abdülhamid Han’ın Filistin siyasetini Doç. Dr. Sami Ağaoğlu, Prof. Dr. Vahdettin Engin ve Yavuz Bahadıroğlu’yla konuştuk.
Posted on Şubat 14, 2018, 10:14 am
FavoriteLoadingBeğen 23 mins

PROF. DR. VAHDETTİN ENGİN
Marmara Üniversitesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi                                         Osmanlı Devleti, Kudüs’te her din ve mezhep mensuplarının barış ortamında yaşamalarını sağlayacak politikalar uyguladı.

Filistin’le ilgili en önemli meselenin, her zaman Yahudilerin bu bölgeye yerleşmesi olduğunu belirten CIEPO (Uluslararası Osmanlı Öncesi ve Osmanlı Araştırmaları Kurulu) Üyesi ve Karabük Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Sami Ağaoğlu, “Bu bölgeye Yahudilerin yerleşmesi tabii ki çok önemli bir sorundu. Çünkü gelecekte bölgedeki Müslümanların azınlık durumuna düşürülmesi, belki de Osmanlı’nın elinden çıkması söz konusuydu. Siyonistler, ekonomik olarak çok zengindi ve bu zenginliklerini Filistin için kullandıkları görülüyordu. Bunun yanında, başta İngiltere olmak üzere ABD, Fransa, Rusya ve diğer Avrupa devletlerinden siyasi destek buluyorlardı. Bu şartlar altında, II. Abdülhamid’in vatan toprağını savunma refleksi geliştirdiğini söyleyebiliriz” diyor.

Ağaoğlu, 1908 yılı öncesinde Filistin’e Yahudi yerleşiminin genellikle Osmanlı Devleti’nin kaybettiği topraklardan göçen Yahudiler tarafından veya Rothschild çiftliklerinde çalıştırılmak üzere Osmanlı devlet adamlarından izin alınarak yapıldığını söylüyor. Ağaoğlu, “Gerçi çiftliklerde izinsiz çalıştırılmak üzere getirilenlerin sayısı, izinlilerin çok çok üzerinde idi. Mesela 1901’de Safed’e 70 aile için izin alınmışken, bunların sayısı izinsiz olarak getirtilenlerle 396 aileye çıkmıştı. Bölgeye göç edip de ayrılanların sayısı da az değildi; fakat yine de bölgedeki Yahudi sayısı oldukça çoğalmıştı” ifadelerini kullanıyor.

Hıristiyan devletler Yahudi yerleşimini destekledi

Abdülhamid Dönemi’nde Filistin’e göç ederek yerleşen Yahudi sayısının 25-30 bin civarına ulaştığının tahmin edildiğini belirten Ağaoğlu, “Böylece 1908’li yıllarda bölgedeki Yahudi sayısı muhtemelen 70-80 bin civarındaydı. Bu sayının gün geçtikçe çoğaldığı düşünülürse, ileride büyük bir sorun olacağı açıktı. Ayrıca bölgeye Yahudi göçünün ardındaki güç, hiç şüphesiz İngiltere idi. Osmanlı Devleti’ne karşı Yahudileri kullanmak isteyen İngiltere’ye bu gücü tamamen kaptırmak istemeyen Avrupalı Hıristiyan devletler de faaliyete geçerek Yahudi yerleşimini desteklemeye başladılar. Bütün bunlar göz önüne alındığında, ileride çok büyük bir problem olacağı muhakkak idi. İşte Sultan Abdülhamid, Yahudi yerleşiminin ileride ortaya çıkaracağı siyasi, sosyal, dinî, hatta askerî gelişmeleri görmüştür” diyor. Bu durumu dönemin devlet adamlarının da görmesi gerektiğini ifade eden Ağaoğlu, “Sanıyorum onların görememelerindeki önemli nokta, olayı Batı basınının etkisinde kalarak küçük görmeleri, Yahudilerle yakın ilişki içerisinde bulunmaları ve Osmanlı Devleti’ne sadık olmamalarıydı” ifadelerini kullanıyor.

DOÇ. DR. SAMİ AĞAOĞLU                           CIEPO Üyesi ve Karabük Üniversitesi Öğretim Üyesi  Sultan Abdülhamid, Yahudi yerleşiminin ileride ortaya çıkaracağı siyasi, sosyal, dinî, hatta askerî gelişmeleri görmüştür.

Osmanlı barışı hâkim oldu

Filistin’deki Osmanlı idaresinin erken dönemleriyle ilgili bilgiler veren Marmara Üniversitesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Vahdettin Engin, “Tarih boyunca birçok çatışmaya sahne olan Filistin ve Kudüs, 16. yüzyılda Osmanlı egemenliğine girmişti. Yavuz Sultan Selim, 1516 yılında Mercidabık zaferinden sonra Filistin’i Osmanlı topraklarına kattığı zaman, buraları Şam Beylerbeyliği’ne bağlı üç sancak halinde teşkilatlandırdı: Kudüs, Gazze, Nablus. Bundan sonra Osmanlı Devleti, 16. yüzyılın başından I. Dünya Savaşı’na kadar olan bir dönemde hâkimiyet kurduğu bütün coğrafî alanlarda olduğu gibi Filistin’de de kendine özgü bir idari yöntem uyguladı” diyor.

‘Pax Ottomanica’ adı verilen Osmanlı barışının bölgeye hâkim olduğunu belirten Engin, “19. yüzyılın ortalarından itibaren ise bölge üzerinde hâkimiyet kurmak isteyen büyük devletler, Filistin’deki dinî ve etnik grupları kışkırtarak Osmanlı Devleti’ni zor duruma düşürmeye çalıştılar.

Osmanlı Devleti fethettiği birçok coğrafyada olduğu gibi Kudüs’te de aynı uygulamayı yaparak hem şehrin imar ve inşası yönünde önemli yatırımlar yapmış hem de bölge halkının refah ve mutluluğuna yönelik uygulamalarda bulunmuştur. Bunun en önemli göstergelerinden biri de farklı dinî veya etnik yapıda olan unsurların kültürel değerlerine dokunmayıp, onların bu değerleri koruyabilmelerine imkân sağlamış olmasıdır” diye konuşuyor.

Kanuni Sultan Süleyman’dan itibaren Osmanlı padişahlarının Kudüs’e hizmet götürdüklerini  ifade eden Engin şunları anlatıyor: “Mesela Kanuni Sultan Süleyman, Kudüs’ün surlarını yeniletmiş, Kudüs Kalesi’ni restore ettirmiştir. Kubbet-üs Sahra’nın yer döşemeleri, Mescid-i Aksa’nın surları ve kapıları yenilenmiştir. Kanuni Sultan Süleyman’ın diğer önemli hizmeti, Beytüllahim ve Halilurrahman’dan Kudüs’e su getiren kanalların tamiri olmuştur. Hürrem Sultan, Kudüs’ün en önemli hayır kuruluşları arasında yer alacak şekilde bir külliye yaptırmıştır. Külliye, cami, medrese, han, ribat ve imaretten oluşuyordu. Sultan Abdülmecid ve Sultan Abdülaziz dönemlerinde de Osmanlılar Kudüs’e önemli yatırımlar yapmışlar, camiler onarılırken birçok çarşı ve yol da inşa edilmiştir.”

Büyük devletler bölgeye el attı

Yavuz Sultan Selim’in Kudüs’e geldiğinde gayrimüslim tebaanın ruhani liderleri eskiden beri tasarruflarında bulunan kilise ve mabetlerin yine kendilerinin tasarrufunda olmasını istediklerini belirten Engin, “Bu çerçevede Hz. Ömer ve Selahaddin Eyyubi’nin kendilerine verdiği ahitnameyi Yavuz Sultan Selim’in de yenilemesini istemişlerdi. Padişah da çeşitli Hıristiyan mezheplerinin, daha önce dinî anlamda kendi tasarruflarında bulunan kilise ve diğer ibadethaneleri oldukları gibi kullanmaya devam etmelerine karar verdi. 19. yüzyılda büyük devletlerin bölgeye el atması, bir mübarek makamlar meselesinin ortaya çıkmasına yol açtı ki, bu olay Kırım Savaşı’nın çıkmasının nedenini oluşturacaktır” diyor.

Engin, Osmanlı Devleti’nin Kudüs’te her din ve mezhep mensuplarının dinî hassasiyetlerine saygı göstererek bir çatışmasızlık ve barış ortamında yaşamalarını sağlayacak politikalar uygulamayı tercih ettiğini söylüyor. Ancak Engin, 19. yüzyıldan sonra büyük devletlerin buraya el atma çabalarının Osmanlı’nın ba rışçıl politikasının tam olarak uygulanmasına engel olacağına dikkat çekiyor.

Osmanlı Yahudilerine ilişkin bilgi veren Engin şunları anlatıyor: “Osmanlı Yahudileri, II. Beyazıt döneminden itibaren yerleştikleri Osmanlı coğrafyasında çok da problem yaşamadan varlıklarını sürdürmüşlerdi. Bu çerçeveden bakıldığında, Osmanlı Yahudilerinin, Siyonistlerin ortaya çıkışından rahatsız olduklarını söylemek mümkündür. Dolayısıyla 1897 yılında Basel’de toplanan Birinci Siyonizm Kongresi’nde Yahudi devleti kurulması anlamını taşıyan kararlar alınması, Osmanlı Yahudilerini memnun etmemişti. Nitekim Türkiye’de yaşayan Yahudiler adına Alliance İsraelit İdaresi bu kararlara katılmadıkları gibi, Paris Alliance İsraelit İdaresi de İstanbul’daki başkanları İzak Fernandez’e gönderdikleri bir mektupla Fransa Musevileri olarak kongre kararlarını reddettiklerini açıklamışlardı.”

YAVUZ BAHADIROĞLU                                Tarihçi                                                Abdülhamid olmasaydı İsrail çok kolay kurulurdu, Osmanlı Devleti çok kolay dağılırdı.

Avrupa, Osmanlı Yahudilerine yardım etmiyordu

Osmanlı uyruklu Filistin’de ikamet eden Yahudilerin birtakım serzenişleri olduğunu da belirten Engin, “Yerli Yahudiler, maddi anlamda zor durumda olduklarından Osmanlı Devleti’nin kendilerine yardımcı olmasını istiyorlardı. Bu amaçla Kudüs hahambaşılığı ile ruhani reisliği tarafından İstanbul hahambaşılığına bir yazı gönderilmiş ve meseleden hükumet haberdar edilmişti.

Filistin’e Avrupa’dan gelerek sonradan yerleşmiş olan Musevilere Avrupalılar her türlü maddi yardımdan geri kalmıyorlar ve onların refah içinde yaşamalarını sağlıyorlardı. Fakat bu yardımlar Osmanlı uyruklu Musevilere yapılmıyordu. Bu yüzden de yardıma muhtaç bir hale gelmişler ve padişahın desteğine sığınmışlardı. Konu II. Abdülhamid’e iletilince padişah, bunların ihtiyaçlarının giderilmesine yönelik olarak gereken yardımın yapılmasını emretti” ifadelerini kullanıyor.

Abdülhamid, Yahudi yerleşimini yasakladı

Sultan II. Abdülhamid’in Filistin politikasına ilişkin konuşan Engin, “Yahudilerin Avrupa ülkelerinden kovulduktan sonra Filistin’e yerleşme çabaları karşısında, onların  mağduriyetini de göz önünde bulundurup önce Filistin dışındaki Osmanlı coğrafyasına dağınık olarak yerleşmelerine izin vermiş ama bu durumun suiistimal edildiğini görünce Yahudi yerleşimini her yer için yasaklamıştır” diyor.

Abdülhamid’in Yahudi yerleşimini yasaklamasına götüren süreci anlatan Engin şunları aktarıyor: “Rusya’dan sonra Romanya ve Yunanistan’da da Yahudi düşmanlığı başlamıştı. Bunun üzerine gerek Romanya’dan, gerekse Avrupa’nın diğer ülkelerinden Yahudiler, kendilerine güvenli ülkeler aramak amacıyla göç etmeye başladılar. Göçlerden bir kısmı da Osmanlı vilayetlerine yönelik oluyordu. Başlangıçta Sultan Abdülhamid kaçmak zorunda kalan Yahudileri sahiplenmiş ve onların ülkenin çeşitli vilayetlerinde yerleşmelerine izin vermişti. Fakat bu ailelerin Filistin’e yerleşmeleri istenmiyordu. O yüzden önleyici tedbirler alınmıştı. Rusya’dan Osmanlı ülkesine göç etmek arzusunda bulunan Yahudilerin kayıtsız şartsız Osmanlı uyruğunu kabul etmeleri, Filistin haricinde gösterilecek yerlerde nihayet 100-150 haneyi geçmeyecek şekilde yerleşmeleri şartıyla ülkeye kabul edilebileceklerdi. Fakat bu tedbir kesin bir çözüm olmadı. Çünkü birçok Yahudi kendine hacı veya iş insanı görüntüsü vermek suretiyle yasağı çiğneyerek Filistin’e girmeyi başarabiliyordu. O yüzden II. Abdülhamid, Yahudi göçünü kesin olarak yasakladı.”

Yahudi göçü yasağının sebeplerinin ‘idari ve siyasi yönden sakıncalar taşıması’ olduğunu söyleyen Engin şöyle devam ediyor: “Padişaha göre, bölgeye Yahudi göçmen yerleştirip bunların kendilerini idare etmelerine izin vermek tarzında bir uygulama hükumet içinde hükumet anlamına gelip, kabul edilmesi mümkün değildi. II. Abdülhamid meseleye yaklaşırken, öncelikle değişik etnik yapıdan insanların yüzyıllardır Kudüs’te yaşamakta oldukları gerçeğinden hareketle yaklaşıyor ve bunların arasındaki nüfus dengesinin bozulmaması gerektiğini vurguluyordu. Bu sebeple bu etnik unsurlar arasında Musevilerin sayısının artması caiz görülemezdi. Ayrıca Kudüs bir ticaret bölgesi değildi. Yani meseleye ticari bir yön vermek de doğru olmazdı. Sultan II. Abdülhamid’in bu öngörüsü bütün iktidarı boyunca devam etmiş ve buna yönelik politikalar oluşturulmuştur.”

Osmanlı insan konusunda hassastı

Tarihçi Yavuz Bahadıroğlu da Osmanlı idaresinde Filistin’in nasıl bir süreç geçirdiğine ilişkin, “1516-17’lerde Yavuz Sultan Selim geliyor ve bir amanname yayımlıyor, hak ve hukukla ilgili. Teminat veriyor kiliseleriniz cami yapılmayacak, baskı yapılmayacak, size karşı dininizden ötürü, kılığınızdan ötürü yanlış bir şey söylenmeyecek. Biz Kudüs’te 400 sene kaldık. 400 sene değil 100 sene kalan Fransa, Cezayir’i tamamen Fransızlaştırdı. Sadece kılık kıyafet değil, kültür olarak, ders kitaplarını değiştirdi, kendisi yazdı. Yavuz Sultan Selim’in verdiği amannamede, ilginçtir önce Hz. Ömer’in ve Selahattin Eyyubi’nin amannamelerine atıfta bulunuyor, onları zikrediyor, ‘Bugünden itibaren onlar yürürlüktedir’ diyor” ifadelerini kullanıyor. Bahadıroğlu, Fatih Sultan Mehmet ve Sultan II. Abdülhamit’e de ilişkinse şunları anlatıyor: “Fatih Sultan Mehmet’in bir fermanında da vardır: ‘İnançlarınızda özgürsünüz, ibadetinizde özgürsünüz, kıyafetinizde özgürsünüz, seyahatinizde özgürsünüz, ticaretinizde özgürsünüz. Bize kılıç çekmemek kaydıyla hayatınızı aynen yaşayın, biz size sadece merhamet ederiz.’ Sultan II. Abdülhamit’in ‘Ben Müslüman’ı camide, Hıristiyan’ı kilisede, Yahudi vatandaşlarımı havrada görmek isterim’ diye sözü vardır. İsteyen istediği yerde ibadet edebilir. Bu mantıkla inşa ettiği darülacezede de aynen Kudüs’ü taklit ediyor. İçinde cami ve kilise bulunuyor.”

İnsan konusunda hassas olan bir gelenekten geldiğimizi ifade eden Bahadıroğlu, “Osmanlı padişahları arasında ‘Ayrı dinden, ayrı ırktan’ diye tek kişinin burnunu kanatan bir komutan gösteremezsiniz. Bunu yapmaya kalkışanları görevden aldılar. Ne ekonomik açıdan zorlayacaksınız ne din açısından. Bu geleneğin çocukları Filistin’de de bu geleneğin gereğini yapmışlar. İnançlarının gereğini yapmışlar. Hakikaten Golda Meir’in dediği gibi, kurtla kuzuyu yürütmüşler. Bir, adil olmaları. İki, bu Müslüman, bu Hıristiyan ayrımı yapmamaları, bu ya da şu ırktan dolayı değil, insan olarak yaklaşmalarından dolayı” diyor.

Abdülhamid Han, toprakların satılmasını engellemeye çalıştı

Bahadıroğlu, Abdülhamid’in Filistin politikasına ilişkin, “33 sene İsrail’in kurulmasını geciktirmiş, imparatorluğu homojen tutmuş, son derece zeki ve dengeleri son derece iyi kurabilen, nereden ne geleceğini en iyi şekilde kestirebilen biri. Zaten düşmanları da söylüyor, bir dış politika dâhisi diye. Böyle bir insan devleti neden acemilere teslim etti? İttihat Terakki’nin niye kendisini indirmesine rıza gösterdi. Bunu anlamak mümkün değil. Sultan II. Abdülhamit’in Filistin politikası, ‘Odalar dolusu altın verseniz bir karış toprak vermem’ şeklindeydi. Arapların satmasını engellemek için bölge bölge kendi üzerine tapuladı. Fakat bunları devleti teslim ettiği acemiler verdiler, feragat ettiler bunlardan. Petrol bölgelerini İttihat Terakki verdi” ifadelerini kullanıyor.

Sultan II. Abdülhamid’in Filistin politikasını ‘harika’ olarak nitelendiren Bahadıroğlu, “Teodr Herzl o zamanlar Abdülhamid’le görüşmek için banka kuruyor. Bankayı kuruyorlar ve çalıştırıyorlar, Yahudiler bu işi çok iyi bilirler. Çünkü şehirlidirler. Şehrin şartlarını iyi bilirler. Ondan sonra Abdülhamid’le görüşmeye geliyor. Görüşüp görüşmediklerini bilmiyorum ama bir mektup yazdığını biliyoruz. O mektupta, ‘Bize Filistin’den bir miktar toprak ver, biz orada bir devlet kuralım. Merhametine sığınıyoruz. Biz de bunun karşılığında sizin dış borçlarınızı ödeyelim’ diyorlar.

Abdülhamid, Dolmabahçe Sarayı’nı, masraflarını karşılayamadığı için terk etmiş. Böyle bir dönemde bu teklifi reddediyor. Bir rivayete göre, bugün girmeye çalıştığımız Afrin bölgesinde, bizim güneyimizde bir yer tahsis etmeyi teklif ediyor, onu da onlar kabul etmiyor. Neden? İşin dinî dayanağı var. O bir din devletidir. O devletin temelinde Ağlama Duvarı’ndaki gözyaşları var. Abdülhamid olmasaydı İsrail kurulurdu, Osmanlı Devleti çok kolay dağılırdı” diyor.

II. Abdülhamid’in Filistin’e Yahudi göçünü yasakladığını hatırlatan Bahadıroğlu sözlerine şöyle devam ediyor: “Bu defa İngiltere oradan İngiliz vatandaşı, İngiliz pasaportuyla adam ihraç ediyor. İngiltere, Arap âlemini bizden kopardı. Çok iyi yetişmiş insanları gönderiyor ve 10 sene kalıyorlar Filistin’de. Broşürler bastırıyorlar, orayı cennet gösteriyorlar, yemyeşil. Dünya Yahudilerine yayılıyor, bunlara kitaplar yazdırılıyor. Sürekli oraya çağırıyorlar. Bunu Abdülhamid fark ediyor ve Yahudi göçünü yasaklıyor. Sadece bu göçü durdurmadı, diplomatik ataklar da yaptı. İstihbarat teşkilatını çok iyi kullandı, o olmasaydı zaten bunu yapamazdı. Mukabil yayınları yaptı. Oranın çöl olduğu, orada insanın yaşamayacağı noktasında. Ne kadar az Yahudi giderse Filistin’e o kadar iyi. Ancak dünyanın dört bir tarafındaki Yahudiler teşvik edilerek göçe zorlandılar. Önce berduşlar geldi. Sonra ticaret canlanmaya başladı. Propaganda içeren reklamların etkisiyle Abdülhamid devrilip orası sahipsiz bırakıldı.”

FavoriteLoadingBeğen

Leave a Reply

  • (not be published)