Hz. Yusuf’un Tahtının Sultanı

Yavuz Sultan Selim Han, Abbasilerden aldığı, İslam’ın 74. Halifesi unvanıyla birlikte, Mısır ve semavi dinler tarihinde derin izler bırakan Hz. Yusuf’un tahtının da varisi olarak kabul edildi. Tarihte onun kadar onurlandırılan pek az imparator vardır.
Yayın Tarihi: Ağu 3, 2017
FavoriteLoadingBeğen 14 mins

YAVUZ SULTAN SELİM HAN.

Osmanlı İmparatorluğu’nun topraklarını Asya ve Avrupa’nın ardından üçüncü bir kıtaya, Afrika’ya taşıyan Yavuz Sultan Selim Han, Türkleri, klasik Roma devirlerindeki evrensel imparatorluk sınırlarına ulaştıran en önemli üç Osmanlı padişahından biridir. Dünya tarihini köklü bir şekilde değiştiren, etkileri bugün de devam eden Osmanlı İmparatorluğu, her şeyden önce Fatih’in, Yavuz’un ve Kanuni’nin kılıçlarının eseridir. Yavuz Sultan Selim, dünya tarihine yön veren büyük komutanlar arasında da Büyük İskender’in, Augustus Caesar’ın ve Halife Ömer’in ardından gelir.
Her yönüyle evrensel bir imparator olan Yavuz, kendinden önceki büyük komutanlar gibi, hem dini hem de siyasi bir önder oldu. Abbasilerden aldığı, İslam’ın 74. Halifesi unvanıyla birlikte, Mısır ve semavi dinler tarihinde derin izler bırakan Hz. Yusuf’un tahtının da varisi olarak kabul edildi. Tarihte onun kadar onurlandırılan pek az imparator vardır.
Oysa Yavuz Sultan Selim, tarihte kapladığı bu yere tezat oluşturacak şekilde, ‘Selim’ adının anlamına uyan temiz ve samimi bir derviş ruhuna sahipti. Daha Trabzon’da sancak beyi iken ettiği dualarda, Mekke ve Medine’nin hizmetçiliğinin kendisine nasip edilmesini diliyordu. Hakkında yazılan ‘Selimname’lerin hepsinde, Yavuz’un tek dileğinin taç, taht değil, “Haremeyn’in süpürgeciliği” olduğu özellikle belirtilir.
Devletini büyütmek amacıyla bir imparator ve başkomutan olarak Mısır üzerine yürümesinin altında, esas olarak bu dileğini gerçekleştirme arzusu vardı. Tam beş asır önce, en büyük dileğini gerçekleştiren Yavuz Sultan Selim, büyük mücadelelerden sonra girdiği Kahire ile birlikte, Şam, Halep, Kudüs, Mekke ve Medine’de adına okunan hutbelerde, kendinden önceki halife sultanlara yapılan ‘Hâkim-ül Haremeyn’ hitabına itiraz ederek, kendisini Mekke ve Medine’nin hizmetkârı, ‘Hadim-ül Haremeyn’ diye ilan ettirip, temiz ve samimi derviş ruhunu kutsal topraklarda da ortaya koymuştu. Kibre kapılmaktan o denli korkuyordu ki, beraberinde kutsal emanetlerle birlikte İstanbul’a girdiğinde, kendisini coşkuyla karşılayan tebaası karşısında nefsine yenik düşerek böbürlenme tehlikesine karşı, Üsküdar’da gizlenip gece el ayak çekilince Topkapı Sarayı’na girmişti. Peki, Yavuz’un bu karakteri nasıl şekillendi? İçine doğduğu Osmanlı Hanedanı, nasıl bir dünyaya hükmediyordu?

Kılıcın ve inancın vârisi
Yavuz’un babası II. Bayezid Han, Fatih Sultan Mehmet’in ardından taht kavgasına düşen imparatorlukta başıbozukluğa son veren, istikrarı her şeyin önünde tutan mütedeyyin bir padişahtı. Ortodoks Rodos Şövalyeleri’ne sığınacak denli ‘Batılılaşmış’ kardeşi Cem Sultan karşısında, imparatorluğun Müslüman-Türk karakterini devlete egemen kıldı. Sofu denebilecek bir hayatı olan II. Bayezid, içine kapalı ve devletin sürekli kaynayan sınırlarına karşı ilgisiz bir siyaset güttü. Oysa Yavuz Sultan Selim, neredeyse 30 yıl boyunca yürüttüğü Trabzon Sancak Beyliği boyunca, Türkmen ahali ve devlet ricali içinde pek çok tecrübe edinmişti. Babasından aldığı İslami kültür ve Anadolu’da Türkmen ahali ve devlet ricali içinde gördüğü akıncı-derviş terbiyesi, onu saray ve yakınındaki sancaklarda hâkim olan bürokrasinin çürütücü etkilerinden uzak tutmuştu. II. Bayezid’in tahta daha yakın duran şehzadeleri, özellikle Manisa Sancak Beyi Şehzade Ahmed, saray bürokrasisinin kontrolüne girerken; o, kardeşlerinden çok farklı bir Alperen’di. Bu özellikleri, onu yeniçeriler arasında en sevilen şehzade konumuna getirmişti.
Kardeşleri ‘veliaht prensler’ olarak devlet ricalinin hantal yapısına kendilerini teslim ederken Yavuz, Anadolu’da devleti tehdit eden toplumsal kaymaları yakından takip ediyor, gördükleri onu devleti daha enerjik bir şekilde yönetmeye yönlendiriyordu.
Gerçekten de Yavuz, Trabzon’daki görevi boyunca devletin çekirdeği olan Anadolu Türkmenleri’nin Osmanlı Devleti’nin bekasını açıkça tehdit eden Safevî etkisine girmeye başladığını görmüştü. İstanbul’da alınan kimi kararlar da bu durumu hızlandırıyordu. Oysa Trabzon Sancak Beyliği, Osmanlı saltanat yapısı içinde şehzadeler için tahta en uzak yerdi. Tahta yakın görülen şehzade, padişah ve saray bürokrasisinin iradesiyle Manisa Sancak Beyliği’nde bekletiliyordu. Yavuz, geleneklerinde katı bir devlet olan Osmanlı’da bu durumu tersine çevirmeyi başaracaktı.
Yavuz’un karakterini şekillendiren şey Anadolu Türkmenleri’nin akıncı gaza ruhuydu. Nitekim Türkmen akıncısı yeniçeriler ve damadı olduğu Kırım Hanlığı’nın kendisine destek olarak verdiği otantik bozkır Türkü’nün geleneklerini taze tutan savaşçılar sayesinde hem babası II. Bayezid’e hem de sarayın taht için hazırladığı kardeşi Şehzade Ahmed’e pek çok kez meydan okudu.
Öyle ki henüz şehzadeyken devletin çıkarı gerektirdiğinde İstanbul’dan izin almadan Gürcistan üzerine sefere bile çıkmıştı. Bu özellikleriyle İstanbul’daki tahta açıkça talip oldu. Hem babasını hem şehzade kardeşlerini hem de devlet ricalini korkusuzca karşısına alabildi.
Tahtı bu denli kararlı bir şekilde isteyen Yavuz, ordu toplayarak babasının ve kardeşlerinin üzerine yürümekten çekinmedi. Tahtı Şehzade Ahmed’e bırakacağını açık eden babasına karşı 40 bin kişilik orduyla İstanbul’a yöneldi. Bu mücadelede yenilerek geri çekilmek zorunda kalsa bile daha büyük bir kuvvet toplayarak hem babasını hem de kardeşini mağlup etti. Tahttan vazgeçen babasını zehirlettiği yönündeki iddialar hiçbir zaman ispatlanamasa da rakibi olan bütün kardeşlerini ok kirişiyle boğdurması tarihe geçti.

Yavuz evrensel bir imparator olarak etrafında devlete rakip istemeyen bu siyasetini hem Şii Türkmenlere hem Farslara hem de Araplara karşı kararlılıkla sürdürdü. Bu kararlılık Yavuz’u ve mensubu olduğu Türkmen soyunu Sünni İslam âleminin zirvesine kadar taşıdı.

Savaşçı bir derviş
Buraya kadar yaptıkları, Fatih dedesinden gelen kılıç mirasının icabıydı. Ancak o, İtalyanca, Latince, Yunanca bilen ve bu kültürlere aşina olan dedesinin aksine; Fars ve Arap dünyasıyla yakından ilgiliydi. Farsça şiirde yeni ekoller oluşturacak denli ustaydı. Sağdan sola ve yukarıdan aşağı okunduğunda kelime dizisi değişmeyen ‘vezni aher’ akımın öncüsü olan Yavuz’un şu şiiri, hem edebi hem de savaşçı özelliklerini bir arada göstermesi bakımından da eşsizdir:

Sanma şâhım herkesi sen sâdıkâne yâr olur 

Herkesi sen dost mu sandın belki ol ağyâr olur 

Sâdıkâne belki ol bu âlemde dildâr olur 

Yâr olur ağyâr olur dildâr olur serdâr olur

Yavuz’un kutup olarak gördüğü Muhyiddin İbnü’l-Arabî’nin Anadolu’da büyük etki uyandıran ‘vahdet-i vücud’ felsefesi, bütün edebi eserlerinde kendisini göstermişti. Nitekim halifeliği devralmak için girdiği topraklarda ilk işi Arabi’nin mezarını buldurarak bir türbe yaptırmak oldu. Haremeyn’in hizmetkârı, savaşçı derviş, Kahire’de ilme ve felsefeye ne denli önem verdiğini gösterdi.
Halife Mütevekkil’i ve Mısır’da bulunan ilim adamlarını İstanbul’a getirdi. Kemal Paşazade’yi Mısır tarihi ve piramitlerini araştırmakla görevlendirdi. Mısır tarihçisi İbn-i Tagrıberdi’nin eseri olan ‘En-Nücûmu’z-Zâhire’yi çevirtti.

Küpe tartışması
Yavuz Sultan Selim’i sembolize eden tablolardan birindeki küpeli görünüm, yıllardır tarihçiler arasında tartışma konusu. Bazı araştırmacılar, Yavuz’un kulağına küpe taktığı ve bunun Mısır Seferi zamanına dayandığını iddia eder.
Bu görüşe katılmayan tarihçiler ise Yavuz’un küpe takmadığını, böyle resimlerin Yavuz döneminden uzun süre sonra yapıldığını ve gerçeklik değerinin olmadığını savunmaktadır.

Balkanlar’dan Hicaz’a Pekin’den Londra’ya

YAVUZ SULTAN SELİM KÖPRÜSÜ.

Yavuz Sultan Selam Han’ın Mısır seferi ile Memlûk Sultanlığı’nın ortadan kalkması, Osmanlılara milyonlarca kilometrekarelik yeni ve bakir bir egemenlik alanı sundu. Devlet, Asya’da Suriye, Filistin ve El Cezire ile Hicaz’ı, Afrika’da ise Mısır gibi stratejik önemi büyük ve zengin bir bölgeyi kazandı. Böylece Kızıldeniz’in karşılıklı iki sahiline de sahip olan Osmanlılar, Umman sahilinden Fırat ve Bağdat’a kadar olan memleketlerin emir ve sultanlarını kendisine bağladı. Yavuz, Müslüman devletlerin önemli bir kısmını kontrolüne almıştı. Ayrıca Afrika’da Mısır topraklarından başka birçok toprak da Osmanlı sınırlarına katılmıştı. Sudan toprakları bu şekilde sınırlar içine alınmıştı. İlhak edilen bu topraklara Anadolu’daki Türk halkından insanlar gönderilip yerleştirilmişti. Afrika’da Cezayir’in Osmanlı sınırlarına katılması da o dönemde büyük önem taşıyordu.

İstanbul’da Yavuz vizyonu
İstanbul’da bir süredir yapımı devam eden mega projeler de Yavuz Sultan Selim’in kıtaları ve medeniyetleri birleştiren vizyonunu 21. yüzyılın Türkiye’sine taşıyor. Asya’dan Avrupa’ya uzanan tarihi İpek Yolu’nu canlandırmayı hedefleyen Bakü – Tiflis hattının merkezinde yer alan Yavuz Sultan Selim Köprüsü, Çin’in başkenti Pekin’den İngiltere’nin başkenti Londra’ya uzanan kesintisiz bir demir ve karayolu hattı oluşturuyor. Üretim ve zenginlik, içine girdiğimiz yüzyılın başlarından itibaren Batı’dan Doğu’ya doğru kayarken, Asya’da ve bölgemizde yapılan üretimleri, Batı’daki pazarlara ulaştırmak için geniş ve verimli ulaşım koridorlarına ihtiyaç her geçen gün önem kazanıyor. Yavuz Sultan Selim Köprüsü, yapımı devam eden 3. Havalimanı, Bakü – Tiflis – Kars Demir İpek Yolu hattı, kıtaları birleştiren Yavuz Sultan Selim’den derin izler taşıyor.

FavoriteLoadingBeğen

Leave a Reply

  • (not be published)