Hayatına güvenmeyen kimse cesaret edebilir mi “Ölüm Son Değildir” demeye? Hayatına ve inancına güvenmeyen? Ölümden korkmayacak kadar fazla hayatı vardı Hüseyin Adnan Şengörür’ün. Bir ölüme sığmayacak kadar fazla. Hayatını paylaştıklarından biri de Selim Gündüzalp’ti. Hangisi diğerini yaşatıyordu acaba, gerçekten hayatta olan kimdi? Deryaya karıştıktan sonra hangi damla ayrılabilir ki birbirinden? “İnsanlar hayatlarında bir defa buluğa ererler. Dehanın çocukları birden fazla!” der Bernard Shaw. Hüseyin Adnan Şengörür, ‘dehanın çocuğu’ olmayı ‘hakiki bir dehayla’ reddederek başardı bunu. Aklın yanına gönlü koyarak. Bilginin yanına tevazuyu yoldaş ederek. “Hurdacı Osman’ın oğlu” olduğunu hiç unutmadı. Hurdacı Osman’ın nasıl bir beyefendi olduğunu ayrıca anlatmamız icap eder. Hüseyin Ağabey’in baba evini, odasını, kardeşlerini, babasını, annesini defalarca görmüş, aralarında yaşamış biri olarak söylüyorum bunları. Okul hatıraları, özellikle Atatürk Lisesi’nde edebiyat öğretmeni Mustafa Ateş Bey’le ilgili sevgisi ve hatıraları.

Basketbol tutkusu, dönemin iyi takımlarından Vinleks’e transferi, kiliseden bozma salondaki antrenmanda sakatlanması. Sporculuğundaki azim ve kararlılık.

Basketbolculuğundaki disiplini yayıncılığa, dergiciliğe aktarmaktaki benzersiz titizliği, çalışkanlığı.

Ortaokuldan itibaren adeta ezberlediği Batı klasikleri ve Batı felsefesine hâkimiyeti. Üstad’a bütün kafasıyla, bütün gönlüyle bağlılığı. “Zamanın hakikat zamanı oluşuna” derinden inancı. Güzel sanatlara yeteneği. Klasik Türk müziğine. Osmanlı’ya. İstanbul’a tarifsiz hayranlığı, aşkı. Bütün bunları sadece kelamla ya da yazıyla ortaya koyan bir entelektüel değildi Hüseyin Adnan Şengörür. Her cümlesinin arkasında bir yolculuk, bir mekân, bir insan, bir hayat vardı. Ya da şöyle söyleyelim, tamamı gerçek anlardan, zamanlardan, insanlardan düşünceler, konuşmalar, yazılar üretti, yaşattı. Attilâ İlhan’ın “Birkaç hayat çıkarır yaşamasından” mısrasındaki gibi çok sayıda hayat çıkardı yaşamasından. Zafer dergisi bu hayatların başında gelir. Ardından yazılanların çokluğu, benzerliği, tutarlılığı, samimiyeti ortada. İnanıyorum ki, yazılanlardan çok daha fazla hatıra, sevgili dostlarının, arkadaşlarının, talebelerinin hafızasında saklı. Her yakını onları birer kâğıda, diline, Türkçesine, imlasına bakmadan yazıp götürüp Zafer’e teslim etmelidir.

“Bir insanı anlatmak onu yeniden yaşatmak gibidir” mealinde bir hadisten söz etmişti bir görüşmemizde. Size bir sırdan haber vereyim son olarak. Hüseyin Ağabey, memleketi Adapazarı’nda, babasının yanına emanet edilmeden evvel, canından çok sevdiği İstanbul’la vedalaşmadan, “İstanbul’un minareler katından” son bir defa geçmeden, Eyüp Sultan Hazretleri’ne veda niyazında bulunmadan kabre girecek adam değildi! Vefatından sonraki ‘mecburi’ İstanbul yolculuğu ne sıradan bir yolculuktur ne de ölmüş birinin yapacağı bir yolculuk. O veda yolculuğu, “Ölümse, gülümse” diyerek yaşayan tek yazarın vefasına tanınmış bir ilahi imtiyaz, vedasına sunulmuş bir hediye-i Resulullah’tır! Onun için yazın ne kadar hatıranız varsa. Haberdardır. Mutluluk duyacaktır. Vefa hem şanımız, şerefimiz hem de vazifemizdir.

FavoriteLoadingBeğen

Leave a Reply

  • (not be published)