Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu tarafından hazırlanan FETÖ Raporu’nda, örgüt liderinin İslam dinine yönelik sapkın ifadeleri ve çarpıtma yöntemleri detaylı bir şekilde yer aldı. İşte FETÖ’ye ait o sapkın yaklaşımlar.
Tarih boyunca din üzerinden çıkar peşinde olan, dini ve Allah’ın ayetlerini istismar edenlerin hiç eksik olmadığının belirtildiği Diyanet raporunda, bu duruma örnek olarak Hz. Musa (A.S.) ve kavmi aleyhine hile tertiplediği için cezalandırıldığı anlatılan Bel’am b. Bâûrâ ile Medine’deki münafıkların Müslümanlara zarar vermek amacıyla Kubâ Mescidi’nin karşısına yaptırdıkları Dırar Mescidi gösteriliyor. Günümüzde din istismarının en somut örneği olarak gösterilen FETÖ’nün inançtan ibadete, duygulardan hayallere, kalplerden beyinlere varıncaya kadar istismar ettiği dini değerler detaylı bir şekilde sırlanıyor:
Önce Allah’ın adı istismar edildi
Her şeyden evvel Allah’ın adı istismar edilmiştir. Kur’an-ı Kerim’de sahte dinî söylemler üzerinden ve din adına üretilen gerçek dışı beyanlarla Allah ile aldatmanın yapılabileceğine dikkat çekilmekte ve bu konuda insanlar uyarılmaktadır. “O aldatıcı (şeytan) da Allah ile sizi aldatmasın.” [Lokmân, 31/33].
Örgüt mensupları, liderlerinin Allah Teâlâ ile doğrudan konuştuğuna inanmakta ve bu sebeple onun sözlerini bütün insanların sözlerinden üstün tutmaktadırlar. Halbuki Allah, seçtiği peygamberleri dışında hiçbir beşerle doğrudan konuşmamıştır [Şûra, 42/51; Nisâ, 4/164].
Gülen, 07.04.1991 tarihinde yaptığı bir vaazında, biatten bahsederken Allah’ı istismar etmenin açık bir örneğini şöyle diyerek sergilemiştir: “Elimi elime koydum, ‘şunu benim arkadaşlarımın eli say yâ Resulullah’ dedim. O eli tutanlar Allah’ın elini tutmuş sayılırlar. Bu cemaat Allah’ın elini tutmaya niyet etmiş gibidir.”
Gülen örgütü, Kur’an’ı da istismar etmekten geri durmamıştır. Gülen, 03.06.1990 tarihinde yaptığı bir vaazında, güya heyecanlanıp Kur’an’ı cemaatin üzerine fırlatmış ve bu esnada da “Kur’an’a sahip çıkın! Resulullah’a sahip çıkın!” diye bağırmıştır.
Gülen, 31.03.1991 tarihinde ‘Kutsîlerin Ufku’ konulu vaazında, bu kutsîlerin Peygamberimiz ve ashabı olduğunu ifade ettikten sonra ahir zamanda ‘ikinci kutsîler’ diye bir gruptan bahsetmekte ve onların geleceğini dile getirmektedir. ‘Kutsîler’ sözüyle kendi grubuna kutsallık atfetmekte ve şu ayete atıfla da bu kutsîlerin Allah’ın şahitleri olduklarını ifade etmektedir: “İnkâr edenler, ‘Sen peygamber değilsin’ diyorlar. De ki: Benimle sizin aranızda şahit olarak Allah ve bir de yanında kitap bilgisi bulunanlar yeter.” [Ra’d, 13/43]. Ayette yer alan ن هِْند ل ب عِ ا ا م ل ك ع تَُُْْ مَ yanında kitap bilgisi bulunanlar) ifadesini, kendi grubu şeklinde yorumlamaktadır.
Gülen, 6 Ağustos 1978’deki ‘Hizbullah’ konulu vaazında “Ey iman edenler! Sizden her kim dininden dönerse Allah yakında bir kavim getirir; O, onları sever, onlar da O’nu severler, onlar mü’minlere karşı mütevazı, kâfirlere karşı onurludurlar; Allah yolunda cihat ederler; kınayanın kınamasından da korkmazlar. Bu, Allah’ın fazlıdır, onu dilediğine verir…” [Maide 5/54] ayetini okuduktan sonra bu ayette sözü edilen gelecek kavmin kendi cemaati olabileceği imasında bulunmaktadır.
Kur’an ayetlerini tevil etti
Terörist başı Gülen’in Kur’an istismarı, bazen oldukça garip tevillerle de kendini göstermekte, mesela Hz. Meryem’e gelen ruhun Hz. Muhammed olabileceğini söyleyecek kadar tahrifte ileri gitmektedir: “Meryem (sırf ibadetle meşguliyet için) kendini ailesinden ve diğer insanlardan tecrit etmişti. Biz ona ruhumuzu (vahiy meleğimizi) gönderdik.
Ruh ona eli yüzü düzgün bir insan suretinde göründü” mealindeki Meryem Suresi 17. Ayet’i şöyle yorumlamıştır: “Acaba ne idi bu ruh? Hemen büyük çoğunluğu itibarıyla bütün tefsirler, ayeti kerimede, ‘… Ruhumuzu gönderdik… ‘ diye belirtilen ruhun Cebrail olduğunu ifade etmektedirler. Ne var ki burada Kur’an ‘ruh’ tabirini kullanıyor; ruhun tayininde ise ihtilaf vardır. İhtimalin sınırları ise ihtilafın çerçevesini aşkındır; hatta Efendimizin ruhunu içine alacak kadar da geniştir. Evet, bu da muhtemeldir; zira Hz. Meryem çok afife ve nezihe bir kadındı. Bu itibarla da gözlerinin içine başka bir hayal girmemişti ve girmemeliydi de. Ona sadece kendisine helal olan biri bakmalıydı. O da olsa olsa Efendimiz olabilirdi; zira o bir münasebetle Hz. Meryem’in kendisiyle nikâhlandığına işaret buyuruyordu. Bu açıdan da ‘Ruh’un Efendimizin ruhu olabileceği de ihtimal dahilindedir.”
İlk dönemlerden itibaren müfessirler, ayette geçen ‘ruh’ kelimesini Cebrail olarak tefsir etmişlerdir. Nitekim Âl-i İmrân Suresi 45. Ayet, bu kavramı açıklamakta ve gelen meleğin Hz. İsa’yı müjdeleyen melek (Cebrail) olduğunu ifade etmektedir. Dolayısıyla ayete, Gülen’in yaptığı şekilde bir yorum getirmek, ne Kur’an’ın bütünlüğü ile ne de ‘ruh’ kavramının Kur’an’daki kullanımıyla bağdaşmaktadır. Çünkü bu kavram, Kur’an’da sekiz değişik anlamda kullanılmakta ve hiçbirinde Hz. Peygamber kastedilmemektedir. Ayrıca belirtmek gerekir ki ilgili ifadeler, adeta Hz. Peygamber’in Hz. Meryem’in nikâhlı eşi olduğu, dolayısıyla Hz. İsa’nın babası olabileceği gibi bir çağrışıma sebep olmaktadır. Böyle bir düşünceyi, ne Hz. İsa’nın mucizevi bir şekilde babasız olarak dünyaya gelmesiyle ne de bu güzide şahsiyetlerin yüce makamlarıyla bağdaştırmak mümkündür.
Gülen’in vaazlarında ve kitaplarında en fazla Hz. Peygamber’i istismar ettiği görülmektedir. Vaazlarında açıkça dile getirdiğine göre Hz. Peygamber, İzmir’e gelmekte, cemaatin arasında dolaşmakta ve onları teftiş etmektedir.
06.04.1979 tarihli bir vaazında şöyle demektedir: “Birisi şöyle anlatır: ‘Gece bulunduğum yerde Resul-i Ekrem’i gördüm. Bana dedi ki: ‘Ben şimdi teftişe çıktım. Buradan da İzmir’e gidiyorum.’ Bir başkası şunu söyleyecektir: Gelip minbere oturdu veya mihrabın dibine oturdu. O cemaatin içinde isbat-ı vücud etti.”
07.04.1991 tarihli bir vaazında, Peygamberimizin aralarında dolaştığını, binlerce kişinin bunu gördüğünü belirttikten sonra, “O sizin aranızdadır, O’nun aranızda dolaştığını tahayyül ediyordum” diyor.
09.07.1979 tarihli bir vaazında da Peygamberimizin yer yer vatanımızı teftiş ettiğini ifade etmektedir: “Onun teftişine hazır hale gelmenin havasını meydana getirmeye çalışıyoruz. Mefhar-i mevcudat Efendimiz mescitlerinize teşrif buyuruyor. ‘Gelecekten ne haber diyor?’ Yüz kere var ki, kalbi aydın ve içi duru kimselerin âlem-i menamında (uyku âleminde), belki de bazılarının yakazasında (uyanıkken) ‘Ben, İzmir’e gidiyorum, oradaki havaya bakacağım’ dediğini duydular Kâinatın Fahrı’nın. ‘Anadolu’da bana ihtiyaç var, gezmeye çıktım’ dediğini duydular Fahr-i Kâinat Efendimizin. Sizin camilerinize geliyor. Seccadelere yüzünü yere koyan gençlerinize bakıyor. Yaşlılarınızın aşk heyecanını yokluyor. Cemaatinin kıvama gelip gelmediğine bakıyor.”
Peygamber istismarının en çarpıcı misali ise örgütün televizyonunda yayımlanan ‘Şefkat Tepe’ adlı dizisinde Hz. Peygamber’in bir kamyon kasasına bindiğinin bir ışık hüzmesi şeklinde gösterilmiş olmasıdır. Oysa dinimize göre hangi amaçla olursa olsun, Hz. Peygamber’i tasvir eden resim ve minyatürler yapmak, onu ışık hüzmeleriyle temsil etmek caiz değildir.
Sahabeyi de istismar etti
Vaaz ve kitaplarında sıklıkla Hz. Peygamber-sahabe ilişkisine değinen ve oralardan ilginç tablolar sunan Gülen’in sahabeyi de istismar ettiği görülmektedir:
Gülen, dini, efsunlama aracı olarak kullanmakta ve bu konuda özellikle peygamberler tarihi ve siyer-i nebiyi bizzat kendi hikâyesi gibi formatlamaktadır. Bu format, Gülen’i adeta Hz. Peygamber, takipçilerini de ‘ikinci kutsîler’ diyerek sahabeler gibi konumlandırmaktadır. Gülen’in dini söylemle ilgili en büyük tahriflerinden birisi de siyer-i nebiyi kendisinin ve takipçilerinin halihazırdaki durumuyla birebir örtüşür şekilde kurgulaması ve takipçilerini bu kurguya yürekten inandırmasıdır.
03.06.1990 tarihinde yaptığı bir vaazında, “Bu din garip olarak başlamıştır. Başladığı zamana avdet edecektir…” hadisini naklettikten sonra kendi grubunun bu gariplerin ikinci halkası olduğunu ifade eder. Daha sonra Resulullah Efendimizin bir elinin sahabesinin başı üzerinde olduğunu, bir elinin de kendi cemaatinin başı üzerinde olduğunu beyan eder ve Peygamberimizin onlara “Ashabım” dediğini ifade eder.
04.10.1977 tarihinde yaptığı ‘Mesuliyet’ başlıklı bir vaazında ise ümmetin ve insanlığın kurtuluşunu kendi cemaatine bağlayarak şöyle demektedir: “Allah bizimle beraberdir. Resul-i Ekrem bizimle beraberdir. Mele-i a’lanın sakinleri yeryüzünde var olma, yok olma mücadelesi veren şu cemaate nazar etmektedirler. Bedir ashabı gibi, ya bu cemaat yok olacak tükenecek ya da bu cemaat yeryüzünde insanlığın makûs talihini değiştirecek. Gökyüzünde alkış başlayacak; mahzun meleklerin bakışı tebessüme inkılap edecektir.”
Gülen’in geliştirdiği yanlış din algısının önemli bir tezahürü de imam, vaiz, hocaefendi, cemaat, hizmet, himmet gibi çeşitli İslami kavramları istismar etmesi, dahası onları tahrif etmesidir.
Örgüt hiyerarşisinde ve faaliyetlerinde sıkça kullanılan bu kavramların anlamları kaydırılmış, gelenekteki içerikleri boşaltılmış ve farklı anlamlarda kullanılmaya başlanmıştır. O kadar ki, bugün olumsuz çağrışımlar yaptığı için Müslümanlar bu kavramları kullanamaz hale gelmişlerdir.
Bütün bunların yanı sıra en çok istismar edilen husus ise gencecik dimağlar ve körpe zihinlerdir. Örgüt, orta öğrenim seviyesinden itibaren ülkedeki en zeki gençlerin inançlarını, ideallerini, ufuklarını ve hayallerini ya çalarak yahut yanlış yönlendirerek istismar etmiştir. Gözyaşlarıyla, menkıbelerle, abartılı hikâyelerle henüz fıtratları bozulmamış gençlerin o tertemiz duygularını sömürmüştür. Sahte tevazu ve yumuşak sözle, gözyaşı ve sözde vaaz ve nasihatle her umut ve özlemi emeline alet edip millet evladından devşirdiklerini gizli maksat, mutlak itaat ve sinsi bir sızma becerisiyle donatmıştır. Bu yumuşak huylu görünen emre amade robotlaştırılmış ve akletme melekeleri devre dışı bırakılmış müntesipler, milletimizi Allah, peygamber ve sahabe ile aldatmışlardır. Allah’ın ayetlerini, Resul-i Ekrem’in hadislerini, ulemanın, hikmet ve irfan erlerinin bilgi mirasını, bu toprakların Mevlana, Yunus Emre başta olmak üzere bütün değerlerini kendi gizli emel ve gayeleri için araç olarak kullanmışlardır.
Gülen’in istismar ettiği dini hususlardan biri de bedduadır. Gülen, kendi otoritesini tanımayanlara yönelttiği beddua silahıyla bir taraftan müntesiplerini korkutup kendine bağlama hedefi güderken, diğer taraftan muhataplarının maneviyatını kırmayı amaçlamıştır. Gülen, yaptığı bir bedduada, Hz. Peygamber’in müşriklere dönük kullandığı beddua ifadelerini, öfkelendiği Müslüman kesimlere yöneltmekten geri kalmamıştır. Hz. Peygamber ve ashabının en zorda kaldığı günlerde müşriklere yaptığı bedduaların, Müslümanlara yöneltilmesi dini ilkelerle asla bağdaştırılamaz. Gülen’in istismar ettiği bir diğer alan da fetvadır. Müntesiplerince mutlak dini otorite olarak kabul edilmesinden istifadeyle Gülen, onların örgütsel bağlılıklarını kesintisiz sürdürmelerini temin gayesiyle geleneksel fıkıh kültüründe yer alan bazı hükümleri, bağlamından ve amacından kopararak tehdit vasıtası haline getirmiştir.
Örgütten ayrılmamak, tayin edilen yere gitmek, cemaatin belirlediği görevleri yapmak, belirlenen kişiyle evlenmek, sürekli maddi katkı sağlamak, elde ettiği bilgileri ‘abi’, ‘abla’ ya da sözde ‘imam’a ulaştırmak için talâkı üzerine söz vermek ve diğer ağır yemin şekillerini devreye sokmak; örgüt kurallarına göre suç sayılan eylemleri cezalandırmak için verilen fetvalar burada örnek olarak zikredilebilir.
Hatta İslam’ın sembolü sayılan temel ibadetler ya eda şekilleri değiştirilmiş ya örgütün amacı doğrultusunda içleri boşaltılmış ya da tahrif edilmiştir. Mesela günde beş vakit olan ve bilinen şekliyle kılınması gereken namazın, ya uygun bir zamanda arka arkaya topluca ya da kalben ima ile kılınabileceği yahut daha sonra kaza edilebileceği; Ramazan orucunun bu ay dışında uygun bir zamanda tutulabileceği fetvaları verilebilmiştir. Şu halde bu örgütün neredeyse çiğnemediği esas ve hüküm, istismar etmediği değer kalmamıştır.
Ortada tam bir ‘usulsüzlük’ vardır. Kur’an ayetleri, özellikle de kıssalar, belirlenen hedef ve biçilen misyona göre yorumlanmış; hadis ve siyer alanında ‘muvazene ve tenasüp’ten mahrum son derece faydacı bir eklektisizm işletilmiş; bu şekilde bütün yanlışlar ‘güya’ Kur’an ve Sünnet’e dayandırıldığı için de iradeler yok edilmiştir.
Netice itibarıyla dini kavramlar ve değerlerin, Gülen tarafından hem bizzat sevk ve idare ettiği örgütün din dışı amaçlarını gizleyen bir sütre hem de mensuplarını mutlak sadakatle bağlılığa sevk eden bir araç ya da aparat olarak kullanıldığı şüphesizdir.
Medine’de Hz. Peygamber’in (SAV) yaptırdığı Kuba Mescidi bugüne kadar FETÖ benzeri sapkın yapılara karşı İslam’ı muhafaza etmenin sembolü oldu.
FETÖ’nün dini bilgi kaynakları şaibeli
Bu yapının sözde dinî söylemlerinde, İslam’ın temel bilgi kaynaklarından çok, rüyalar, gizemli hikâyeler revaç bulmuş, bunlar aracılığıyla masum kitleler aldatılıp efsunlanmış, hastalıklı bir zihniyet oluşturulmuştur. Bu amaçla özellikle medya kullanılarak sohbet,vaaz ve konferanslar yoluyla dinin tahrifine tevessül edilmiştir. Bu vaaz ve sohbetlere Hz. Peygamber’in katıldığı iddia edilmiş, mensuplarına verilen emir ve talimatlar rüya yoluyla Peygamber’e dayandırılmaya çalışılmıştır. Bu şekilde insanları kandırarak kendi otoritesini tahkim etmeyi bir yöntem olarak kabul eden bir yapının dinden cevaz alması mümkün değildir.
Dinimizin temel kaynağı Allah’ın kitabı ve bu kitabı insanlara tebliğ eden Hz. Peygamber’in sünnetidir. Bunların dışında Allah’ın, bazı insanlarla özel iletişimi olduğu, bu özel kişilerin ilham ve rüyalarının da hüküm kaynağı olduğu algısı, her şeyden önce Yüce Allah’ın dinin tamamlandığına ilişkin beyanına aykırıdır [Mâide, 5/3]. Nitekim Hz. Ali, Ehl-i Beyt’in elinde Rasûlullah’ın diğer insanlara açıklamadığı özel bilgiler olup olmadığı sorusuna, “Hayır! Bizde Allah’ın Kur’an’ı anlamak için insana verdiği anlayış kabiliyetinden başka özel bir şey yoktur.” cevabını vermiştir [Ebû Dâvûd, Diyât, 11; Ahmed b. Hanbel, I, 79]. Hz. Peygamber’in vefatıyla vahiy sona ermiş, içtihat devri başlamıştır.
Müçtehitlerin ve fıkıh âlimlerinin kullandığı kıyas ve diğer istinbat yöntemleriyle ortaya koydukları hükümler ise, isabetli olabilecekleri gibi hatalı da olabilirler. Kelam âlimlerinin nazar ve istidlal yöntemiyle ortaya koydukları hükümler de aynı kabildendir.
Bunların dışında kalan rüya, ilham, keşif, keramet, istihare gibi yol ve yöntemlerle elde edilen hükümlerin kesinliği olmadığı gibi bir bağlayıcılığı da yoktur. Dolayısıyla bu yollarla elde edilen bilgiler eğer dinin kesin hükümleri ile çatışıyorsa, onlara uyulması dinen yasaktır. Bu bakımdan keşif sahibi olduklarını düşündükleri bir kişinin, hatalı kanaatlerine uyanların dinen günahkâr sayılacakları, bizzat tasavvuf yolunun önde gelen isimleri tarafından açıkça belirtilmiştir [İmam Rabbânî, Mektûbât, c. I, 31. Mektup]. Bu düşünceyle hareket edenler aslında din içerisinde başka bir din ihdas ettiklerinin farkında değillerdir. Böylesi bir tehlikeyi önceden gören İslam âlimleri ilhamın dinde kaynak olamayacağını açıkça ifade etmişlerdir. Molla Gürânî, ilham aldığını iddia eden kişilerin söylediklerinin dinde kaynak kabul edilmesinin büyük bir bidat olduğunu, Hz. Peygamber’den sonra din kurmaya yeltenmek anlamına geldiğini vurgulamış, bu tür anlayışlara karşı çıkmanın her Müslümanın vazifesi olduğunu belirtmiştir [Molla Gürânî, ed-Dürerü’l-levâmî, Beyrut 2007, s. 565].
Peygamberler dışında hiç kimsenin korunmuşluk/yanılmazlık (masumiyet, masûniyet ve mahfuziyet) niteliği olmadığı için kişilerin ileri sürdükleri görüş ve yorumlarının geçerliliği Kur’an-ı Kerim ve Sünnet’e uyumlu olmasına bağlıdır. İslam geleneğinde bu uyum, Kelam ve Fıkıh Usulü ilimlerince denetlenmiştir. Buna göre dinî otorite mutlak anlamda Allah’a aittir; peygamberler, Allah’tan aldığı vahyi insanlara tebliğ ederler. Allah Resulü vefat ettikten sonra artık mutlak otorite ya da yakînî bilgi kaynağı kalmamıştır. Âlim, mürşit, müçtehit de olsa, hiç kimse hatadan berî değildir. Onların söyledikleri, dinin iki kaynağını anlamak ve yorumlamaktan ibarettir. Yorumların da mutlak bir hakikat iddiasının olmadığı ittifakla kabul edilmiştir.
İnsanların hayatlarını yönlendiren kimseler ilim ölçülerine uydukları oranda meşruiyet dairesinde kalırlar. Veli, mehdi, mürşit veya hoca görülüp ilim ölçüsüne riayet etmeden insanlar üzerinde keramet, rüya, ilham ve benzeri yollarla otorite kurmaya çalışanlar, İslam adına hüküm veremezler. Zaten İslam âlimlerinin üzerinde icma ettiği temel gerçek, dinî kuralların (şer’î hükümlerin) ancak ilim sahiplerinden alınacağı, ilham, rüya, keşif ve benzeri yollarla herhangi dinî bir hükmün tespit edilemeyeceğidir.
Örgütün, elemanlarını ve çevrelerindeki insanları yönlendirmede sıkça kullandıkları yöntemlerden biri de görülen veya görüldüğü iddia edilen rüyalardır. Genellikle söz konusu rüyalarda güya Hz. Peygamber görülmekte ve somut bir talimat vermektedir. Arsanın bağışlanmasından okul yapımına, tweet atmaktan oy vermeye kadar rüya formülü sıkça kullanılmaktadır.
Gülen, rüyaların dinde delil olmadığını bildiği ve rüyalarla amel edilemeyeceğini söylediği hâlde hem kendi rüyalarını hem de müntesiplerinin rüyalarını birer hüccet gibi kullanmış, onlarla istediği yönlendirmeyi gerçekleştirmiştir. Onun bu tutumu, zamanla bağlılarını yönlendirici ve rüyalar üzerinden mesaj verici bir boyut kazanmıştır. Nitekim Gülen’in “Doğru ve sadık rüyalarda ilham ve irşat yüklü mesajlar vardır. O yüzdendir ki nice büyük keşifler rüyalar sayesinde elde edilmiş ve niceleri de fert ve milletlerin kaderini tayine vesile olmuştur.” “… rüyaların mübah meselelerde, rüyayı görene münhasır kalmak şartıyla, yönlendirici bir fonksiyonunun olduğu da her zaman kabul edilebilir.” şeklindeki beyanı bunu teyit etmektedir.
Her ne kadar sözlerinin devamında bunun için Kitap ve Sünnet ölçüleri esas alınmalı şeklinde bir kayıt düşmüş olsa da uygulamada buna riayet ettiği söylenemez.
FavoriteLoadingBeğen

Leave a Reply

  • (not be published)