SADIK GÜLTEKİN

SEVİL YAVUZ

Türkiye’de ilköğretim ve ortaokulu kapsayan örgün öğretimde yaklaşık 17,5 milyon öğrenci bulunuyor. Bu rakamın yaklaşık 11 milyonunu temel eğitim kademesi oluşturuyor. Milli Eğitim Bakanlığı’nın son açıkladığı verilere göre, bu rakamın yüzde 10,02’si okul öncesi, yüzde 42,85’i ilkokul ve yüzde 47,13’ü de ortaokul sıralarında yer alıyor. Öğretmen sayısı da 1 milyonun üzerinde.

Hükumet, sınıf mevcudiyeti, öğretmen başına düşen öğrenci sayısı, ikili eğitim sistemi gibi temel problemlerden çıkış yolu ararken; değişen müfredat ve eğitim politikalarının iyileştirilmesi yolunda yapılan reformlar, öğrencilerin ihtiyaçlarını ne kadar karşılıyor? Bu politikanın aslında ne olması gerekiyor?

Eğitim Uzmanı Sadık Gültekin, ünlü ABD’li eğitim kuramcısı John Dewey’in 1924 yılında Türkiye’ye geldiğini ve dönemin Türk eğitim sistemini incelediğini hatırlatıyor. Gültekin, “John Dewey iki ay Türkiye’de kalıyor, giderken bir ön rapor yazıyor. Amerika’ya gittikten sonra da gerçek raporunu hazırlıyor. Giderken, ‘Türk çocukları çok zeki, dünyadaki akranlarından hiç de geride kalmış tarafları yok; fakat anlayamadığım bu zeki çocuklara daha sonradan ne yapıyorsunuz da tek tip insanları yetiştiriyorsunuz. Hepsi aynı model olarak çıkıyor’ demiş. Demek ki bizim bu sıkıntımız 1924’lerden beri devam ediyor” diyor.

Her hükumetin eğitime önem verdiğini söyleyen Gültekin, “Bizdeki milli eğitim sistemi ne yazık ki hükumet eğitim programına dönüşüyor. Gelinen süreçte ilk müdahale edilen yer milli eğitim oluyor. Politikaların ilk uygulandığı ve o düşüncede insan yetiştirmede adım atılan yer milli eğitim ne yazık ki. Halbuki Milli Eğitim Bakanlığı’nın adı üstünde, milli olması lazım. Her türlü görüşten uzak ve mesafeli olması gerekiyor ama biz yıllar içinde bunu sağlayamadık. Dolayısıyla ilk müdahale edilen ve yetiştirilmek istenilen insan tipinin uygulandığı bakanlık olarak karşımıza çıkıyor. İyi niyetle birtakım değişiklikler yapılıyor ama kalıcı olmuyor” ifadelerini kullanıyor.

“Çocukları sadece sınava hazırlıyoruz”

Türkiye’nin temel eğitim politikasına ilişkin “Çocukları sadece sınava hazırlıyoruz” diyen Gültekin devam ediyor: “Bahçesi olan okullarda beden eğitimi dersi erkekler kravatlı, gömlekler sıvanmış; kızların beline kazaklar bağlanmış şekilde yapılıyor. Bu mu spor? Veya kadına şiddet diyoruz. Çocuklara sanat eğitimi verilmezse kadına şiddet toplumun her tarafında olur. Diyoruz ki, Türk halkı konsere, tiyatroya gitmiyor, sen okula konferans salonu yapmazsan bu çocuk oturma adabını, dinleme adabını, sorma adabını edinmezse sanat da spor da olmaz. Siz küçük yaştan itibaren bu eğitimleri vermezseniz, ileride bunun eğitimini vermeniz mümkün değil.”

Sadık Gültekin, Türk halkının okuma alışkanlığına ilişkin yapılan bir araştırmayı aktarıyor: “Türk halkı günde ortalama altı saat televizyon seyrediyor, günde dört saat cep telefonu ve internette bilinçsizce dolaşıyor. Avrupa’da en çok uyuyan milletmişiz, sekiz saat desen toplam 18 saat etti. Günde üç öğün yemeğe bir saat harcasak 19 saat oluyor. İki saat de Türkiye ortalamasıyla yolda geçse geriye dört saat kalıyor. Dört saatte biz çalışacak mıyız, kültür mü yapacağız, sanat mı yapacağız, spor mu yapacağız? Günde sadece bir dakika kitap okuyoruz. Peki biz okullarda ne yetiştiriyoruz?”

Okullardaki ezberci eğitimi eleştiren Gültekin, “Bizim çocuk öğrendiği bilgiyi, günlük hayata, bir şey yaratmaya dönüştüremiyor. İşte bizdeki sıkıntı orada başlıyor. Verilen bilgiyi alabilirsin, verilen örneği sorduğunda aynı şekilde alabilirsin ama farklı bir ortama dönüştürme konusunda sorun var. Dünya şunu istiyor, çok bilmen önemli değil. Bilgiye her yerde ulaşabiliyorsun. Artık önemli olan nasıl ulaştığından çok, bu bilgileri birbirlerine nasıl bağlayabileceksin, nasıl bir sonuca ulaşabileceksin” diye konuşuyor.

“Bilgileri birarada kullanamıyoruz”

Çağdaş eğitim modelinin birçok bilgiyi birarada kullanabilmeyi ve yorumlayabilmeyi gerektirdiğini söyleyen Gültekin şunları ifade ediyor: “Köy enstitüleri esasında buydu. Bizim çocuklar bunu yapamıyor. Teori teoride, pratik pratikte kalıyor. İkisini birleştiremiyorsunuz. Bizim bu sıkıntı ilköğretimden başlıyor, yükseköğretimde de sadece yüksek bilgi düzeyi olarak kalıyor. Ama bir yaratıcılık yok. PISA’da da aynı sonuç çıkar, mezuniyetlerimizde de aynı sorun ortaya çıkar. Eğitim sistemi ayrı yerde, iş dünyası ayrı yerde. Eğitim ayrı yerde, yaratıcılık ayrı yerde. Teori ayrı yerde, pratik ayrı yerde. Bunlar bir türlü birleşemiyor. Sıkıntı burada ortaya çıkıyor.” Temel eğitimde kültür, sanat ve spor alanlarının artırılması için neler yapılması gerektiği sorusuna Gültekin “Amerika’yı yeniden keşfetmeyeceğiz” yanıtını veriyor: “Hep Finlandiya örneği dile getirilir ama onu aynen alıp uyarlamak diye bir şey yok. Her ülkenin kültürü ve ona bağlı ihtiyacı çok farklıdır. İlla da bir şeyi monte etmeye gerek yok. Sabırla, metanetle, uzun vadeli bir program yapmak gerekiyor. Ama biz sabırsızız, hemen sonuç alalım istiyoruz. Sorunlar belli ama bunları uygulayacak disiplin yok bizde. Tam uygulama yaparken hükumet değişiyor. Yeni gelen her şeyi siler ve başladığımız noktaya döneriz. Dolayısıyla bunları yapmak için bir plan, disiplin ve sabır şart.”

Öğretmen niteliğini değerlendiren Gültekin, “Öğretmenliği sadece puan- la veya barajla olunabilecek bir şeye koyamayız. Öğretmenlik için gönül lazım. Garanti meslek olarak algılanmamalı. Öğretmenlik sadece puanla belirlenmiyor. Vizyonu, misyonu, kişiliği, telaffuzu, davranışı, her şeyden önce gönlü farklı olacak” diyor. Öğretmen alımlarında tek başına merkezi sınav olmasını eleştiren Gültekin, “Ne olsun? Önce ben seni bir göreyim, sen kimsin. Sen de beni bir gör. Bakalım beklediğin gibi bir yer miyim ben? Gözünde canlandırdığın gibi miyim? Okuldaki başarın dikkate alınsın. Okul başarı sınavı, olgunluk sınavı denilen bir şey yapılsa. Merkezi sınav olsun, sonra bir mülakat yapılsın. Bu, kompozisyon olur, açık uçlu olur. Böylece seçilme kriterleri artar” ifadelerini kullanıyor.

“Ev ödevleri merak duygusunu uyandırmalı”

İlköğretimde verilen ev ödevleri konusunda da tartışmalar yaşanıyor. Hatta okul tatillerinde ödev verilmemesi konusunda bakanlık açıklamaları geliyor. Peki ev ödevleri nasıl olmalı? Aile ile birlikte ödev yapmak doğru mu? Gültekin bu konuda şunları söylüyor: “Çocuk bunun bir ödev olduğunu kendi sorumluluğu olarak kabul etmeli. Eğitim sistemi esasında bunu vermeli.

Dolayısıyla çocuk bunu yaparken zevk almalı. Eksik yapsın, yanlış yapsın, öğretmenin beklentisini karşılamasın ama yeter ki uğraşsın. Yeter ki o merak duygusunu uyandırmalı. Biz bunu yaşatarak yapmalıyız. O zaman da bu sorunlar ortaya çıkmaz.”

Veliler eğitimden ne beklemeli sorusuna yanıt veren Gültekin, “Velilerin amacı anaokulundan itibaren üniversite sınavına hazırlamak. Ama anaokuluna sorulması gereken; bu çocuğa yabancı dili nasıl öğreteceksiniz, bu çocuğa kültür olarak ne veriyorsunuz, etik nedir, insan ilişkileri, sorumluluk duygusu, toplumsal yaklaşım, hayvan sevgisi, biz bunları konuşmuyoruz. Veli ‘Benim çocuğum, benim başarım’ diyor. Bireysel çıkar olunca da milli ruh, takım oyunu, milli beraberlik, milli kalkınma, insan sevgisi ortadan kalkıyor. Önce şunu sormak lazım: ‘Benim çocuğum önce iyi insan olabilir mi?’ Ötekiler arkadan gelir zaten” diyor. İkili eğitimden tam güne geçme hazırlıkları olduğunu söyleyen Gültekin, tam güne geçilmesi durumunda da mevcut sorunların devam edeceği görüşünde: “Yine öğlene kadar ders, akşama kadar da sınava hazırlık. Yine bir şeyler eksik. Yine sanat yok, spor yok, kültür yok. Çocuğu fiziki olarak okulda tutuyoruz ama mesele çocuğu dört duvarın arasında tutmak mı?”

“Ders saatleri 20 dakika olmalı”

Pedagog Sevil Yavuz da ders saatleri konusunda çocukların kısa süre okulda kalması ve bu saatlerin yaşına uygun olması gerektiğini belirtiyor. Yavuz, “Uzun ders saatleri çocukların derste dikkat problemi yaşamasına neden olur. Ders saatleri 20 dakika olmalı, mümkün olduğunca daha uzun teneffüs saati olmalı ve günlük toplam ders sayısı üçü geçmemeli. Bu açıdan bakıldığında eğitimin yarım gün olması gerekiyor fakat sabahçı olanlar çok erken saatte okula gitmek zorunda kalıyor, akşamcı olanlar da çok geç saatte eve dönmek zorunda kalıyor. Bu nedenle ikili eğitim saati çocukları yorabilir. En iyi seçenek, çocukların sabah dokuz gibi derse başlaması ve öğlen evlerine dönmeleridir” diyor.

“Finlandiya’da ev ödevi verilmiyor”

Zorunlu ev ödevleri konusunda ise Yavuz, Finlandiya eğitim sistemini örnek olarak gösteriyor. Finlandiya’daki modelin, çocukların gelişimsel ve psikolojik ihtiyaçlarını dikkate alan en iyi sistem olduğunu belirten Yavuz şöyle konuşuyor: “Onlar çocuklara ödev vermiyor ve çocukların yaşayarak, oyunla ve yaşıtlarıyla iletişimde öğrenmelerini önemsiyor. Bizde de bu sistemin olmasını öneririm.” Ödevlerin anne ve babalarla birlikte yapılmasının doğru bir yaklaşım olmadığını söyleyen Yavuz, “Çocukların yaşına uygun ve daha az ödev verilmeli ki anne baba çocuğuna yardım etmek zorunda kalmasın” diyor.

Çocukların sanata ve spora erken yaşlarda yönlendirilmesi gerektiğini belirten Yavuz, “Çocuğun bu alandaki yeteneğinin erken yaşlarda fark edilmesi ve bu alanda eğitim alması, dünya çapında başarılara imza atmasını sağlayacaktır. Her şeyden önce çocukların sevdiği işlerle uğraşması çocuğu daha mutlu edecektir” diyor. “Çocukların gelişim ve okula uyum sürecinde psikolojik destek almaları çok kıymetli” diyen Yavuz şöyle devam ediyor: “Okullarda yeterli psikolog kadrosunun, psikolojik danışmanlık ve rehberlik etkinliklerinin olması çocuklara yardımcı olacaktır.”

 “Aileler çocuklarının arkadaşlarına dikkat etmeli”

Güvenlik sorununa da dikkat çeken Yavuz şöyle devam ediyor: “Çocukların güvenlik sorunu sadece okullarda değil, tüm hayatlarında önemli hale geldi. Anne babalar bu konuda kaygı içinde olduğu için çocuklarını da kısıtlamak zorunda kalıyor. Çocukların doğru arkadaş seçimi çok önemli. Özellikle madde kullanımı tehlikesi en büyük problem. Kötü alışkanlıkların başlangıcı ise yanlış arkadaş edinme ile gelişiyor. Bu nedenle anne babalar çocuklarının arkadaşlarının kim olduğuna önem vermeli ve onlarla sık sık sohbet etmeli.”

FavoriteLoadingBeğen

Leave a Reply

  • (not be published)