Erdoğan’ın vizyonu Cumhuriyet içinde eski imparatorluk ruhunu canlandırıp ileriye taşımak.

16 Nisan Referandumunundan önce neredeyse bütün dünya başarısız olması için eşi görülmemiş bir güç birliği yaparken, o bir parçası olduğu Anadolu insanın desteğini bir kez daha arkasına aldı. Her renkten her kesimden Türkiye insanı gücünü dünyada temsil etme görevini Erdoğan’a verdi.
Yayın Tarihi: May 2, 2017
FavoriteLoadingBeğen 21 mins

Anadolulu lider

Erdoğan’ın “yerli ve milli” diye tanımladığı liderlik duruşunun temel kaynağı hiç şüphesiz, İstanbul’un en yerli semti Kasımpaşa. Rizeli bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gözlerini Kasımpaşa’da açan Erdoğan’ın kişiliğinin ve siyasi duruşunun şekillenmesinde bu eski İstanbul mahallesi büyük rol oynadı. Gerektiğinde sert, dobra, delikanlı Kasımpaşalı karakteri, diplomasi dünyasında Erdoğan’ın yol haritası oldu. 1965 yılında Kasımpaşa Piyale İlkokulu’ndan, 1973 yılında ise İstanbul İmam Hatip Lisesi’nden mezun olan Erdoğan fark dersleri sınavını vererek Eyüp Lisesi’nden de diploma aldı. Üniversiteyi Marmara Üniversitesi İktisadî ve Ticarî Bilimler Fakültesi’nde okuyan Erdoğan, bu okuldan 1981 yılında mezun oldu. İstanbul bütün tahsil hayatı boyunca Erdoğan’ın beslendiği yegâne kaynak oldu. Bu kaynak yıllar sonra belediye başkanlığı yaptığı İstanbul’da onu rakipsiz bir hale getirecekti. Çünkü İstanbul’u gerçekten yaşamıştı. İstanbul’un tozlu sahalarında top koşturan Erdoğan, siyasette top koşturmaya böyle hazırlandı. Lise ve üniversite yıllarında Millî Türk Talebe Birliği öğrenci kollarında aktif görev alan Erdoğan, 1976 yılında MSP Beyoğlu Gençlik Kolu Başkanlığı’na ve aynı yıl MSP İstanbul Gençlik Kolları Başkanlığı’na seçildi. 1980 darbesinden sonra ise ticaretle ilgilenmeye başladı. 1983 yılında kurulan Refah Partisi ile fiilî siyasete geri dönen Recep Tayyip Erdoğan, 1984 yılında Refah Partisi Beyoğlu İlçe Başkanı, 1985 yılında ise Refah Partisi İstanbul İl Başkanı ve Refah Partisi MKYK üyesi oldu. İstanbul İl Başkanlığı görevi sırasında uyguladığı çalışma tarzı toplumun dikkatini çekiyordu.

Etrafında oluşturduğu güven havası, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimleriyle birlikte güçlü liderliğine giden yolu sonuna kadar açtı.

12 Aralık 1997’de Siirt’te halka hitaben yaptığı konuşma sırasında, Millî Eğitim Bakanlığı tarafından öğretmenlere tavsiye edilen bir kitaptaki şiiri okuduğu için hapis cezasına mahkûm edildi ve İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı görevine son verildi. Bu olay hem Erdoğan’ın hem de Türkiye’nin tarihinde bir dönüm noktası oldu.

Pınarhisar Cezaevi bugün dünya lideri olan Erdoğan’ın adeta kozasını ördüğü bir durak oldu. Ne siyaset yasağı ne darbe söylentileri durdurabildi onu ne de muhtıralar ve parti kapatma davaları… Erdoğan’ın kazandığı her seçimde, halkın bir liderden neyi beklediği belirginleşmeye başladı. Eski Türkiye’nin edilgen toplumu, çalışan, üreten, sesini yükselten bir konuma geldikçe, bu özelliklerinin farkında olan ve bunu taşıyabilecek bir lider arayışına girdi. Bu arayış 15 yıldır Erdoğan’da somutlaşıyor.

16 Nisan Referandumunundan önce neredeyse bütün dünya başarısız olması için eşi görülmemiş bir güç birliği yaparken, o bir parçası olduğu Anadolu insanın desteğini bir kez daha arkasına aldı. Her renkten her kesimden Türkiye insanı gücünü dünyada temsil etme görevini Erdoğan’a verdi.

Birinci Dünya Savaşı devam ederken Rusya’da yaşanan önemli bir gelişme hem savaşın hem de dünyanın kaderini bir anda değiştirdi. Lenin’in önderliğindeki Bolşevikler, Moskova’da ve Petersburg’da hükumete bağlı kurumları ele geçirmişti.

Rusya’nın kullandığı Jülyen takvimde 17 Ekim’e denk gelen, 7 Kasım 1917 tarihli devrimden birkaç ay önce de Rus Çarlığı’nın başındaki Romanov Hanedanı tahttan indirilmiş ancak Rusya Parlamentosu Duma’da Çar yanlısı milletvekillerinin kurduğu hükumet Birinci Dünya Savaşı’nda müttefik devletlerle beraber davranmaya devam edeceklerini açıklamıştı. O sıralarda İsviçre’de bulunan devrimin önderi V.İ. Lenin, partisinin Rusya’daki merkezine, Çar yanlısı hükumete destek verilmemesi gerektiğini, işçi ve köylülerin ancak Sovyetlerin tam iktidarı ile zafer kazanacağını belirten bir mektup gönderdi. Birinci Dünya Savaşı’na devam kararı yıllardır süren savaşlardan bunalan ve yoksulluğun pençesinde kıvranan Rus halkını isyan ettirdi.

Rus ordusundan firar edenlerin sayısı 1,5 milyonu bulmuştu. İşte tam bu noktada Bolşeviklerin savaştan çekilme çağrısı Rus halkı üzerinde büyük etki yaptı.

Bolşevikler ve Sovyetler Birliği böylece tarih sahnesine çıktı. Bolşevik Devrimi’nin ilk büyük etkisi İtilaf Devletleri’ne karşı mücadele eden Mustafa Kemal’e yapılan askeri yardımlarda görüldü. Bağımsızlık savaşının kazanılmasında büyük katkısı olan bu yardımlara karşı bir minnettarlığın ifadesi olarak Taksim Meydanı’ndaki Taksim Anıtı’na, Atatürk figürünün hemen arkasında Sovyet generaller Mihail Frunze ve Kliment Voroşilov’un kabartmaları yerleştirilecekti.

İki Rus generalin kabartmaları Taksim’den geçen Türkleri selamlamaya devam etse de tarih, Batı’yla mücadeleleri ve modernleşme süreçleri birbirine çok benzeyen Türkiye ve Rusya’yı farklı cephelerde konumlandırdı.

Türkiye, Birinci Dünya Savaşı’nın sonundan 1922 yılına kadar sürdürdüğü bağımsızlık mücadelesini 1923’te Cumhuriyet’in ilanıyla taçlandırırken, aynı tarih aralığında, Rusya’da iktidarı ele geçiren Bolşeviklerin Kızıl Ordusu ile Amerika, İngiltere ve Fransa destekli Çar yanlısı Beyaz Ordu kanlı bir iç savaşa tutuşmuştu. 1922 yılında Kızıl Ordu iç savaştan galip çıkınca Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin kuruluşu ilan edildi.

Hem deniz hem de karadan sınır komşusu olan Türkiye ile Rusya, iktisadi olarak çok farklı yollara gitti. Rusya zamanla bir tür bürokratik diktatörlüğe dönüşecek sosyalist ekonomi politikaları inşa ederken, Atatürk liderliğindeki İzmir İktisat Kongresi’nde ‘karma ekonomi’ adı altına devletçi kapitalizm Türk kalkınmasının başlıca modeli haline getirildi.

Sovyetlerin bölgede yerleşmesi ve güç kazanmasına paralel olarak yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti de dünya devletleri arasında özgün bir konuma yerleşti. Modernleşmeyi ve Batılılaşmayı rehber edinen genç Cumhuriyet, Batı için artık Sovyet tehlikesine karşı desteklenmesi gereken tampon bir ülkeydi.

Türkiye’nin NATO üyeliği bu çerçevede şekillendi. NATO ve TSK’nın askeri ilişkilerinde temel belirleyen de Sovyet tehlikesi oldu.

Soğuk Savaş’ı da kapsayan yıllar içinde Sovyet eksenli güvenlik politikaları Türk dış politikasını tekdüze ve renksiz bir konumda tuttu. Ancak Türkiye’yi bugün NATO’nun ikinci büyük ordusu haline getiren de yine bu ilişkiydi.

Mustafa Kemal ve Lenin’den Erdoğan ve Putin’e

Rusya’nın 18. yüzyılın başlarından itibaren girdiği modernleşme ve Batılılaşma sürecine Türkiye ağırlıklı olarak 20. yüzyılda adım attı.

Doğu’nun bu iki büyük imparatorluğunun modernleşme macerasında yaşadığı iç bunalımlar birbirine çok benziyor.

Rusya’da Petro ile başlayan radikal Batılılaşma ülkenin bütün yerleşik kurumlarını altüst etmişti. Rusya’nın geleneksel ve hantal ordusu, bizdeki Yeniçeri Ocağı’na denk düşen Strelitzler, Petro’nun kanlı Kremlin katliamı ile ortadan kaldırılmış, tahta çıkan her yeni çara yüzüğünü öptüren Ortodoks ruhbanlar kendilerini birdenbire devlet protokolünün en arka sıralarında buluvermişti. Petro’nun radikal Batıcılığı ülkedeki yerleşik geleneksel kesimleri isyan ettiriyordu. Petro attığı bu radikal adımlarla Batı’da adından ‘Büyük Petro’ diye söz ettirirken, o yıllarda Rusya’da yeni yeni yerleşik elçi bulunduran Osmanlı, İstanbul’a geçilen raporlara bakarak Petro’nun attığı adımları ‘delilik’ olarak nitelendiriyordu. Bütün dünyanın ‘Büyük Petro’ dediği adama bizde bu yüzden ‘Deli Petro’ dendi. Bugün Petro ile gelen Batıcılığın Rusya’yı mahvettiğini ve Sovyet kâbusunun da bu yüzden yaşandığını düşünen Rus sağcıları, Türklerin ‘deli’ benzetmesinin çok yerinde olduğunu düşünüyor, Rus modernleşmesinin neden olduğu sancıları en iyi Türklerin anladığına inanıyor.

Türkiye, Rusların attığı radikal Batılılaşma adımlarını atmak için bir 100 yıl daha bekleyecekti. Atatürk’le başlayan modernleşme adımları Türkiye’de de Rusya’da yaşananlara benzer gerilimlere neden oldu.

İki ülkenin de dinamikleri modern- geleneksel çatışması üzerinden şekillendi.

Okan Üniversitesi Siyaset Bilimi Bölümü’nden Doç. Dr. İlker Çayla’ya göre bugün Rusya’da Putin, Türkiye’de de Erdoğan tarafından temsil edilen geniş halk desteğine sahip güçlü liderliklerin kaynağında geçmişin bu iki büyük imparatorluğunun birbirine çok benzeyen modernleşme süreçleri var.

Erdoğan’ın da Putin’in de imparatorluk geçmişlerinden getirdikleri vizyonla halklarını etkilediğini belirten Çayla’nın değerlendirmeleri şöyle: “İkinci Dünya Savaşı’nın ardından ortaya çıkan iki kutuplu dünya Soğuk Savaş’ın sonuna kadar dünyadaki bütün dengeleri belirledi.

Soğuk Savaş’ın ardından tüm dünyada büyük dönüşümler yaşandı ve bu dönüşümler Türkiye’nin uluslararası ilişkiler alanındaki geleneksel konumunu köklü bir biçimde değiştirdi. Dünyada esen neo-liberalizm rüzgârı Türkiye’yi de etkisi altına alırken pek çok ülkeyle birlikte bizde de var olan kimlik ve dinsel sorunların çözüleceğine dair bir kanaat oluştu. Avrupa Birliği’ne aday üyelik bu inancın taşıyıcısı oldu. Bununla birlikte AB projesi kendi içinde kimlik sorunları yaşayan ülkeler için belli ölçülerde çözüm yolları da açtı. Özellikle İngiltere ve İspanya, AB etkisi altında etnik sorunların yarattığı travmaları belli ölçülerde aştı. Türkiye de buna eklemlendi. Turgut Özal’ın 90’ların başından itibaren AB doğrultusunda adımlar atması, Recep Tayyip Erdoğan’ın bu adımları ileri taşıması, Kürt sorununun yaratması muhtemel olan krizleri belli ölçülerde erteledi.”

Soğuk Savaş sonrası yeni rota

Çayla şöyle devam ediyor: “Sovyetler Birliği çözülürken tüm dünyada kötüye gidişe dair bir endişe vardı. Özellikle nükleer silahlar nedeniyle dünyada bir dehşet dengesi oluşmuştu. Ancak o dönemde ABD Başkanı Ronald Reagan ve Sovyetler lideri Mihail Gorbaçov’un güçlü liderliği ve denge siyaseti dehşet dengesini çözdü. Sovyetler herhangi bir dış müdahale olmaksızın kendi kendine çöktü. Sovyetlerin ardından dünyada başka bir güçlü liderlik kalmamıştı. ABD şuna karar verdi: Tek kutuplu dünyada her soruna bizim müdahalemiz faydadan çok zarar getirir. Asya’da, Ortadoğu’da kendimize bölgesel müttefikler bulalım. Bu arayış özellikle Bil Clinton’la birlikte başladı.

ÖZAL’LA BAŞLAYAN ORTA ASYA SİYASETİNİ ERDOĞAN DA DEVAM ETTİRDİ.

Türkiye, ABD’nin doğal ve tarihsel müttefiki olarak Soğuk Savaş sonrası planların merkezinde yer alıyordu. Soğuk Savaş’ta Türkiye’nin yeri belliydi. Sovyetlerin karşısında, Batı’nın yanındaydı. Arada Kıbrıs gibi sorunlar çıksa da bu sorunlar hallediliyordu.

Sovyetler yıkılınca Türkiye yıllarca Batı tarafında yer almanın nimetlerinden belli ölçülerde faydalandı ama yeterince de faydalandığını söyleyemeyiz. Burada AB’yi suçlamak gerekiyor. Diğer Doğu Avrupa ülkeleri tam üyeliğe alınırken Türkiye, AB kapısında bekletildi. Türkiye bekletilince kendine yeni bir politika belirlemek zorunda kaldı.”

Orta Asya’da liderlik arayışı

“Bunlardan ilki Orta Asya’da Türki cumhuriyetlerle çalışma politikasıydı. Bu politika o dönemde anlamlı geldi. ABD de bu girişimlere destek sundu ancak Rusya’nın eski Sovyet dönemi etki alanında yer alan bölgede yeniden federasyon haline gelmesiyle Türkiye’nin girişimleri boşa çıktı.

Türkiye bu kez rotasını eski etki alanı olan Ortadoğu’ya çevirdi. Özellikle 11 Eylül’den sonra ABD de Türkiye’nin bu girişimine destek oldu ve Türkiye’yle model ortaklık adı altında işbirliğine yöneldi.

ABD’de Obama’nın iktidara gelmesiyle Türkiye’nin Ortadoğu’da güç merkezi olma politikası daha da önem kazandı. Özellikle Tayyip Erdoğan’ın güçlü liderliği tam bu noktada devreye girdi. Erdoğan’ın dünyadaki gelişmeleri ve güç ilişkilerini iyi analiz etmesi, Ortadoğu’da sözünü dinletmesine olanak sağlayan İslami politik kimliği ve dünyanın kolaylıkla ilişki kurabileceği, küresel dengeleri iyi gözeten bir partinin başında yer alması Erdoğan’ı bir anda dünyanın en etkili isimlerinden biri haline getirdi.”

Erdoğan da Putin de güç vaat ediyor

Çayla şöyle devam ediyor: “Rusya’da Putin’in Türkiye’de de Erdoğan’ın güçlü liderlikleri ülkelerindeki büyük çöküşlerin arkasından gelişti.

Sovyetler dağıldıktan sonra iktidara gelen Boris Yeltsin sonrası dönemde Rusya’yı oligarklar yönetiyordu. Ülkenin her yerinde adeta mafya düzeni hâkimdi. Putin, eski bir KGB ajanı olarak devletin içinden geldiği için devleti iyi bilen bir aktördü. Putin Rus halkının imparatorluk geçmişiyle olan güçlü bağını biliyordu. Sovyetler her ne kadar sosyalist bir yapı olsa da Rus yayılmacılığını ve dolayısıyla dünyadaki güç gösterisini devam ettirmiş hatta ileriye taşımıştı. Bütün bu tarihsel bağları iyi bilen Putin, Rus halkına yıllardır güçlü olmayı vaat ediyor. Bu iddialarının büyük ölçüde de arkasında duruyor.

Aynı şey Türk halkı ve Tayyip Erdoğan için de geçerli. Osmanlı dağıldıktan sonra Türkiye Cumhuriyeti, dünya ülkeleri arasında onurlu bir ulus olarak yerini aldı. Büyük mesafeler kat etti. Cumhuriyet her ne kadar Osmanlı’nın zıttı gibi görünse de Türk halkı hem imparatorluk geçmişine hem de Cumhuriyet’e aynı duygularla sahip çıktı. Neydi bu duygu? Dünyanın güçlü uluslarından biri olmak.

Türklerin de Rusların da aynı imparatorluk içgüdüsü var. Bu duyguyu yakalayan liderlerin de halk peşini bırakmıyor.

Rus halkı bugün ekonomik olarak güç durumda olsa da Putin, Suriye’ye askeri destekten vazgeçmiyor. Neden? Çünkü imparatorluk iddiasını sürdürüyor. Yoksa Rusya çok zor şartlarda müdahale ediyor Suriye’ye. Petrol fiyatlarının düşmesiyle Rusya ekonomik olarak zor durumda.

Türkiye neden baştan beri Suriye ile ilgili? Eski imparatorluk güdüsü Türklerde de var. Erdoğan’ın da vizyonu Cumhuriyet içinde eski imparatorluğu canlandırıp ileriye taşımak.”

 

Türk halkı hem imparatorluk geçmişine hem de Cumhuriyet’e aynı duygularla sahip çıkıyor.

 

FavoriteLoadingBeğen

Leave a Reply

  • (not be published)