PROF. DR. ENGİN KARADAĞ

Dünyadaki eğitim modelleri üzerine incelemeler yapan Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Eğitim Fakültesi Öğretim Üyesi Engin Karadağ, eğitim modellerinin temelde birbirinin aynı olduğunu söylüyor. Karadağ, bu tespitini şöyle anlatıyor: “Genel olarak sekiz ile 12 yaş arasında zorunlu temel eğitim olup, bu da bazı ülkelerde kesintisiz, bazı ülkelerde ise Türkiye’de olduğu gibi kademelendirilmiştir. Öğrenciler arasındaki başarı farklılıkları ise eğitim sistemlerinin uygulama biçimlerinde saklı. Bana göre Finlandiya’dan daha ziyade İsveç, Kanada, Slovenya, Portekiz ve Rusya, eğitim sistemlerini incelememiz gereken ülkeler.” Peki, bu modeller neden bu kadar başarılı? Karadağ, bir eğitim sistemini başarılı olarak değerlendirmek için ‘başarı’ kelimesine yüklenen anlamın çok önemli olduğunu söylüyor. Karadağ, “Başarı kaç kişinin elit okulları kazanabilecek sınav puanlarını alması ise Türk eğitim sistemi gayet başarılı olabilir” diyor ve şöyle devam ediyor: “Fakat başarıyı bütün vatandaşlarına temel bilimsel, kültürel ve sosyal sermaye yeterlilikleri kazandırmak olarak tanımlarsak, ülkemizin eğitim sistemi içler acısıdır. Bu bakımdan bilimsel, kültürel ve sosyal sermaye yeterlilikleri kazandıran bir eğitim sisteminin temelini, okul kalite ve olanaklarının eşitliği, sınıfların heterojenliği, nitelikli öğretmen ve etkin izleme değerlendirme sistemleri oluşturur.”

“Hakkaniyetli sistem olmalı”

Türkiye’de aileler arasındaki sosyal, kültürel ve ekonomik uçurumların bu ülkelere göre çok daha yüksek olduğuna dikkat çeken Karadağ, uygulanacak modelin özgün olması gerektiğini vurguluyor: “Türkiye’nin sosyal, kültürel ve ekonomik uçurumlarını dikkate alarak, eğitim özellikle yoğun genç nüfusa göre kurgulanmalı. Türk eğitim sistemi hali hazırda seçkinlere hizmet ediyor. Yani fakirlerden aldığımız vergilerle zenginlerin çocuklarını elit devlet okullarında okutuyoruz. Bütün çocuklar sınava eşit şartlarda girseler bile hazırlıkları eşit mi? Aileler çocuklarının okul dışındaki öğrenmelerine eşit düzeyde yatırım yapabiliyor mu? Bu soruların cevabı bizi karmaşık bir ikileme götürüyor. Ezilenler hep fakir fukara çocukları oluyor. İçlerinden bazı yıllar fabrikasyon hatası olarak çıkan birkaç ‘çoban birinciyi’ ise başımızın üstünde gezdiriyor ve sınavların eşitliğini savunuyoruz. Bir başka çelişkimiz ise sözde eşit sınavlar. Bu sınavlarla FETÖ, sızmadık devlet kurumu bırakmadı. Türkiye’nin kurtuluşunu birkaç elit okuldan mezunlar sağlayamaz. Bu nedenle sistemimizi özellikle üniversiteye kadar hakkaniyet üzerine kurgulamamız gerekiyor.” Karadağ, TEOG veya benzer sınavları kaldırarak öğrencilerin birbirlerini rakip olarak görmelerinin önüne geçilmesi gerektiğini söylüyor: “Bu düşüncem tek tip eğitim sistemi olarak algılanmamalı. İfade etmeye çalıştığım tek tip okul türü olup, okulların da içinde özellikle seçmeli derslerle öğrencilerin ilgilerine göre özgürleşmesidir. Ayrıca özellikle alt sosyoekonomik düzeyden gelen öğrencilere nispi eşitlik duygusu veren ve sosyal hareketlilik ümidini taşıyan bir öğrenme ortamı oluşturulmalı. Bu model ülkemizin geleceğine daha iyi yatırım yapabilmek için yoksul çocukların eğitim sisteminden maksimum düzeyde faydalanabileceği uygulamaları içeriyor. Eğitim sistemini şimdi olduğu gibi kalite-rekabet ekseninden çıkartmak; ‘‘herkes için kalite, herkes için hakkaniyet’ eksenine oturtmak gerekli.”

“Sınavsız tek tip lise olmalı”

Karadağ, eğitim sistemine yönelik çözüm önerilerini şöyle sıralıyor: “Tek tip lise olmalı ve sınav kalkmalı. Örneğin fen liselerine sınavla giriş diğerleri sınavsız giriş gibi bir uygulamaya geçiş olursa, şimdiki TEOG sisteminin farklı bir varyasyonu belirir. O zaman da değişikliğe gitmiş olmanın bir anlamı kalmaz. Önerdiğim sisteme özellikle elit okulların öğrencilerinden, mezunlarından ve ülkeyi zekilerin kurtaracağını savunanlardan baskılar gelecektir. Öncelikle bu baskılara göğüs gerilmeli. Ayrıca eğitim sisteminde yapılan değişikliklerin çoğunluğu nesiller sonra gözleniyor. Eğitim sistemimiz, ‘kendi çocuğumuz için istemediğimiz şeyleri başkalarının çocuklarına layık görmediğimiz’ zaman düzelmeye başlayacaktır.”

DİDEM AKSOY

“Eğitimde fırsat eşitliği”

Eğitim Reformu Girişimi Eğitim Gözlemevi ekibinden Didem Aksoy “Eğitim Reformu Girişimi tarafından bu yıl 10’uncusu yayımlanan Eğitim İzleme Raporu 2016-2017’nin bulgularının da öne çıkardığı gibi, Türkiye’deki eğitim sisteminde iyileştirilmesi gereken en kritik üç alan var. Bunlardan ilki, eğitim sisteminin bütün öğrenciler için fırsat eşitliği sağlayamaması ve öğrencileri özellikle sosyoekonomik durumlarına göre ayrıştırması. İkincisi, öğretmen niteliğini iyileştirmeye yönelik reform ihtiyacı. Üçüncüsü ise ölçme değerlendirmeye dayalı veri temelli eğitim politikalarına duyulan gereksinim. Fırsat eşitsizliğinin ve sosyal ayrıştırmanın önüne geçmek için Kanada ve Almanya gibi ülkeler örnek alınabilir.”

“Kanada fırsat eşitliğine göre bütçe ayırıyor”

Aksoy: “Kanada’nın başarısının arkasındaki eğitim politikalarına bakıldığında, öğretmen yetiştiren eğitim fakültelerine çok daha seçici aday öğretmen aldığı ve eğitim kurumlarına fırsat eşitliğini gözeterek bütçe ayırdığı göze çarpıyor. Eğitim fakültelerinin daha seçici olması, PISA başarısında öncülük yapan ülkelerin ortak özelliklerinden biri. Okullara fırsat eşitliğini gözeterek bütçe ayırması da çok dikkat çekiyor. Dezavantajlı ve sosyoekonomik açıdan daha düşük bölgelerde yer alan okullara daha fazla bütçe ayrılıyor.

Kanada’nın, Türkiye’nin günümüzde yaşadığı sistemsel sorunların çok benzerlerinin 1980 ve 1990’larda yaşandığını belirten Aksoy şunları söylüyor: “Kanada, 1980’lerde yaptığı eğitim reformunun odağına, yaptığı merkezi sınavlar ve testlerle okul ve öğrencilerin başarısını ölçmeyi koydu. 2000’lerden başlayarak Kanada devleti, eğitim reformu stratejisini değiştirerek odağını, ölçme ve değerlendirme sistemlerinden alarak, kamuoyunun güvensizliğini çözmeye ve eğitim kurumlarının niteliğini yükseltmeye yöneltti. Bunu ise iki temel stratejiye dayandırarak yaptı.

Eğitimin niteliğini yükseltmek için öğretmenlerin mesleki kapasitesini geliştirmeyi; kamuoyunun güvensizliğini çözmek içinse eğitim politikalarını ve reformu kamuoyunun, özellikle öğretmenlerin desteğini alarak işbirliği içinde yapmayı hedefledi.” Almanya’nın ise Türkiye’ye ortaöğretim kurumlarında öğrencileri akademik olarak ayrıştırması yönünden benzediğini belirten Aksoy, Almanya’nın PISA 2000 sonucunun ortalamanın altında yer aldığını ve sosyoekonomik eşitsizliğin çok yaygın olduğunu söylüyor. Aksoy, “Öğrencilerin akademik becerilerine ve sosyoekonomik durumlarına göre ayrışması hem büyük resimde diğer öğrencilerin akademik başarısını olumsuz etkiliyor hem de büyük bir fırsat eşitsizliğine yol açıyor. Bu yapı, Türkiye’deki ortaöğretim kurumlarının yapısıyla benzerlik gösteriyor.

Türkiye’de de merkezi sınav sistemiyle öğrenciler akademik olarak ayrıştırılmakta, akademik olarak en başarılı öğrenciler belirli seçkin liselere giderken, akademik başarısı en düşük öğrenciler genellikle mesleki ve teknik liselerde, imam hatip liselerinde veya açık lisede öğrenim görüyorlar. Yapılan çalışmalar, öğrencilerin akademik becerilerine göre ayrışmadığı ve farklı becerilere sahip öğrencilerin hep birlikte heterojen yapıdaki liselere gitmesinin, bütün öğrencilerin sosyal, duygusal ve akademik gelişimini daha olumlu etkilediğini gösteriyor.

Dolayısıyla öğrencileri ortaöğretim kurumlarına gerek akademik beceri düzeyine, gerek sosyoekonomik düzeye göre heterojen şekilde yerleştirmenin, bütün öğrenciler üzerinde daha olumlu etkisinin olduğu görünüyor” diyor.

“Japonya’nın hizmet içi eğitim modeli iyi bir örnek”

Türkiye’de öğretmen niteliğinin iyileştirilmesine duyulan gereksinimin devam ettiğini söyleyen Aksoy şöyle konuşuyor: “Japonya’nın hizmet içi eğitim modeli iyi bir örnek sayılabilir. Türkiye ve Japonya’da ki hizmet içi öğretmen eğitimleri karşılaştırıldığında, Türkiye’de hizmet içi eğitimin en önemli eksikliği, öğretmenlere eğitimleri veren eğiticilerin niteliği. Ayrıca eğitimlerin düzenlenmesinde öğretmenlerden geri bildirim alınmaması, verilen eğitimlerin ihtiyaca yönelik olması için öğretmenlerle işbirliği yapılmaması ve sistematik bir hizmet içi eğitim modelinin uygulanmaması da büyük eksiklik.”


PISA olarak kısaltılan Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı, OECD tarafından 1997’de geliştirilen bir uygulama. Program uluslararası çapta üç yılda bir 15 yaşındaki öğrencilerin başarısını sınıyor. Açıklanan raporlarda özellikle beş ülke başarı oranlarıyla dikkat çekiyor.

KANADA

Temel eğitimin 10 yıl olduğu ülkede, farklı eyaletler, bölgelerinin özgün koşullarına göre eğitim veriyor.

JAPONYA

Disiplin ve milli değerleri öne çıkaran bir eğitim sistemiyle başarıyı yakaladı. Okullar dersle birlikte karakter edindirme merkezleri olarak çalışıyor.

FİNLANDİYA

Düşük maliyetler ve kısa okul saatleri ile yüksek akademik başarı hedefine dayanan sistem; bireyselliğe, bağımsızlığa önem vererek, öğrencilerine kendi eğitim programını kendi düzenleme sorumluluğu getiriyor.

SİNGAPUR

Öğretmen yetiştiren kurumlara ilk üçte birlik dilimde yer alan öğrenciler alınıyor ve yansıtıcı-uygulayıcı öğretmen sistemine çok önem veriliyor.

GÜNEY KORE

Başarılı sistemiyle ülkedeki okur-yazarlık oranını yüzde yüze çıkaran Güney Kore temel eğitimi katı bir şekilde uyguluyor. 6-15 yaş arası çocuklar zorunlu eğitim çağında kabul ediliyor.

FavoriteLoadingBeğen

Leave a Reply

  • (not be published)