Emevi yüzyılları içinde güneyden Avrupa’ya yayılan İslam kültür ve uygarlığı, barbarlık düzeyinde yaşayan Avrupa’yı derinden etkiledi. Daha 9. yüzyılda birçok Avrupa derebeyi, veliaht prenslerini İslam medreselerinde okutmak için sıraya giriyordu. Arapça- Latince tercümeler üzerinden Avrupa’ya taşınan İslam kültürü, yaşlı kıtaya adeta gençlik aşısı oldu. Uygar Avrupa’nın temelleri, Doğu’dan Batı’ya taşınan kültürle atıldı.

Hz. İsa’nın doğumunun üzerinden tamı tamına bin yıl geçmişti. Stefan Zweig’ın, Amerika kıtasına adını veren Amerigo Vespuci’nin fırtınalı hayat hikâyesini anlattığı ünlü eseri ‘Amerigo’da söylediği gibi, Batı dünyasının üzerinde uyuşturucu bir uyku ağırlığı vardı.

Antik Yunan ve Roma’nın öğretileri unutulmuş, Batı’daki insanlığın ruhu ölümcül bir hastalıktan çıkmış gibi felç olmuştu. Bugün Londra’nın, Paris’in, Berlin’in üzerinde yükseldiği topraklarda nehir kıyıları boyunca sıralanan birkaç kale ve kasabadan başka hiçbir şey yoktu. İnsanlar okumayı, yazmayı ve hesaplamayı bilmiyordu. Avrupa’nın kralları, yazdıkları fermanların altını imzalamaktan acizdi. Yıldızları okumasını bilen bilginler, dayanıklı yelkenler diken gemiciler sanki hiç yaşamamıştı. Zengin Pers kentlerini boyunduruğu altına alan Büyük İskender bile unutulmuştu. Oysa daha birkaç yüzyıl önce, Roma gemileri Akdeniz’in zengin kıyılarına yelken açıyor, lejyonlar mızraklarının ucunu Ortadoğu’nun ‘Verimli Hilal’inden Hindistan’a doğru çeviriyordu.

Avrupa’nın üzerine serpilen bu ölü toprağının kaynağı, kitlesel bir ölüm korkusuydu. Yeni bin yılın ilk günlerinden biri, mahşer günü olacaktı. Paçavralar içindeki Avrupalılar, korku içinde o büyük yok oluş gününü bekliyorlardı. Zenginler de ellerindeki her şeyi bırakarak yoksul köylülerin tören alaylarına katılıyor, günahlarının affedilmesi için dualar ederek gecelerini kiliselerde geçiriyorlardı.

 

Doğu, Batı’nın gözünde cennet

1050’li yıllardayız… Beklenen kıyamet bir türlü kopmamıştı. Avrupa’daki yaygın inanış, Tanrı’nın insanlığı bağışladığı yönündeydi. Tanrı’ya teşekkür etmenin bir yolu olmalıydı. Müslümanların elinde olan Kudüs ve Kutsal Kabri geri alma fikri, toparlanmak için çareler arayan Avrupa’ya en uygun fırsat olarak göründü. Elbette Avrupa için tek sebep, mahşer gününü erteleyen Tanrı’ya teşekkür etmek değildi. 1071 Malazgirt zaferinden sonra Selçuklu bayrağı altında toplanan Türkler, Anadolu’ya girmiş ve 1075 yılında İznik’i ele geçirerek burayı devletin merkezi yapmaya çalışmışlardı. Türklerin Anadolu’ya girişi, başta Bizans olmak üzere bütün Avrupa devletlerini rahatsız etmişti. Doğu’nun dilden dile dolaşan zenginliklerini yağmalama fikri de Avrupa’nın düşlerini süslüyordu. Doğu, Batı’nın gözünde bir cennet haline gelmişti.

İşte böyle bir atmosferde, Bizans İmparatoru I. Aleksios Komnones, Türklere karşı Papa’dan yardım istedi. 1095’te toplanan Clermont Konsili’nde Papa, Hıristiyanları Kudüs’ü ve Doğu topraklarını ele geçirmek için savaşa davet etti.

Uzun süren savaşların ardından Haçlı ordusu, Kudüs’te Müslüman ve Yahudileri büyük bir kıyımdan geçirdi. Mabetlere sığınan kadın ve çocuklar dahi katledildi. Soyluların, baronların yani Avrupa’nın bütün yüksek zümresinin yürüttüğü bu ilk haçlı seferi başarılı olmuştu. Ülkelerine dönen soyluların dilindeki tek konu Doğu’nun zenginlikleriydi.

Haçlı seferleri bütün olarak bakıldığında başarısızlıkla sonuçlanmıştı. Ancak bu askeri başarısızlık Avrupa’nın sosyal, kültürel ve ekonomik tarihinde büyük bir dönüm noktası olacaktı.

Haçlıların Doğu’da gördükleri, Avrupa’daki yaşamlarını geri döndürülemez bir şekilde değiştirecekti.

 

Haçlılar Doğu’da ne gördü?

Peki, Haçlılar Doğu’da geçirdikleri yıllarda somut olarak ne gördü? Prof. Dr. Işın Demirkent, ‘Haçlı Seferleri ve Türkler’ adlı çalışmasında bu soruya şöyle cevap veriyor: “Haçlılar, şeker kamışını ilk defa Filistin’de görüp tanıdılar. Kısa zamanda şeker kamışı yetiştirmesini ve özsuyunu çıkarmasını öğrendiler. XII. yüzyıldan itibaren Doğu’dan gelen şeker ve çeşitli meyveler, Batı sofralarını süsledi. Avrupa’da önceden de az çok bilinen Doğu’nun şifalı bitkileri, Haçlılar vasıtasıyla Batı’da iyice tanındı ve bollaştı. XIV. yüzyılda yaşayan bir tacirin kitabında, 300’ün üstünde baharat çeşidinin Avrupa’ya taşınmakta olduğu kayıtlıdır. ‘Baharat Yolu’ adıyla ünlü olan bu ticaret yolu, baharatın yanı sıra Doğu’nun egzotik kokularını ve boya maddelerini de Avrupa’ya ulaştırmaktaydı. İpekli ve pamuklu kumaşlar, ipek halılar, zarif çanak çömlek, porselen ve cam eşya, Avrupa’da giyime ve evlerin döşenmesine yenilikler getirdi.

Öte yandan Doğu’da yerleşen Haçlılar, zamanla mahalli âdetlere alıştılar; yerli kıyafetler giymeye, mahalli yemekler yemeye başladılar. Bunlar yerli doktorlara tedavi oluyor ve çoğu, yerli Hıristiyan kadınlarla evleniyordu. İslam dünyasıyla, özellikle ticari alandaki temas sonunda, bunların bir kısmı Arapça öğrendi. Bu dilden birçok kelime ve terim, Avrupa dillerine girip yerleşti. Bugün Batı dillerine ait sözlüklerde A’dan Z’ye kadar bu kelimeleri görmek mümkündür. Fakat Haçlılar, yine de Batılı atalarının geleneklerini devam ettirdiler. Yazışmalarda Latince kullanılıyordu. XIII. yüzyılda hazırlanan kanun mecmuası ‘Assises de Jerusalem’ ise Fransızca kaleme alınmıştı. ‘Haçlı Seferleri’ döneminde bu konuyu işleyen pek çok tarih kitabı yazıldı. Avrupa’da tarihi edebiyat gelişti. Arap edebiyatı vasıtasıyla Doğu’nun çeşitli hikâyeleri, masalları Avrupa’ya yayıldı.

Haçlılar, Avrupa’ya askeri alanda da yenilikler getirdiler. O zamana kadar Batı’da mevcut savunma mevkileri basit kulelerden ibaretti. Haçlılar, önce Doğu’da örneklerini gördükleri şekilde kendilerine büyük ve içinde yaşanılabilen şatolar inşa ettiler ve bunu Avrupa’ya taşıdılar. Zamanla askeri açıdan çift sur duvarlarının, bu duvarlar üzerine yerleştirilen esas ve yan kulelerin önemini, sağladığı avantajı anladılar ve bu özelliklere sahip sağlam, büyük kaleler yaptılar. Böylece büyük kalelerin yapılması, savunma ve kuşatma taktikleri, ziftin kullanılması gibi yenilikler Avrupa’ya aktarıldı. Ayrıca Haçlılar, kiliselerin inşasında, Doğulu ustalardan öğrendikleri sivri kemer kullanımını Batı mimarisine soktular. Müslüman gemicilerden basit fakat çok yararlı bir icat olan deniz pusulasını ilk öğrenen İtalyanlar oldu. Bunun yanı sıra İtalyan denizciler, Müslümanların usturlabını öğrenerek bir dereceye kadar da olsa enlem ve boylamları hesaplamaya başladılar. Avrupa, Doğu’ya yapılan seyahatlerden dönenlerin getirdiği bilgilerle yeni coğrafi görüşe sahip oldu; o zamana kadar yaşanan dünyanın merkezi kabul ettikleri Roma’nın yerine, artık çizilen haritaların ortasına Kudüs konulmaktaydı. Şimdi Batı toplumu, pek bilmediği ama yavaş yavaş adını duymaya başladığı Uzakdoğu ülkelerine ve denizlerine merak duymaya başlamıştı. Sonuç olarak Haçlılar, Ortaçağ Avrupa’sına Doğu’nun kültürünü taşımakta etkili olmuşlar, bu dönemde ticaret yollarının açtığı imkânla Doğu’nun en uzak köşelerine kadar giden seyyahlar, Doğu’nun güzelliğini, zenginliğini, sanat ve ilmini Batı’ya taşımakta büyük rol oynamışlardır.”

 

Ve Doğu, Batı’yı aydınlattı

Bilim tarihiyle ilgili pek çok kaynak, Doğu ile Batı arasında bilim ve kültür alışverişine temel olarak Haçlı seferlerini gösterir. Avrupa ülkeleri İslam dünyasının sahip olduğu bilim ve kültürü Haçlı seferlerinden çok önceki yıllarda tanısa da uzun süren işgal yıllarında bunları detaylı olarak tetkik etme imkânı bulmuştu. Başta bahsettiğimiz gibi bu seferlerde Avrupa soylularının bizzat bulunması bu durumu perçinlemişti. İslam dünyasında askerlik ve ticaretle ilgili bilgiler de Avrupalılar tarafından Haçlı seferleri sırasında öğrenildi. 8. ile 16. yüzyıl arasında yaşayan İslam bilginleri tarafından ortaya konan eserlerin Latince tercümeleri, 10. yüzyıl başlarından itibaren Avrupa’da ilk kaynak eserler arasına girdi.

 

Emevi ve Endülüs etkisi

Müslüman yönetimi altında bulunan İspanya’nın Endülüs bölgesinde İspanyollar, kendi dilleri olan Romen dilini bir kenara bırakarak, Arapçayı kullanmaya başlamışlardı. Zamanla bu durum Sicilya üzerinden İtalya’ya da yayılmaya başladı. Emevi uygarlığı güneyden Avrupa’yı kuşatıyordu.

9. yüzyılın ilk yıllarında, Fransız, İngiliz, Alman, İtalyan bilim ve din adamlarının bir kısmı Endülüs medreselerinde İslam bilginlerinden ders görerek, öğrendikleri yeni bilgileri ülkelerine taşıyorlardı. Örneğin 830 yılında Avusturya Hükümdarı olan Büyük Alfons, veliaht olacak oğlunu yetiştirmek için Bağdat ve Şam medreselerinden talepte bulunuyordu

 

Haçlı seferlerinin öncesi

Müslümanlar, Haçlı seferlerinden çok önce Sicilya’yı 827 yılında fethe girişmişler, 878 yılında da adanın tamamına egemen olmuşlardı. Sicilya, 1092 yılına kadar 200 yıldan fazla bir zaman, kısmen veya tamamen Müslümanların elinde kaldı. Bu sürede, Sicilya’da Doğu İslam bilim ve kültürü köklü bir etki yaptı. Latince, Yunanca ve Arapça, adada konuşulan diller arasındaydı. Arapça eserlerden yapılan tercümeler Antik Yunan’ın ve Mezopotamya’nın bilgilerini Avrupa’ya taşıdı. Devrin saray adamlarının bildikleri diller arasında Arapça yaygındı.

İlk olarak Napoli Üniversitesi pek çok Arapça elyazması kitap toplatmış ve tercüme ettirmişti. Bunlardan çıkarılan birer kopyayı Paris ve Polonya’ya gönderdi. Böylece İslam bilim ve kültürü Avrupa’nın merkezlerine kadar taşındı.

Doğu’dan Batı’ya

“Türk milletindenim. İslam ümmetindenim. Batı medeniyetindenim.” Ziya Gökalp

“Doğu, Hakk’ı gördü; dünyayı göremedi. Batı ise dünyayı gördü; ama Hakk’ı göremedi.” Dr. Muhammed İkbâl

“Doğuya giden gemide batıya koşan tayfalarız.” Sakallı Celal

“Doğu der ki Batı’ya, güneşi fethetsen de, Ruh gerçeği bendedir, madde yalanı sende.” Necip Fazıl Kısakürek

“Bugünün Batı kültürüyle yetişmiş gerçek aydınları arasında, aşağılık duygusundan uzak, küçük bir azınlık vardır ki bunların hepsi milliyetçi ve Türkçüdür.” Hüseyin Nihal Atsız

“Alemin gözleri aya çevrilmişken biz ruhumuza dönelim.” Nurettin Topçu

“Batı’dan gelen hiçbir ‘izm’ masum değildir.” Cemil Meriç

“Şehri imar ederken nesli ihya etmeyi ihmal ederseniz; ihmal ettiğiniz nesil imar ettiğiniz şehri tahrip eder.” Turgut Cansever

“Batılılar! Bilmeden altı oğlunu yuttuğunuz bir babanın yedinci oğluyum ben. Gömülmek istiyorum buraya hiç değişmeden. Babam öldü acılarından kardeşlerimin. Ruhunu üzmek istemem babamın. Gömün beni değiştirmeden. Doğulu olarak ölmek istiyorum ben. Sizin bir tek ama büyük bir gücünüz var: Karşınızdakini değistirmek. Beni öldürseniz de çıkmam buradan. Kemiklerim değişecek toz ve toprak olacak belki. Fakat değişmeyecek ruhum.” Sezai Karakoç

“Batı her zaman senin bildiğin gibi barış ve adalet diyarı değildi, kadın ve erkek haklarının, doğanın üstüne titrenmiyordu. Senden bir önceki kuşaktan olan ben, bambaşka bir Batı tanıdım.” Amin Maalouf

FavoriteLoadingBeğen

Leave a Reply

  • (not be published)