Darbelerin zihin tarihi

Türkiye bugüne kadar pek çok darbe yaşadı. Bu darbelerin siyasette, ekonomide ve sosyal hayatta faturası çok ağır oldu. Darbecilerin iktidara el koymak için ileri sürdükleri gerekçelerle ortaya çıkan sonuç ise çoğu zaman inandırıcılıktan ve gerçekçilikten uzaktı. Peki, Türkiye’de darbeci zihniyetin kökleri neler? Devlet kurumları nasıl darbelerin birer aracına dönüşebildi? Darbeler Türkiye’yi nasıl etkiledi? Bütün bu soruları siyasetçi ve yazar Ufuk Uras’a sorduk.
Yayın Tarihi: Haz 30, 2017
FavoriteLoadingBeğen 15 mins

Askeri darbe, bir ülkede silahlı kuvvetler mensuplarının silah zoru ile ülke yönetimine el koyması olarak tanımlanıyor.

Hükumetlerin, ekonomik ve sosyal sorunları çözmekte başarısız oldukları iddiası, dünyanın neresinde olursa olsun cuntacılar tarafından askeri darbelerin başlıca sebebi olarak gösterilen bir tez oluyor. Darbeciler genellikle, ordunun yapacakları eyleme karşı tarafsız kalmasını fırsat bilerek iktidarı ele geçirir, lideri devirir; radyo, TV gibi iletişim kanallarını işgal ederek hükumet daireleri üzerinde otorite kurar; elektrik santralları gibi temel altyapı tesislerini kontrol altına alır.

Darbe sonrasında ordu, kurulacak hükumetin şekli sorunuyla karşı karşıya kalır. Darbe geleneğinin güçlü olduğu Latin Amerika’da, darbeden sonra değişik rütbede askerlerden oluşan cunta yönetimi oldukça yaygın. Afrika’da ve Türkiye’de ise cunta ile birlikte çalışacak yeni bir meclis oluşturma ve bu meclis üyelerinin de cunta tarafından seçilmesi yöntemi yaygın olarak kullanıldı. 27 Mayıs 1960 ve 12 Eylül 1980 darbeleri ile yönetimi ele geçiren cuntalar olan Milli Birlik Komitesi (MBK) ya da Milli Güvenlik Kurulu (MGK) ülkeyi mutlak biçimde yönetti. Aynı zamanda ‘Kurucu Meclis’ ya da ‘Danışma Meclisi’ adıyla cunta tarafından seçilen sivil temsilcilerin olduğu ancak MBK ya da MGK karşısında bir hayli zayıf bir de meclis oluşturuldu.

UFUK URAS. SİYASETÇİ. YAZAR.

 

Darbelerden kalan miras

Gerçekleşen bu darbeler ülkeyi onlarca yıl geriye götürürken, özellikle insan hakları konusunda telafi edilemez sorunların ortaya çıkmasına da neden oldu. Türkiye’de askeri müdahaleler, tarih boyunca kimi zaman ordunun kurumsal olarak, kimi zaman ise bazı yüksek rütbeli subayların kendi başlarına inisiyatif alarak sivil yönetime el koyma girişimleri olarak vuku buldu. Bunlardan bazıları başarıya ulaşmış, bazıları ise yalnızca hükumete yapılan bir uyarı olmakla kalmıştı.

Cumhuriyet’in kuruluşundan günümüze, ordunun sivil siyasete müdahale çabası hiçbir zaman durmadı. Batı demokrasilerinde olduğu gibi ordunun sivil siyasetin emir ve kumandası altında olması girişimleri ise son 10 yıla kadar söylemlerden öteye gitmedi. Kuşkusuz bunun birçok tarihsel, siyasal ve sosyolojik nedenleri mevcut. Uzmanlar, bu nedenlerin başında, yeni Türk devletinin mirasçısı olduğu Osmanlı’nın ordu- devlet şeklinde örgütlenmesinin öneminin büyük olduğu görüşünde. Cumhuriyet’in kuruluşu aşamasında ve sonrasında bu içeriğin değişmemiş olması; devlet eşittir ordu, ordu eşittir devlet anlayışını ortaya çıkarıyordu.

Geçmiş dönem Türkiye’si için tablo bu kadar vahimken, bu durum Batılı ülkelerin politikalarına yön veren bilim insanlarının da dikkatinden kaçmıyordu. Söz konusu bilim insanlarının görüşlerine bakıldığında, o dönemde Türk siyasetinin nasıl dış müdahalelere açık olduğu da görülüyor. Bunun en önemli örneklerinden birisi de siyaset bilimci ve ABD Savunma Bakanlığı’nın eski danışmanlarından Samuel Huntington’ın, orduların ve generallerin siyasetteki rolünü analiz ederken ortaya koyduğu bir tez.

Huntington’a göre Türkiye ve 1920’lerin Meksika’sı arasında benzerlikler bulunuyordu. Huntington; “Partilerin ordunun rahminden çıktığı, siyasi generallerin bir siyasi parti yarattığı ve siyasi partinin siyasi generallere son verdiği iki dikkate değer örnek, Türkiye ve Meksika’dır” diyor.

Darbelerin gerekçeleri

Türkiye; 1960, 1970 ve 1980 yıllarında gerçekleşen darbelerle birlikte yeni sorunlarla yüz yüze kalıyordu. Bu darbelerin görünen siyasi, ekonomik ve sosyal gerekçeleri her ne kadar birbirinden farklı olsa da darbenin başındaki isimler yasal zemin oluşturma konusunda zorlanmadılar.

Darbelerinin gerekçesi olarak öne sürülen ve 1935’te hazırlanan Ordu İç Hizmet Kanunu’nun 35. Maddesi, “Silahlı Kuvvetler’in görevi, anayasada belirtilen Türkiye Cumhuriyeti’ni, Türk anayurdunu korumak ve kollamaktır” şeklinde düzenlenmişti.

Söz konusu maddeden destek alan darbeciler, bu sayede kendilerini ve eylemlerini de güvence altına alabiliyorlardı. Türkiye Büyük Millet Meclisi, 2013 yılında söz konusu maddeyi “Yurtdışından gelecek tehdit ve tehlikelere karşı Türk vatanını savunmak” olarak değiştirdi ve böylece yeni bir dönemin de kapısını araladı.

Bu değişiklik, tarihimizde ilk kez- Türk hükumetlerinin darbeler ve darbecilerle hesaplaşmasının yolunu da açtı. 12 Eylül 1980’nin darbeci generallerinden Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya yargılanıp rütbelerinin orgenerallikten erliğe düşürülmesi ve dava Yargıtay’da devam ederken ölmelerinin ardından, haklarındaki kamu davaları da düştü. 28 Şubat 1997’de yaşanan ve ‘postmodern darbe’ adı verilen süreçle ilgili yasal takipse devam ediyor.

15 Temmuz darbe girişiminin kuşkusuz iç ve dış birçok faktörü var. Bugüne kadar Türkiye tarihinde de rastlanmayan bir şekilde sahte dini motivasyon ve adeta gizli bir istihbarat örgütü şeklindeki yapılanmasıyla FETÖ, sadece terör örgütüne dönüşen cemaat yapılanmasına biat edenlerle bu darbe girişiminde bulundu. Terör örgütünün çok sayıda Batılı ülkede açık destek almasıysa, yanıtlarının belki de uzun zaman sonra verilebileceği dinamikleri akıllara getiriyor.

15 Temmuz’dan dersler çıkardık

Siyasetçi-yazar Ufuk Uras, Türkiye siyasi tarihinde gerçekleşen darbelerin gerekçelerine bakılırken, darbeyi gerçekleştirenlerin mantığıyla hareket edilmemesi gerektiğini belirtiyor:

“Tabii bu, maalesef Türkiye’deki demokrasi açığının kapatılamamasıyla ve 12 Eylül ile radikal bir hesaplaşmanın gerçekleşmemesiyle, demokrasinin kurumsallaşmasının gerçekleşmemesiyle ilgili. Nitekim bugün geldiğimiz noktada da iktidarın, yeni rejimle de bu kadar merkezileşmesi ciddi riskler içeriyor. Darbelerin iktidarı devirme yöntemi olmaması siyasetin katılım kanallarını açacak; siyasi partiler yasasından seçim yasasına yurttaşın yabancılaşmasını önleyecek tutumlar almayı gerektiriyordu. Maalesef bu anayasa değişikliklerinde mutabakat sağlanamayarak hep bir dengesiz durum sürdü. Bu da tabii bu tür yasadışı arayışların işini kolaylaştıracak bir zemin oluşturdu. Yani burada kabahati kimsede aramamamız gerek. Bu ülkede bütün sorumluluk sahibi siyasetçilerin sorumluluğu var. Yani herhangi bir darbeyi, darbe öncesi iktidarın yanlışlarıyla açıklamaya çalıştığımızda, bu sefer de ‘12 Eylül darbesi oldu ama daha önceki iktidarlar biliyor musunuz ne yaptılar’ gibi bir Kenan Evren mantığına da düşmemekte fayda var.”

Ufuk Uras’a göre, darbelerin önlenmesinde halkın tavrı büyük önem taşıyor. Uras, bunun örneğinin 15 Temmuz sürecinde görüldüğünü belirtiyor:

“Türkiye’de uzun süredir iktidar blokunda bir yarılma vardı. Fakat bu yarılmanın kolay kolay bir darbeye dönüşebileceği varsayılmıyordu. Nitekim darbenin başarısız olması da bu varsayımı doğruladı. Ama ‘Erdoğan gitsin de nasıl giderse gitsin’ yaklaşımı darbe sürecinde oldukça geniş bir cepheyi yan yana getirdi gibi görünüyor. Ama başta Meclis’in bombalanması ve halka yönelik saldırılar bu girişimin herhangi bir meşruiyet kazanmasını engelledi. Ama anladığım kadarıyla uluslararası çevrelerde de bir ‘bekle gör’ tutumu vardı. O açıdan Mısır’daki Sisi darbesi gibi ya da Ukrayna kalkışması gibi Türkiye’de koşullu demokratlar açısından bir turnusol oldu 15 Temmuz darbe girişimi. Bu darbe girişiminin kontrollü bir darbe girişimi olduğunu varsayan insanlar, darbenin niye erken bir saate alındığını bir türlü açıklayamadılar. Burada unutmamamız gereken yurttaşın, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin etrafını sararak Meclis’in meşruiyetini korumasıydı. Bu da Türkiye’nin geleceği açısından tabii çok büyük bir teminat…”

Türkiye’nin darbeler tarihi

Türkiye’nin ilk darbesi

27 Mayıs 1960 darbesi, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde gerçekleşen ilk askeri darbe olarak kayıtlara geçti. 1950 yılında iktidara gelen Demokrat Parti’nin ülkeyi gitgide bir baskı rejimine ve kardeş kavgasına götürdüğü gerekçelerini ileri sürerek Türk Silahlı Kuvvetleri içerisinde bir grup subay, 27 Mayıs 1960 sabahı ülke yönetimine bütünüyle el koydu. Darbeden sonra, darbeyi planlayan ve icra eden 37 düşük rütbeli subay ve emekli Orgeneral Cemal Gürsel’in oluşturduğu Milli Birlik Komitesi ülke yönetimini üstlendi. Gürsel, 1961’de TBMM tarafından cumhurbaşkanı seçilene kadar devlet başkanı unvanıyla en tepedeki isim olarak yer aldı.

Asker muhtıra verdi

İlk darbeden 11 yıl sonra askeri yönetim, sivil yönetime tekrar müdahalede bulundu. 12 Mart 1971 günü Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Genelkurmay Başkanı Memduh Tağmaç, Kara Kuvvetleri Komutanı Faruk Gürler, Deniz Kuvvetleri Komutanı Celal Eyiceoğlu ve Hava Kuvvetleri Komutanı Muhsin Batur’un imzasıyla Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’a bir muhtıra verilerek hükumet istifaya zorlandı. Askerin istediği, teknokrat, tarafsız başbakan sıfatıyla CHP Kocaeli Milletvekili Nihat Erim başbakan yapıldı.

1980’in etkileri sürüyor

Tarih 12 Eylül 1980’i gösterdiğinde, kalıntıları günümüze kadar süren, Cumhuriyet tarihinin seçilmiş yönetime üçüncü askeri müdahalesi gerçekleşti. 12 Eylül 1980 askeri darbesinin gerekçeleri arasında, ülkede yaygınlaşan siyasi cinayetler ve 6 Eylül günü Konya’da Necmettin Erbakan önderliğinde yapılan ve darbe liderlerinin şeriat amaçlı bir kalkışma girişimi olarak nitelediği Kudüs Mitingi gösterildi. Bu müdahale ile Süleyman Demirel’in başbakanı olduğu hükumet görevden alındı, Türkiye Büyük Millet Meclisi lağvedildi, 1970 sonrasında değiştirilen 1961 Anayasası uygulamadan kaldırıldı ve Türkiye siyasetinin yeniden tasarlandığı bir askeri dönem başladı.

“Bin yıl sürecek” denmişti

‘28 Şubat Süreci’ veya ‘28 Şubat Postmodern Darbesi’ olarak da hatırlanan askeri müdahale, 28 Şubat 1997’de yapılan Milli Güvenlik Kurulu toplantısı sonucu açıklanan kararlarla başladı. İrticaya karşı olduğu iddia edilen süreç; siyasi, idari, hukuki ve toplumsal alanlarda yaşanan değişimlere neden oldu. Bu dönem, başta muhafazakâr kesime karşı başörtüsü yasağı gibi uygulamalara sahne oldu. ‘İrticayla Mücadele Eylem Planı’ ile anılan bu süreçte verilen kararların ve yaptırımların uygulanıp uygulanmadığını denetlemek için, Orgeneral Çevik Bir öncülüğünde ‘Batı Çalışma Grubu’ kurulmuştu.nokrat, tarafsız başbakan sıfatıyla CHP Kocaeli Milletvekili Nihat Erim başbakan yapıldı

FavoriteLoadingBeğen

Leave a Reply

  • (not be published)