PROF. DR. ŞENER BÜYÜKÖZTÜRK

Milli Eğitim reformu netleşirken, üniversite sınav sistemi ve puanlama türleri de baştan aşağı değişiyor. Yükseköğretim Kurulu’nun (YÖK) yaptığı değerlendirmelere göre üniversiteye sınavsız geçiş mümkün olmamakla birlikte daha yalın ve sade bir sistemi Türkiye’ye kazandırmanın kaçınılmaz olduğu da bir gerçek.

Giriş sistemi şu an iki aşamalı. Yapılan sınavların ilki mart diğeri haziran ayında ve toplam beş gün sürüyor. Bu durumun lise eğitimini olumsuz etkilediğini değerlendiren YÖK, sınavı bir haftada gerçekleştirmeyi planlıyor. Bu açıdan bir değişiklik de puan türlerinde olacak. 18 puan türünün de azaltılması hedefleniyor. Türkçe ve matematik, sınavın merkezinde olacak.

Üniversiteye girişin ilk basamağı olan Yükseköğretime Geçiş Sınavı’nda (YGS) lise başarısının daha çok etkili olması öngörülüyor. MEB’in liseyi bitirme sınavı yapması durumunda bu sınav sonucuyla üniversitelerin bazı bölümlerine sınavsız yerleştirme söz konusu olabilecek. Lisans programlarında ise merkezi sınavlar ön görülüyor. Ancak meslek yüksekokulu ve açıköğretimlere sınavsız yerleştirildikten sonra lisans için yaklaşık 500 bin öğrencinin merkezi sınava katılması amaçlanıyor. Böylelikle rekabetin daha az sayıda öğrenci arasında gerçekleşmesi bekleniyor. Üniversiteler kalitelerine göre A-B-C sınıfı akreditasyon notları alacak ve sürekli bir üst kaliteye atlanması için program uygulanacak. Uzun vadede üniversiteler arasındaki kalite farkı kapandığında üniversitenin ilgili bölümlerinin tercihleri doğrultusunda öğrenci alımı sınavsız gerçekleşebilecek.

Öğrenciyi rahatlatan reform

Öğrencilerin sınav yükünü azaltmayı hedefleyen üniversite reformunu eğitim uzmanı Şener Büyüköztürk değerlendirdi. Sınav dengesini gözeten bir reform yapıldığını belirten Büyüköztürk şunları söyledi: “Yükseköğretime geçişte kullanılan sistemin en temel özelliği geçişin iki aşamalı bir sınavla planlanmasıdır. İki aşamalı merkezi sınavın (Yükseköğretime Geçiş Sınavı, Lisans Yerleştirme Sınavı) öğrenciler ve aileleri üzerinde yarattığı stres ve kaygı, ekonomik maliyetinin dışında kamuoyunda en çok tartışılan eğitim problemlerinden biridir. Öte yandan öğrencilerin yükseköğretim programlarına yerleştirilmelerinde çok sayıda puan türünün kullanılmasıyla çizilen kompleks tablonun da sistemin toplumda karşılık bulmasını zorlaştırdığı görülmüştür. YÖK tarafından açıklanan reformun temel amacının iki aşamalı ve yerleştirmeye esas karmaşık puanlamanın yol açtığı problemleri ortadan kaldırmaktır. Reformun yükseköğretime geçiş uygulamalarının öğrenci ve toplum üzerindeki yükünü azaltmada etkili olacağını düşünmekteyim.

Bu kapsamda şunu da vurgulamak isterim. Sınavlar şüphesiz ki öncelikle eğitim kurumlarındaki öğrenmeleri sınamak için gereklidir. Ama bunun daha da ötesinde öğrencilerin gelişim çıktılarını ve eğitim programlarını izlemek ve değerlendirmek amacıyla da başvurduğumuz temel bir araçtır. Problem olan ve tartışılan sınavlar, öğrencileri varlık-yokluk ikilemine sürükleyen ve bunun da doğal sonucu olarak öğrenci ve aileleri üzerinde büyük stres ve kaygı oluşturan sıralama ve yerleştirme amaçlı merkezi sınavlardır. Eğitimin sınav odaklı hale dönüştüğü ve toplum dahil hemen herkesin puanlarla konuştuğu böyle bir sistemden sorgulama, eleştirel düşünme, problem çözme, yaratıcılık gibi 21. yüzyıl becerileriyle donanmış, vatan ve bayrak gibi milli değerler ile adalet ve merhamet gibi insani değerleri kazanmış bir nesil yetiştirmenin hayal olduğunu düşünüyorum.

İnanıyorum ki yakın gelecekte yükseköğretime geçişte merkezi sıralama, yerleştirme sınavlarına ihtiyacı ortadan kaldıracak reformlar gündeme gelecektir. Öyle ki örneğin YÖK tarafından akredite olan üniversitelerin sınavların yanı sıra pek çok farklı yöntemle zenginleştirilecek bütünleşik uygulamalarla kendi öğrencilerini seçmelerinin önü açılabilecektir.”

Kalıcı bir sisteme ihtiyaç var

Eğitim sisteminin sıklıkla değiştirilmeyecek bir istikrara kavuşması gerektiğini belirten Büyüköztürk şöyle devam etti: “Türk eğitim sisteminin en temel sorunu kanıta, bilimsel sonuçlara dayanmaksızın, toplumsal meşruiyeti ihmal ederek sistem üzerinde çok kolay değişikliklere gidilmesidir. Bu sorun, ülkemizde yönetici olan hemen herkesin kendisini çok iyi bir eğitimci olarak da görmesi ve çözümün kendilerinde saklı olduğuna dair gerçekçi olmayan düşüncelerden beslenmektedir. Eğitim sorunları toplumun tüm kesimlerini ilgilendirmekle birlikte çözüm arayışlarının temelinde bilgi olmalıdır. Eğitim sistemlerinin geliştirilmesinde bilim yoluyla toplumun geniş kesimlerinin soruna ilişkin düşüncelerinin bilinmesi daha gerçekçi çözümlere ulaşılmasına katkı sağlayacağı açıktır, ancak çözümün eğitim bilimlerinin farklı alanlarında uzmanlaşmış, deneyimli kadroların inisiyatifine bırakılması gerektiğini düşünmekteyim. Yine oluşturulan sistemlerin belli aralıklarla izlenmesi ve değerlendirilmesi noktasında da maalesef çok fazla deneyimiz bulunmamaktadır. Oysa izleme ve değerlendirme sistemleri ana sistemleri besleyen ve geliştiren temel araçtır. Öyle ki izleme değerlendirme sistemleri sadece sistemin bağlamına, girdisine, sürecine ve çıktısına değil, aynı zamanda sosyal ve ekonomik etkilerine ilişkin de kanıtlar toplayarak sistemi tıkayan sorunların topluca ele alınmasına ve çok daha etkili çözümlere zamanında ulaşılmasına imkân tanımaktadır. Kısacası liyakatli kadrolar ve bilim tabanlı izleme ve değerlendirme sistemleri istikrara ulaşmanın en temel araçlarıdır.

Eğitim sistemlerinin sürekli değiştirilmesinde başka bir etken ise siyaset ve eğitim siyasetidir. Türkiye’de uzun yıllar siyasi istikrarsızlıkların ve çekişmelerin olduğunu biliyoruz. Bunların doğal yansıması olarak eğitimde sürekli değişikliklerin yapılmasını kolaylaştıran politikaların izlenmesidir. Toplumsal mutabakata dayalı, siyaset üstü gerçekten Türk toplumunun ihtiyacı olan eğitim sistemini inşa etmek ve bunun sürekliliğini sağlamak bu kadar zor olmasa gerek. Devlet aygıtının temel işlevlerinden biridir eğitim. Bunu kurgulamak, uygulamak ve denetlemek devletin asli görevidir. Bunu başka hiçbir kurum ve kuruluşa ihale etme, devretme lüksüne sahip değildir.”

Fırsat eşitliği sağlanmalı

Eğitimde karşılaşılan en temel problemlerden biri olan fırsat eşitliğiyle ilgili de Büyüköztürk şöyle konuştu: “Ülkemizde eğitimin niteliği açısından bölgeler arasında görece bir farklılaşma olmakla birlikte temel farklar, ulusal ve yerel düzeyde aynı düzeydeki okullar arasında gözlenmektedir. OECD tarafından yürütülen ve 15 yaş öğrenci nüfusunun dâhil olduğu uluslararası öğrenci başarılarını belirleme sınavı PISA ve benzeri pek çok sınav sonuçlarına göre ülkemiz, okullar arası başarı farklarının en fazla olduğu ülkelerden biridir. Bu durum, ülkemizin tüm güzel insanlarının nitelikli eğitime erişimlerinde eşit fırsatlara sahip olmadıklarını göstermektedir. Oysa bizim temel kaygımız herkes için nitelikli eğitimin devlet politikası olarak gerçeğe dönüştürülmesidir. Eğitime erişimde hem bölgeler hem de bir il içinde dahi okullar arasındaki nitelik farklarına dayalı oluşan dezavantajları gidermek, sosyal devletin, hepimizin temel sorunu olmalıdır. Nitelik farklarının en aza indirgenmesi; öncelikli okulların öğretmen ve yönetici kadrolarının niteliklerinde bir eşitliğin sağlanmasını gerektirir. Daha sonra okulların fiziksel imkanlar ile araç gereç donanım açsından eşitliğini sağlamak temel hedeftir. Böyle bir çözüme ulaşabilmek ise her şeyden önce adalet temelinde toplumsal bir inancın oluşturulmasıyla mümkündür. Çözüme; sadece kendi çocuğu için değil aynı zamanda komşusunun çocuğu için de o denli nitelikli eğitimi gönülden isteyen ve bu konuda çaba gösteren bir toplum ile ulaşılabilir. Bunun yanında sınav geleneği ve dershanecilik gibi semptomların ile eğitimdeki eşitsizliği ortadan kaldırmaya yönelik çabaların bu eşitsizliği daha da körüklediği söylenebilir. Okulların güçlendirilmesi ve niteliklerinin artırılması yerine okul dışı eğitim kurumları ile desteklenen bir eğitim sisteminin kaçınılmaz sonucu eğitim eşitsizliğidir. Okul, bireyin eğitimi adına tüm gelişim alanlarına yönelik zenginleştirilmiş ve kuşatıcı içeriğe öncelik verilir, öğretmen eğitimlerinin bu doğrultuda gerçekleştirilmesi sağlanabilir ise eğitimde bölgesel ve diğer eşitsizliklerin önüne geçmek daha kolay olacaktır. Bu arada gelişmişlik ve gelişmemişlik bir bütündür. Bölgelerin gelişimine topyekün öncelik verilir ise eğitimdeki dezavantajlı bölgelerin de zamanla ortadan kaldırılması mümkün olabilecektir. Bunun mutlaka eğitim önceliği ile başlatılması da ayrıca bir gerekliliktir.”


AK PARTİ ESKİŞEHİR MİLLETVEKİLİ PROF. DR. NABİ AVCI

Her bölüm dört yıl olmaz 

İstanbul Yeni Yüzyıl Üniversitesi 2017-2018 Akademik Yılı’nın açılışını eski Milli Eğitim Bakanı ve AK Parti Eskişehir Milletvekili Prof. Dr. Nabi Avcı’nın verdiği açılış dersi ile yaptı.
İstanbul Yeni Yüzyıl Üniversitesi Rektörü Yaşar Hacısalihoğlu’nun açılış konuşmasıyla başlayan programda Nabi Avcı, eğitim sistemiyle ilgili çarpıcı önerilerde bulundu.
Nabi Avcı şunları söyledi: “Üç sene önce hazırlanmış olan YÖK taslağı, maalesef bir iki maddeye muhalefet yaklaşmadığı için askıda kaldı. Bir tanesi özel üniversite meselesi idi. Ayrıca yabancı üniversite meselesi de var. Üniversite olayının bugün geldiği durum bu. Ben önümüzdeki yasama döneminde ve 2019’dan sonra hem üniversite yöneticilerini, hem akademisyenlerimizi ve öğrencilerimizi rahatlatacak bir ortak çözümde buluşacağımızı ümit ediyorum.
Bizim bugün zihnimizdeki okul kavramı 18. yüzyıl 19. yüzyıl başlarında egemen olan toplumsal ilişkilere uygun olarak tasarlanmış. Fabrika düzeni gibi. Ama artık nasıl fabrika düzeninde radikal değişiklikler olduysa, üretim biçimlerimiz çok farklı alanlara kaydıysa eğitimde de öyle olmalı. Şimdi her dönemin toplumsal yapılarını zamanın ruhu, toplumsal kurumlar belirliyor. Askerimiz ona göre biçimleniyor, maliyemiz ona göre biçimleniyor. İlmimiz de ona göre biçimleniyor. Günümüzde bu değişimin hızı çok arttı. Mesela bilişimde okuyan bir öğrencinin 1. sınıfta öğrendiği şeyler üç sene içerisinde geçersiz hale geliyor. Dolayısıyla mesleki eğitimde de sorunlar var. Mesleki eğitimler açıyoruz ama teknoloji çok hızlı. Milli Eğitim’in hızından çok daha hızlı. Üniversite eğitiminde 4 yılın manasını anlamış değilim. Avukatlar, savcılar, veterinerler, hepsi için 4 yıl diye bir şey var. Günümüzde bilginin yenilenme hızını 4 yıl kaldırmıyor. Belki 2 yılda da bir şeyin mühendisi olabilirler. 2 yıllık kapasiteyi de güncellemeler için kullanmamız gerekir.”

FavoriteLoadingBeğen

Leave a Reply

  • (not be published)