BUZULLARIN ERİMESİ KİTLESEL GÖÇE NEDEN OLACAK

Hiçbir devlete ait olmayan ve sadece bilimsel çalışmaların yapıldığı Antarktika’da bugün 30 ülkenin bilim üssü bulunuyor. Kutuplar dünya için çok önemli. Türkiye, 2017 yılında aldığı bir kararla kıtada bir bilim üssü kurmak için çalışmalara başladı. Antalya Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Harun Gümrükçü ve İTÜ PolReC Lideri Doç. Dr. Burcu Özsoy’a kutupların insanlık için değerini sorduk.
Posted on Mayıs 22, 2018, 4:16 pm
FavoriteLoadingBeğen 24 mins

Daha çok buzulların erimesiyle dünya kamuoyunun gündemine gelen kutuplar, iklim sisteminin geleceğine ilişkin veriler sağlaması açısından bilim dünyası için önem taşıyor. Kuzey Kutbu olan Arktika ve Güney Kutbu olan Antarktika geçmişe ilişkin bilgi sağlanması açısından hem devasa bir veri tabanı hem de yeni kaynakların ortaya çıkarılması açısından doğal bir zenginlik sunuyor. Gözü bu kıtalarda olan büyük devletler ise bilim üslerinde yaptıkları çalışmalarla çarpıcı sonuçlar elde ediyor.

Bu çarpıcı sonuçlardan biri de herkesin ‘küresel iklim değişikliğinin bir etkisi’ olarak yakından bildiği buzulların erime eğiliminde olması. Bu durum sadece kutuplarda yaşayan canlıları ya da kutup bölgelerine yakın ülkeleri etkilemiyor. Uzmanlara göre bu durum, tarımsal faaliyetlerden kültürel ve ekonomik faaliyetlere kadar her alanda yaşam koşullarının etkilenmesine neden olacak. Bu etkinin en önemli sonuçlarından biri de dünya çapında kitlesel göçlerin yaşanacak olması.

DOÇ. DR. BURCU ÖZSOY
İTÜ PolReC Lideri
Antarktika’daki deniz buzları azalıyor. Bu başta deniz ekosistemi olmak üzere bütün dünyayı olumsuz olarak etkileyecek.

Döngü çalışmazsa iklim sistemi durur

Türkiye’nin Antarktika’da bilim üssü kurmak için görevlendirdiği İstanbul Teknik Üniversitesi Kutup Araştırmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi (PolReC) Müdürü Doç. Dr. Burcu Özsoy, iklim sisteminin kutup bölgelerinden başlamasından dolayı Arktika ve Antarktika’nın önemli olduğuna vurgu yapıyor.

Dünya iklim sisteminin temelini oluşturan okyanus ve atmosfer akıntılarının, okyanusların kutup bölgelerinde donmasıyla başladığını ifade eden Özsoy, “Donan deniz suyunun çözemediği tuzun dibe çökmesi ile oluşan yoğunluk farkının sebep olduğu soğuk ve besin dolu dip akıntılar, tüm okyanusları dolaşır. Bu süreçte besin taşımanın ötesinde, iklimi düzenleyen atmosfer akımlarına da sebep olurlar. Bin yılda tamamlanan bu döngünün çalışmaması demek, bütün iklim sisteminin durması anlamına gelebilir” diyor.

Deniz buzları, buzullar ve kar örtüsünün güneşten gelen enerjiyi tıpkı yazın giyilen açık renk giysiler gibi yansıttığını belirten Özsoy, “Her yıl donan buzul katmanlarının içinde barındırdığı atmosfer fosillerinin, milyon yıllık birer atmosfer ansiklopedisi gibi çalışması sebebiyle dünyanın geçmiş iklimine ışık tutmaktadır.

Yine buzul tabakalarının altında saklı milyonlarca yıl öncenin fosilleri, canlı hayatının bugününe ışık tutabilmektedir. Endemik türlerden elde edilen çeşitli kimyasalların kansere bile ilaç olabileceği tahmin edilmekte ve çalışmalar sürmektedir” ifadelerini kullanıyor.

Uzay araştırmaları için kıymetli alanlar

Kutup bölgelerinin bir diğer bilimsel önemi de uzay gözlemlerinin yapılabilmesi. Özsoy bu konuda, “Uzay gözlemleri için en büyük engellerden olan ışık ve radyasyon kirliliğinin kutup bölgelerinde olmaması ve atmosferin diğer bölgelere göre ince olması, uzay araştırmaları için kutup bölgelerini kıymetli alanlar yapmaktadır” diyor.

Kutup bölgelerinin politik olarak da öneminin çok büyük olduğuna dikkat çeken Özsoy, “Arktika Okyanusu’na baktığımızda, hidrokarbon türevlerinin ve balıkçılık faaliyetlerinin ekonomik getirisi ile beraber, hızla erimekte olan okyanusun gemi rotalarına elverişli hale gelmesinin jeopolitik önemi yadsınamaz” diye konuşuyor.

Kıtada bilimsel çalışmalar denetim altında
Kıta üzerinde bilimsel aktivite yapmak isteyen ülkeler, 1991 tarihli Antarktika Antlaşması Çevre Koruma Protokolü’ne uymak zorunda. Çevre Koruma Protokolü, kıta üzerinde bilimsel aktiviteleri denetlerken, bilim ve diplomasi arasında da bir bağ görevi görüyor. 1972 Antarktika Fokları Sözleşmesi, 1980 Antarktika Deniz Canlı Kaynaklarını Koruma Sözleşmesi (CCAMLR) de bilimsel aktivitelerin denetimini sağlıyor. Bu sözleşmeler kapsamında yapılacak bilimsel çalışmaları denetlemek ve ilgili izinleri almak amacıyla Türkiye Antarktika Çevre Komisyonu kuruldu.

Mini bir buzul çağı bizi bekliyor

Burcu Özsoy, “Yakın gelecekte dünyayı bekleyen bir buzul çağı tehlikesi mi var” sorusuna ise şu yanıtı veriyor: “Güneş üzerindeki patlamalar, maksimumlar ve minimumlar belirli döngüler takip etmekte ve bu verilerin bir kısmı tahmin edilmekte. Bahsigeçen çalışmalarda kullanılan modelleme yöntemlerine göre, küçük bir buz çağının bizi beklediği öngörülmekte. Kimi diğer çalışmalar Arktika Okyanusu’nun 100 yıldan daha kısa önce eriyeceğini, bazıları kara buzlarının gelecek iki yüzyıl içerisinde tamamen eriyerek deniz seviyelerinin metreler seviyesinde artacağını, kimileri de fosil yakıt tüketiminin azaltılarak karbon seviyesinin düşürülüp, bu felaket senaryolarının gerçekleşmeyeceğini göstermekte. Kendi çalışma alanımdan baktığımda hem Arktika hem de Antarktika’daki deniz buzlarının azalmakta olduğunu, bunun başta deniz ekosistemi olmak üzere zamanla tüm dünyayı olumsuz olarak etkileyeceğini söyleyebilirim.”

Özsoy dünya üzerinde daha önce şahit olunmayan hava olaylarının yaşandığına dikkat çekiyor. Özsoy, “Akdeniz kıyılarımızda hortum olması gibi. İklim sisteminin hızla değişmesinin bazı sonuçları bunlar. Bizden kilometrelerce uzak olan kutup bölgelerinde küresel iklim değişikliğinin etkileri ile yaşanan farklılıkların bizleri nasıl doğrudan etkilediğinin bir kanıtı da bu. Atlantik Okyanusu’nun sıcak sularının Grönland ile İskandinavya arasından Arktika Okyanusu’na girmesi ve soğuması, Kuzey Yarım Küre’nin iklimini önemli ölçüde etkilemekte” diyor.

Antarktika’nın çeşitli değişimlere maruz kaldığını belirten Özsoy, “Bu değişimler sonucunda insanoğlunun daha önce tanımadığı bazı türler de gün yüzüne çıkıyor. Milyonlarca yıldır buzun altında kalmış çeşitli göl ekosistemleri, kimi mikrobiyal canlılar ve fosiller hakkında araştırmalar yapılmakta ve buzulların erime hızları takip edilmekte. Bu araştırmaların sonuçlarından insanlık için iyi ve kötü olarak yorumlanabilecek çıktılar olmakta ve olmaya devam edecek. Kanserin tedavisi belki de bu şekilde bulunacak ama deniz seviyesinin yükselerek şehirleri sular altında bırakacağı da tahminler arasında. Ama bütün bu araştırmaları yapabilmek, verilerin sürekliliğini sağlamak, fiziki olarak bu bölgelerde bulunmayı gerektiriyor” ifadelerini kullanıyor.

Türkiye takip edilen bir ülke olacak

Türkiye de 2017 yılında aldığı bir kararla Antarktika’da fiziki olarak bulunacağını açıkladı. Kıtada bilimsel çalışmalar yapan 30 dünya ülkesinin arasına katılacak olan Türkiye, ilk defa bilim üssünü kuracak. Bu üssün kurulması için gerekli olan fizibilite çalışmaları da devam ediyor. Geçen yıl ilk seferini yapan İTÜ PolReC Ekibi, ikinci seferini ise şubat-nisan aylarında yapacak.

Antarktika’da bir bilim üssü kurmak için Antarktika Antlaşması Danışma Toplantısı’nda 29 danışman ülkenin onayının alınması gerektiğini ifade eden Özsoy şunları söylüyor: “Türkiye bugüne kadar yaptığı çalışmalarla bu ülkeler tarafından takdirle karşılanmakta ve Antarktika’yı koruyacağının sözünü vermiş durumda. Bütün bu olumlu yaklaşımların daha da iyiye gitmesi için çevreye duyarlı politikamızı sürdürmemiz gerekiyor. Türkiye Kutup Bilim Programı Stratejisi dört ana başlık altında neredeyse tüm bilim dallarını kapsamakta. Dünya, kutup bölgelerinde hangi bilimleri yapıyorsa Türkiye de bunlara katkılar sağlayacak ve hatta birçoğunda takip edilen ülke olacak konumda.”

PROF. DR. HARUN GÜMRÜKÇÜ
Antalya Üniversitesi Öğretim Üyesi
Kutuplarda meydana gelen iklim değişikliğinin küresel yansımaları daha büyük olacaktır

Kutuplar geçmişin sırlarını taşıyor

‘Küresel Çapta Kutup Çağı’ kitap serisinin yazarlarından biri olan Akdeniz Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Harun Gümrükçü, kutup bölgelerinin geçmişin sırlarını içinde barındırdığını söylüyor. Gümrükçü, “Bu bölgelerdeki gelişmelerin dünya toplumunu jeostratejik, siyasi, enerji havzaları, balıkçılık, yeni ulaşım rotaları gibi ekonomik ve ekolojik alanlar başta olmak üzere her yönde etkileyeceği söylemi giderek daha fazla dile getirilmektedir” diyor.

Her iki kutup bölgesi için de devletlerin egemenlik kurmak istediğini belirten Gümrükçü, Antarktika kıtası için şunları ifade ediyor: “20. yüzyılın ilk yarısında Arjantin, Avustralya, Şili, Fransa, Yeni Zelanda, Norveç ve Birleşik Krallık, Antarktika’ya ilişkin kendi iddialarını öne sürmüşlerdi. Antarktika’da egemenlik statüsünün belirsizliği, 1959’da Antarktika Antlaşması imzalanana kadar sorun teşkil etmiştir. Bu antlaşma kıtayı, barışın gözetildiği ve bilimsel araştırmaların yapıldığı doğal bir koruma alanı olarak güvence altına almıştır. Antlaşmaya taraf ülkelerin yer aldığı, belirli aralıklarla düzenlenen toplantılarda, bölgede araştırma yapan bilim insanları tarafından ülkeler arası veri paylaşımı yapılmaktadır.”

Arktika bölgesinde ise durumun farklı olduğunu söyleyen Gümrükçü, “Bölgeye sınırı olan egemen devletler mevcuttur ve deniz alanına yönelik sınırlar, yetki alanları bu devletler arasında tartışma yaratmaktadır. Kanada, Çin ve ABD’nin yüzölçümlerinin toplamından biraz daha az bir alanı kapsayan Arktika’da, 1980’li yılların ortasına kadar genelde bölgenin sadece askeri ve stratejik önemi üzerine odaklanılmıştır. Fakat son çeyrek yüzyıl içinde, bölgenin ekonomik ve sosyal boyutu öne çıkmaktadır” diyor.

Ülkeler egemenlik kurmak istiyor

Balık rezervleri, deniz memelileri, hidrokarbon ve stratejik mineraller gibi hammaddelerin Arktika’nın önemini artırdığını belirten Gümrükçü, “Dünyanın keşfedilmemiş petrol rezervlerinin yüzde 13’ünün, doğalgaz rezervlerinin yüzde 30’unun Arktika bölgesinde; bu rezervlerin de yüzde 84’ünün Arktika Okyanusu’nda bulunduğu tahmin edilmektedir. Ülkelerin hegemonya kurmak istemesinin belirleyici sebeplerinden biri olan enerji kaynaklarını elinde bulundurma ihtiyacı nedeniyle deniz alanlarındaki sınırlandırma arayışları giderek artmaktadır” ifadelerini kullanıyor.

Gümrükçü şöyle devam ediyor: “Bölgede devasa buzulların altından ve derin sulardan petrol ile doğalgaz çıkarılması noktasında yeni bilgiler toplanmaktadır. Küresel haritalama yöntemleri gelişmekte ve navigasyon sistemleri çok farklı sahalarda test edilmektedir. Deniz buzu, buz kırma ve diğer soğuk iklim teknolojileri saha çalışmala rıyla denenerek mükemmelleştirilmektedir. Bu çalışmalardan kazanılan deneyimlerle okyanuslardaki doğal zenginliklere teknolojik olarak daha kolay ve ekonomik olarak daha rekabet edilebilir fiyatlarla ulaşmak büyük bir hedef şeklinde ortada durmaktadır.”

Dünya mini buzul çağı yaşayacak

Kısa bir süre önce İngiltere’deki Northumbria Üniversitesi’nde yapılan bir araştırmada, dünyada 2020 ile 2030 arasında mini bir buzul çağının yaşanacağı sonucuna ulaşıldı. Küresel iklim değişikliğinin matematiksel olarak tahmin edilmesine olanak sağlayan modele göre, güneşin manyetik dalgaları azalacak. Araştırmacılara göre bu durum, dünyanın 1600 – 1700’lü yıllarda geçirmiş olduğu buzul çağının bir benzerinin yaşanacağını gösteriyor.

Harun Gümrükçü bu çalışmaya ilişkin şu açıklamayı yapıyor: “Bilim insanları, dünyadaki buzul alanlarının yaklaşık yüzde 10’unu barındıran Arktika bölgesinde 1980’lerde bazı sorunlar gözlemlemeye başlamışlardır. Örneğin o dönemde elde edilen uydu görüntüleri, oradaki buzun her yaz sonunda önceki yazlara göre giderek küçüldüğünü ancak kış sonlarındaki ölçümlerin hemen hemen aynı olduğunu göstermiştir. 1983 yaz mevsimi sonunda deniz buzu 7,5 milyon kilometrekare, 2015’te ise 5,79 milyon kilometrekare olarak ölçülmüştür. Buzullardaki azalma eğilimini açıklamaya çalışan bilim insanları, küresel ısınma ve iklim sisteminde meydana gelen değişimleri incelerken, kutup bölgeleri üzerinde yoğunlaşmışlardır. Çünkü bu bölgedeki değişimler, dünyanın diğer yerlerine oranla çok daha erken, belirgin ve hızlı olmaktadır. Buradan hareketle, küresel ısınmanın olup olmadığı değil, ısınmanın ne kadar fazla olacağı bilim insanları tarafından tartışılan bir konu haline gelmiştir. Yumuşak, yavaş ve zarar vermeyecek bir iklim değişikliği beklenmediği gibi, çok hızlı bir iklim değişikliği de öngörülmemektedir. Bu bakıştan yola çıktığımızda, yerkürenin 2,2 ile 3,14 derece arasında ısınacağı bilim insanlarının ortak görüşü olarak ön plana çıkmaktadır.”

Sıcaklık dengelerinde değişim olacak

Antarktika ve Arktika buzullarındaki erimeler sonucu okyanus akıntılarının yönlerinde sapmalar olacağı ve bazı bölgelerde sıcaklıkların değişeceğinin tahmin edildiğini belirten Gümrükçü, “Gulf Stream sıcak su akıntısıyla Kuzeybatı Avrupa’da kış ayları ılıman geçmektedir. Ancak buzulların erimesi, okyanus akıntılarının yönünü değiştirerek sıcaklığa etki edebilecek ve sadece birkaç 10 yıl içinde Kuzeybatı Avrupa’da kış aylarındaki ortalama sıcaklığın beş dereceye kadar düşmesi söz konusu olabilecektir. Okyanus akıntılarına bağlı sıcaklık değişimleri dünyanın her yerinde aynı etkiyi göstermemektedir. Amerika’nın kuzeybatı bölgesinde 1998’den günümüze sıcaklık düşüşü görülürken, Kanada’nın Arktika bölgeleri giderek ısınmaktadır” diyor.

Gümrükçü’ye göre bu gelişmeler doğrudan tarımsal faaliyetlere, kültürel ve ekonomik faktörlere etki ederek yaşam koşullarının zorlaşmasına sebep olacak.  Hatta Gümrükçü, yaşam koşullarının giderek zorlaşmasından dolayı kitlesel göçlerin yaşanacağına dair uyarıda bulunuyor.

Yeni kaynak ve maddeler bulundu

Peki bilim insanları kıtada neler yapıyor? Şimdiye kadar ne tür sonuçlara ulaştılar? Yapılan araştırmalarda yeni kaynaklar ve maddeler bulunduğunu belirten Gümrükçü, Antarktika için şu örnekleri veriyor: “2017’nin yaz aylarında, koruma alanı olan Cape Adare Yarımadası’ndaki araştırmalar sonucu, en az 100 yıllık olduğu tahmin edilen, ambalajından çıkarılmamış ve günümüze kadar neredeyse tazeliğini koruyabilmiş bir kek bulunmuştur. 2017 yaz aylarında, kıtanın batısındaki buzulların altında volkanik bir alan bulunmuştur. Bu alanda 90’ın üzerinde yanardağ olduğu tahmin edilmekte ancak bunlardan kaçının aktif olduğu bilinmemektedir. Aktif bir yanardağın olası patlaması, oradaki buzulları eritebilecek, deniz seviyesini yükseltebilecek ve bu durum yalnızca bölgesel değil küresel bir tehdit oluşturabilecektir. Eylül 2017’de Ross Adası’nda yer alan Erebus Yanardağı çevresindeki toprak üzerinde yapılan çalışmalar sonucu, henüz tanımlanamayan türlere ait DNA izlerine rastlanmıştır. Bu durum, yeni bitki ve hayvan türlerinin keşfedildiği ihtimalini kuvvetlendirmektedir. Ocak 2018’de yeryüzüne ait ilk ağaçlardan biri olduğu düşünülen, yaklaşık 280 milyon yıllık bir ağaç fosili bulunmuştur. Permiyen Dönemi’ne ait olduğu tahmin edilen bu fosil, geçmişimize ışık tutması açısından büyük önem arz etmektedir.”

Donmuş virüs bile bulundu

Arktika Bölgesi için de örnekler veren Gümrükçü, “2014 yılında Sibirya buzullarının altında, yaklaşık 30 bin yıldır donmuş halde olduğu tahmin edilen bir virüs bulunmuştur. Bu virüs ve bakterilerin, okyanuslar yoluyla tüm dünyaya yayılabileceği tahmin edilmektedir. Ancak canlılar üzerinde ne gibi etkiler bırakacağı bilinmemekte ve bu durum bilimsel çevrelerde endişelere yol açmaktadır. Öte yandan, bilim insanları buzulların altında büyük oranda karbondioksit ve metan gazı olduğunu belirlemişlerdir. Buzulların erimesiyle açığa çıkacak karbondioksit ve metan gazının atmosfere karışması ve buna bağlı olarak küresel ısınmanın hız kazanması söz konusu olabilecektir. Giderek ısınan hava daha çok buzulun suya karışmasına neden olacak, böylece kutuplarda meydana gelen iklim değişikliğinin küresel yansımaları daha büyük olacaktır” ifadelerini kullanıyor.

Kutup çalışmaları müfredata girmeli

Antarktika’daki bilimsel çalışmalarda Rusya’nın beş üssüyle bu alanda lider olduğunu belirten Gümrükçü, bunu Birleşik Krallık, Almanya, Norveç, Japonya, Danimarka, Fransa ve İtalya’nın izlediğini söylüyor. Gümrükçü, “Arktika ve Antarktika Bölgesi beklenen potansiyelleri dikkate alındığında her boyutuyla araştırılması gereken bir coğrafya olarak karşımıza çıkmaktadır. Nasıl ki Avrupa Çalışmaları, Asya Çalışmaları, Afrika Çalışmaları uluslararası bilim dalının bir parçası olarak görülüyorsa, aynı zamanda kutup çalışmalarının da müfredatta yerini alması ve ilgili kürsülerin farklı disiplinlerde kurulması zaruridir” diyor.

FavoriteLoadingBeğen

Leave a Reply

  • (not be published)