BM GÜVENLİK KONSEYİ: İSRAİL İŞGALCİDİR

Uluslararası toplumun tepkilerine rağmen İsrail, bölgedeki hâkimiyetini büyütmek için bulanık bir sınır politikası uyguluyor ve uluslararası hukuk kurallarını ihlal ediyor. Filistinlilerin canına ve malına yönelik sürekli saldırılarda bulunan İsrail, yasa dışı yerleşimlerini sürdürerek Utanç Duvarını örmeye devam ediyor. Peki uluslararası hukuk ne diyor? Filistin ve İsrail nasıl bir statüye sahip? Prof. Dr. Berdal Aral, Prof. Dr. Mehmet Şahin ve hukukçu Necati Ceylan’a sorduk.
Posted on Şubat 20, 2018, 2:29 pm
FavoriteLoadingBeğen 21 mins

İsrail’in Filistin halkının toprak bütünlüğüne uyguladığı yaptırımlar sonucunda bölgedeki Yahudi yerleşimci sayısı, 2018 yılı itibarıyla Batı Şeria, Doğu Kudüs dahil tam 750 bine ulaşmış durumda. İsrail’in kuruluşuna zemin hazırlayan olay, 2 Kasım 1917 tarihinde İngiltere’de gerçekleştirilen Balfour Deklarasyonu.

Uluslararası Hukukçular Birliği Genel Sekreteri Necati Ceylan’ın verdiği bilgiye göre süreç, Birleşik Krallık Dışişleri Bakan Arthur James Balfour tarafından sunulan Balfour Deklarasyonu ile İngiltere’nin, Osmanlı hâkimiyetinde bulunan Filistin topraklarını işgal etmesiyle başlıyor. Ceylan, İsrail devletinin kuruluş sürecini şöyle anlatıyor: “İngilizlerin Mekke Şerifi Hüseyine Yahudi yerleşimlerine sadece Arap nüfusun ekonomik ve politik özgürlükleri ile uyumlu olduğu sürece izin verileceği yönündeki beyanı üzerine; Şerif Hüseyin, Filistin topraklarına Yahudilerin göç etmesine izin verdi.

Ancak İngilizler sözlerinde durmadılar ve Filistin haritası ve demografisi İngilizler tarafından değiştirildi. 1936’ya kadar devam eden göç dalgasıyla manda dönemindeki göçmen sayısı 170 binleri buldu ve böylece Yahudi nüfusu Arap nüfusun üçte birine ulaştı. 1947 yılında ise Filistin topraklarında yaklaşık 1 milyon 200 bin Arap ve 600 bin Yahudi yaşıyordu.”

 

NECATİ CEYLAN Uluslararası Hukukçular Birliği Genel Sekreteri İsrail, BM’nin işgal altındaki Filistin topraklarındaki yasa dışı tüm yerleşim faaliyetlerini ‘derhal ve tamamen’ durdurulması kararına uymamıştır.

İsrail’in BM üyeliği

Necati Ceylan, İsrail’in bugün ortaya koymaya çalıştığı statü fikrini anlamak için Birleşmiş Milletler’e (BM) üyelik kabulünün gerçekleştiği 11 Mayıs 1949 tarihine işaret ediyor ve ekliyor: “BM, İsrail’in üyeliğini kabul ederken, 181 sayılı karar ile BM Genel Kurulu’nun ortaya koyduğu Paylaşım Planı kapsamında, Filistin toprakları üzerinde birisi Arap, diğeri Yahudi olmak üzere iki bağımsız devletin kurulması ve Kudüs’ün silahlardan arındırılmış, BM Vesayet Konseyi’nin himayesinde uluslararası bir statüye (Corpus Separatum) sahip olmasını öngörüyordu. Söz konusu statü 10 yıl yürürlükte kalacak, sonra referandum yoluyla halkın görüşlerine başvurularak gözden geçirilecekti. İkinci 194 sayılı karar ise Kudüs’ün BM kontrolünde ‘uluslararası şehir’ statüsünde olacağını ve savaşta yerinden edilmiş yaklaşık 750 bin Filistinli mültecinin geri dönüşünü, geri dönmek istemeyenlere tazminat ödenmesini öngörüyordu. Ayrıca kentin kutsal mekânları korunacak ve buralara erişim güvence altına alınacaktı. Bunları uygulamak üzere kurulan üçlü komisyon üyeleri Türkiye, Fransa ve ABD oldu. Kudüs özelinde ise BM, Kudüs’ü İsrail’in tek taraflı olarak başkent ilan etmesini ve de 1967 sonrası işgal ettiği topraklardaki varlığını kabul etmiyor.”

Toprak karşılığı güvenlik politikası

Ortadoğu’da barışçıl bir ortam sağlamak için pek çok müzakereden sonra, 22 Kasım 1967’de BM Güvenlik Konseyi’ndeki 242 sayılı kararın oybirliği ile kabul edildiğini vurgulayan Ceylan, karar maddelerini şöyle sıralıyor: “İsrail Silahlı Kuvvetleri’nin son çatışmada işgal edilen bölgelerden çekilmesi, tüm iddialardan vazgeçilmesi ve çatışmaya mahal verecek davranışlardan kaçınılması; egemenlik, toprak bütünlüğü ve bölgedeki her devletin siyasi bağımsızlığı ve barış içinde, her türlü tehditten ve şiddet hareketinden uzak, güvenli ve kabul edilen sınırlar içinde yaşama hakkına saygı duyulması; Filistinlilerin ulusal haklarının korunması; Doğu Kudüs başkent olmak üzere bağımsız bir Filistin Devleti’nin kurulması; İsrail’in 1967’de yaşanan Altı Gün Savaşı’nda işgal ettiği yerlerin tamamından çekilmesi; göç ettirilen Filistinlilerin topraklarına geri dönmesi ya da tazminat ödenmesi ve Filistin ile İsrail devletinin sınırlarının belirlenmesi…” İşgal bölgelerindeki yerleşimlere yönelik BM’nin verdiği bu kararlar bir umut ışığı olarak görünebilir ancak İsrail’in bu kararlara verdiği cevaplar dikkat çekici. Bu konuda Ceylan, “İsrail, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin işgal altındaki Filistin topraklarındaki yasa dışı tüm yerleşim faaliyetlerini ‘derhal ve tamamen’ durdurulması kararına uymamıştır. İsrail, 1948 yılından beri Filistin’de sürdürdüğü yayılmacı politikalarını ve işgallerini ABD’nin desteğiyle, ‘toprak karşılığı güvenlik’ bahanesiyle kutsal toprakları işgale devam etmektedir. Oslo Barış Sureci ve Camp David gibi görüşmeler, işgali meşrulaştırmaya yönelik girişimler olup bugün yaşanılan katliam ve işgal, bu politikaların devamının bir neticesidir” diyor.

PROF. DR. BERDAL ARAL İstanbul Medeniyet Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi İsrail’in Kudüs’ü ilhakı, yani burayı İsrail topraklarına katması, bir hukuk ihlalidir ve o nedenle de geçersizdir.

Filistin halkının mülteci olma trajedisi

İstanbul Medeniyet Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Berdal Aral da Filistin’e Yahudi göçünün ardından İsrail anlaşmazlığının akıbetine yön veren bir diğer unsurun da BM’de alınan bir karar olduğunu söylüyor. 1947 yılında kabul edilen 181 sayılı karar için Aral şu değerlendirmeyi yapıyor: “Filistin topraklarının yaklaşık yüzde 56’sı, büyük çoğunluğu buraya İngiliz mandası döneminde gelen ve nüfusun yalnızca yüzde 30’unu oluşturan Yahudilere bırakılırken, geriye kalan yüzde 44’ü ise yüzlerce yıldır bu topraklarda yaşayan ve nüfusun yüzde 70’ini teşkil eden Araplara bırakılmıştır.”

Aral, BM Genel Kurulu’nun Filistin halkını dışarıda bırakan bu kararını ‘tuhaf’ olarak değerlendiriyor ve bu kararın, İsrail Devleti’nin kuruluşuna giden sürecin en önemli dönemeç noktası olduğunu vurguluyor. Aral, “Filistin halkı, ne yazık ki 1948’de İsrail Devleti’nin kuruluş ilanıyla birlikte patlak veren 1948-49 Arap-İsrail Savaşı sonunda, zayıf Arap ordularının yenilgisiyle birlikte, kendisine bırakılan toprakların yarısını İsrail’e kaybetmiştir” diyor. Aral’ın deyimiyle bu acı savaş, aynı zamanda yaşadıkları toprakları terk etmek zorunda bırakılan mazlum Filistin halkının mülteciliğe uzanan uzun soluklu trajedisinin de başlangıç noktası oldu.

Donald Trump’ın Kudüs söylemi

Peki ABD, İsrail Devleti’nin politikalarını destekliyor mu? Prof. Dr. Berdal Aral’a göre ABD Başkanı Donald Trump’ın Aralık 2017’de, Amerikan Büyükelçiliği’nin Kudüs’e taşınmasına ilişkin kararı son derece tehlikeli ve İsrail’in Doğu Kudüs’ü ilhak politikasının ABD tarafından desteklendiğini gösteriyor. Aral, “İsrail’in Batı Şeria ile Gazze’yi işgalinden kısa bir süre sonra, bu devlet Doğu Kudüs’ü ilhak etmek için bazı girişimlerde bulundu. Bu yönde atılan adımlardan bazıları şunlar oldu: Batı ve Doğu Kudüs arasında geçiş noktası niteliğindeki kapının yıkılması, bu ilhakı ‘yasal’ hale getirmek için yeni yasaların kabulü, Batı Kudüs Belediyesi’nin yetki alanının Doğu Kudüs’ü de kapsayacak biçimde genişletilmesi, İsrail kanunlarının Doğu Kudüs’e ve orada yaşayan Filistin toplumuna genişletilmesi” diyor.

1980’de başlayan Kudüs ilhakı

Aral, Trump’ın Kudüs söyleminin perde arkasını okumak için 1980 yılına dönüyor. Aral, bu tarihte İsrail’in birleşik Kudüs’ün “İsrail’in başkenti” olduğunu ilan etmesiyle başlayan süreci şöyle anlatıyor: “BM Güvenlik Konseyi duruma tepki göstererek 478 sayılı kararı kabul etmiş ve İsrail’in, Kudüs dahil olmak üzere 1967’den bu yana işgali altında bulunan topraklardan çekilmesi gerektiğini ifade etmiştir. Aynı kararda, bu talebin gereğini yerine getirmediği takdirde, İsrail’in bu karara uymasını sağlamak amacıyla, Konsey’in, BM Kurucu Antlaşması’nda (1945) ifadesini bulan tedbirleri alacağını ifade etmiştir. Ne var ki Konsey, hiçbir zaman bu sözünün gereğini yerine getirmemiş, İsrail’i cezalandırmaktan hep kaçınmıştır. Nitekim İsrail bu niyetinden hiç vazgeçmediği gibi, tedricen Amerikan müesses nizamından destek almaya da başlamıştır.”

İsrail ve Filistin’in uluslararası hukuksal konumu sorusu tam burada kendine bir cevap arıyor. Aral bu noktada, 1970 tarihli Dostça İlişkiler Bildirgesi’ne dikkat çekiyor ve askeri güç kullanımı ya da kullanım tehdidi yoluyla ele geçirilen toprakların hukuken geçersiz bir toprak kazanım yöntemi olduğunu söylüyor. Aral ekliyor: “Bu ilkenin bir yapılageliş kuralı haline geldiği rahatlıkla ileri sürülebilir. O nedenle, açıktır ki İsrail’in Kudüs’ü ilhakı, yani burayı İsrail topraklarına katması, bir hukuk ihlalidir ve o nedenle de geçersizdir.”

Yasa dışı Yahudi yerleşimler

İsrail’in işgal politikasından sonra izlediği strateji ve Filistin halkına yönelik tutumunu Aral üç ana konu etrafında topluyor: “Yasa dışı yerleşimler, Doğu Kudüs ve Utanç Duvarı.” Aral, İsrail ile Filistin arasında eğer bir gün uluslararası hukuka ve adalete uygun bir barış tesis edilecekse, bunun önündeki en büyük engelin işgal edilmiş Filistin topraklarındaki yasa dışı Yahudi yerleşimler olduğunu söylüyor.

Aral, “İsrail tarafından işgal altındaki Filistin topraklarında onlarca yıldır inşa edilmekte olan yasa dışı yerleşimler, hem Cenevre Sözleşmeleri’nin açık bir ihlalidir hem de 1967 yılında İsrail işgal güçlerinin eline geçen Filistin topraklarının tamamı üzerinde bir Filistin Devleti’nin kurulmasını imkânsız hale getirmesi nedeniyle siyasi bir çözümsüzlüğe davetiye çıkarmaktadır” diyor.

Ardından 1992 yılında Oslo Görüşmeleri’yle birlikte başlayan İsrail-Filistin barış sürecine dikkat çekerek sözlerine şöyle devam ediyor: “İsrail, müzakere sürecini, Batı Şeria ve Kudüs’te inşa ettiği yasa dışı yerleşimlerin tüm işgal topraklarına yayılmasına yönelik politikasını maskelemek için suiistimal etmiş, sahadaki oldubittiler yoluyla Filistin halkının egemenlik ve özgürlük mücadelesini sabote etmiştir. Uluslararası insani hukuk kurallarının ihlali niteliğinde olan yasa dışı yerleşimlerin yanı sıra hem Filistinlilerin kendilerine hem de mal-mülklerine yönelik rutin saldırılar her daim olmuştur ve olmaktadır. Bu ve benzeri pek çok suiistimal, keyfilik ve zorbalık, Filistin topraklarında hayatı yaşanmaz hale getirmiştir” diyor.

Bir başka önemli sorun ise ‘Utanç Duvarı’. İsrail’in 2002 yılında yeşil hattın da ötesine uzanan ve Batı Şeria’yı bir uçtan bir uca bölen bir duvar inşasına başladığını anlatan Aral, “Bu ‘Utanç Duvarı’, İsrail’in ileri sürdüğü gibi Filistinli silahlı eylemcilere ve canlı bombalara karşı ‘geçici’ bir koruma tedbiri değil, Filistin topraklarının daha da küçültülmesini hedef alan ‘kalıcı’ bir zorbalık ve gasp örneğidir. Tamamlandığında uzunluğu 700 km’den fazla olacak bu duvarın sözüm ona ‘Filistinli teröristlerin’ eylemlerini engelleme amaçlı olmadığı açıktır. Nitekim Uluslararası Adalet Divanı, 2004 yılında vermiş olduğu ‘Danışma Görüşü’nde, bu duvar inşasının, aynı zamanda Filistin topraklarının bir kısmının fiili ilhakı olarak değerlendirilmesi gerektiğini belirtmiştir” ifadelerini kullanıyor.

PROF. DR. MEHMET ŞAHİN Polis Akademisi Öğretim Üyesi İsrail, Filistin’in sınırı belli olmasın diye ve genişlemek için kendi sınırını netleştirmemektedir.

İsrail’e tam ABD desteği

Ortadoğu uzmanı olan Polis Akademisi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mehmet Şahin, İsrail’in Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin hiçbir kararını dikkate almadığını vurguluyor. Şahin, “İsrail uluslararası hukuk dinlemeyen bir devlettir. Bunun temel nedeni BM Güvenlik Konseyi’nde bulunan ABD’nin haklı veya haksız olsun her zaman İsrail’in yanında olmasıdır” diyor. Şahin, “1967 yılında 6 Gün Savaşı gerçekleşti ve İsrail kendisine 1947’de verilen toprağın üç katından fazlasını işgal etti. 6 Gün Savaşı’yla birlikte ve sonrasında Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 242 sayılı kararı oluştu. BM Güvenlik Konseyi’nde alınan 242 sayılı kararına göre İsrail, Filistin topraklarında işgalci konumundadır. Filistin topraklarını işgal etmiştir ve bu işgal verilerine göre yerinden edinmiş mülteciler vardır” ifadelerini kullanıyor.

Filistin’in bugün Gazze ve Batı Şeria olmak üzere sadece iki toprağı olduğunu belirten Şahin şunları söylüyor: “Gazze’den 2005 yılında çekildiler ama Batı Şeria’da bugün Filistinliler, 1947’de BM Genel Kurulu’na göre verilen toprağın yüzde 12’sini zor kullanabilmektedir. Burada yaklaşık 3 milyon Filistinli var. 600 binin üzerinde de işgalci İsrailli var. Daha sonraki süreçte, 1973’te Güvenlik Konseyi yeni 338 sayılı 1967 tarihli 242 sayılı BM Güvenlik Konseyi’ni onaylayan yeni bir karar daha aldı. Ortadoğu’daki devletlerin birbirlerinin sınırlarını tanımasını ve İsrail’in işgal etmiş olduğu yerlerden bir an önce çekilmesini önerdi. İsrail, 1967’den bu yana işgal ettiği yerleri BM kararlarına rağmen işgale devam etmekte, bunu da daha ileri bir noktaya taşımaktadır.”

İsrail genişleme siyaseti güdüyor

İsrail’in hedefinde ne olduğuna ilişkin Mehmet Şahin şunları söylüyor: “Farklı siyasi yapılardan, farklı coğrafyalardan gelen insanların oluşturduğu bir devlet. Bunları bir araya getirdiğinizde, buradan bir millet yaratmak çok zordur. İsrail Devleti iki yöntem uyguluyor. Bir, güçlü bir düşman algısını sürekli ayakta tutuyor ki farklı coğrafyadan gelen insanları kaynaştırabilsinler. İki, İbraniceyi zorunlu kılıyorlar. İsrail, sınırı belli olmayan tek devlettir.

BM üyesi ülkelerin genellikle bir sınırı vardır. İsrail sınırını belli ettiği zaman bu defa ne olacak? Filistin’in de belli olacak. İsrail, Filistin’in sınırı belli olmasın diye ve genişlemek için kendi sınırını netleştirmemektedir. İsrail, Ortadoğu’daki kargaşayı, çatışmayı kullanarak genişleme siyaseti izleyen bir ülke. İsrail, gaz gibidir, fırsat buldukça yayılır.”

Şahin, “İsrail’in kendi içinde çıkmazları yok mu” sorusunu da “İsrail’in kendi içinde tartışmaları var ama bunu kendi içinde çözebiliyor. Ciddi ekonomik sorunları var. Hem ortak düşman algısı hem de İbranicenin zorunlu oluşuyla, Yahudilerden bir toplum oluşturmayı veya Yahudi milletini bir arada tutma amacını güttüklerini görüyoruz. İsrail’in genişlemesi söz konusu olduğunda ise bir araya geldiklerini görüyoruz maalesef” diye cevaplıyor.

FavoriteLoadingBeğen

Leave a Reply

  • (not be published)