Beş asır önce gelen davet

Osmanlı sultanlarının dokuzuncusu Yavuz Sultan Selim’e önce Suriye’nin, ardından da Mısır’ın kapılarını açan, Mekke ve Medine’de Hz. Peygamber’den (SAV) kalan kutsal emanetlerin koruyuculuğu ile bu kutsal beldelerin hizmetkârlığı görevlerini tevdi ettiren Mercidabık Zaferi 500. yılını doldurdu. 1516 yılında Halep yakınlarındaki Dabık’ta Memlûkleri yenen Yavuz ve ordusu bir yıl sonra, Kahire yakınlarındaki Ridaniye’de kesin zaferini ilan etmişti. Tıpkı İstanbul’un fethinde olduğu gibi, yeni bir çağ açan bu zaferlerle birlikte hem Osmanlı başkenti hem de tarihin akışı geri döndürülemez bir şekilde değişti. Topkapı Sarayı’nda muhafaza altına alınan Hz. Peygamber’in (SAV) mübarek sancağı ile diğer emanetleri, İstanbul’u, makarr-ı hilafet yaparken, Türkleri İslam âleminde çok özel bir konuma yerleştirdi. İstanbul artık sadece bir imparatorluk başkenti değil, dünya Müslümanlarının ‘Dersaadet’i olmuştu.
Yayın Tarihi: Ağu 3, 2017
FavoriteLoadingBeğen 7 mins

Günümüzden 500 yıl kadar önce Yavuz Sultan Selim, Edirne Sarayı’nda, devlet erkânıyla henüz tam olarak halledilemeyen Doğu meselesini görüşüyordu. İran üzerine yapılan sefer başarıyla sonuçlanmış, Türkmen illerindeki Safevî ilerleyişi durdurulmuştu. Ancak Yavuz Sultan Selim’e gönderilen mektuplarda Halep, Kahire ve Hicaz ahalisi, bütün Doğu Akdeniz’e hükmeden Mısır merkezli Memlûk Devleti’nin zulmünden şikâyet ederek, Osmanlıları açıkça sefere davet ediyordu.
Halep’ten Yavuz’a gönderilen bir mektupta şu ifadelere yer verilmişti:“Âlimler, ileri gelenler, veliler efendimiz siz Sultan’a (Aziz Allah yardımcınız olsun) gönderilmesi için topyekûn bu mektubu yazmış bulunuyoruz. Bütün Halepliler size bağlıdırlar. Efendimiz bizleri koruyun. Sultanımız şunu bilsin ki, İslam Şeriatı burada mecrasına oturmamıştır. Memlûkler bir şey istediklerinde artık onlara karşı koyabilecek kimse yoktur. O şey mal, kadın veya çocuk olsun fark etmez. Onlar hiç kimseye merhamet etmiyor. Bizden, üç evden bir kişi istiyorlar. Onların isteğine cevap veremiyoruz. Bize düşmanca davranıyorlar. Bize tahakkümde bulunuyorlar. Sultanımız, bize, ehlimize, ahalimize, bir eman lütfedin. İtimat ettiğiniz bir kişi gizlice bize gelsin, bizimle görüşsün ve bize ahit ve eman versin de şu fukaranın kalpleri mutmain olsun. Rahata kavuşsun. Efendimiz Hazreti Muhammed’e ve ehli beytine salât ve selam olsun.”

Osmanlı sultanları kendilerine gönderilen bu türden yardım çağrılarına aşinaydı. Ancak Yavuz’a gönderilen mektuplardan birinde, Suriye ve Mısır uleması yaklaşan büyük bir tehlikeyi daha haber veriyordu. Portekiz donanması, Afrika’nın Güney ucundaki Ümit Burnu’nu keşfettikten sonra kuzeye, Kızıldeniz’e doğru ilerlemişti. Kudüs’ten, Lübnan’dan, Şam’dan, Halep’ten gelen endişeli mektuplara bakılırsa Memlûkler, Kızıldeniz boyunca sıralanmış, İslam’ın en kutsal beldelerini Portekizli denizcilerden korumaktan acizdi. Hz. Peygamber’in soyundan gelen Hicaz şerifleri, Mekke, Medine ve Hz. Peygamber’in kutsal emanetleri tehlike altındaydı.
Baştan beri kendilerini Peygamber sancağının taşıyıcısı olarak gören Osmanlı sultanlarının dokuzuncusu Yavuz Sultan Selim Han’a, Mısır’a sefer kararını verdiren en önemli sebeplerin başında işte bu tehlike geliyordu.

“Biz bu işe memur edildik”
Mekke ve Medine, Yavuz’u açıkça yardıma çağırırken, Edirne’ye ulaşan mektupların dışında Yavuz’a manevi bir davet de gelecekti.
1516 yılında Edirne Sarayı’nda, Mı
sır Seferi için son hazırlıklarını yapan Yavuz Sultan Selim’in yaşadığı bir rüya hadisesi, bu önemli padişahın hayatının anlatıldığı ilk eser olan Hoca Sadettin’e ait ‘Selimname’de, halifelik makamının Osmanlılara geçmesindeki manevi boyutuyla çok çarpıcı bir şekilde yer alıyor. ‘Selimname’yi kaleme alan Hoca Sadettin’in, Yavuz ile birlikte bu rüya hadisesini birebir yaşayan, padişahlık nedimi ve musahibi Hasan Can’ın oğlu olması konuyu daha da önemli kılıyor.
Hoca Sadettin, babası ve Yavuz Sultan Selim arasında geçen rüya hadisesini ‘Selimname’sinde şöyle aktarıyor:

İslam âleminin dini ve siyasi lideri

Yavuz Sultan Selim’in rüyasında gördüğü, Mısır’ın fethiyle ilgili kendisine emir iletecek olan Hasan, en yakınındaki kişilerden biri, kapı ağası Hasan’dı. Beklenen emir gelince Yavuz ve ordusu aynı yılın ağustos ayında Halep yakınlarındaki Dabık’ta Memlûk ordusunun karşısına çıktı.
Haydar Çelebi’nin Mercidabık Savaşı’nı tasvir ettiği ruznamesine göre, 40-50 bin civarındaki zırhlı Memlûk ordusu karşısında, Osmanlı kuvvetlerinin 20 bin civarında tüfekli yeniçerisi ve ağır topları vardı. Savaşın sonunda Memlûk
ordusu bozguna uğrarken, Sultan Kansu Gavri felç geçirerek öldü. Şam’a hiçbir mukavemetle karşılaşmadan giren Yavuz Sultan Selim, savaş alanında Memlûk sultanının yanında bulunan Abbasi Halifesi Mütevekkil ile üç mezhebin kadısını da alıkoymuştu. Bugünkü Suriye, Lübnan ve Filistin tümüyle Osmanlıların eline geçmiş, buralarda Yavuz adına hutbe okutulmuştu.
Takip eden aylarda, Kansu Gavri’nin yerine geçen Tumanbay, Osmanlılara karşı saldırıya geçince Yavuz, Mısır fethini tamamlamak için 1517’de Mısır üzerine yürüdü ve önce Ridaniye’de, daha sonra Kahire içlerinde yapılan kanlı çarpışmaların ardından Memlûk Devleti’ne kesin olarak son verdi. Siyasi olarak Memlûk Devleti’ne bağlı olan Mekke şeriflerinden 34’üncüsü Muhammed Ebu’l- Berekat, oğlu vasıtasıyla Kâbe’nin anahtarını Yavuz Sultan Selim’e gönderince, baştan bu yana kendilerini Kâbe’nin manevi hizmetkârı olarak gören Osmanlılar için bu görev fiili bir hale geldi. Nitekim fethedilen bütün İslam topraklarında okunan hutbede Yavuz Sultan Selim, Hadim-ül Haremeyn yani ‘Kutsal Toprakların Hizmetkârı’ olarak resmen ilan edildi. Osmanlı, Mekke ve Medine üzerindeki tüm haklara sahip olmuştu.

FavoriteLoadingBeğen

Leave a Reply

  • (not be published)