YAŞAR YILMAZ
Yazar
Eserlerimizin bu topraklara ait olduğunu, mirasçısı olduğumuzu içselleştirerek geri istemeliyiz. Bu eserler, Anadolu kültürünün bir ürünüdür.

Türkiye’de müzecilik, neredeyse başladığı günden beri tarihî eser kaçakçılığıyla yana yana anılıyor. Milli varlıkların yağmalanması anlamı taşıyan kaçakçılık girişimleri, 1830’lardan beri yer yer yasal zemine de oturtulacak şekilde müzeciliğin en temel sorunlarından biri durumunda. Cumhuriyet döneminde, konunun ciddi bir şekilde ele alınıp gerekli yasal düzenlemelerin yapılması sonucunda, söz konusu kaçakçılık önemli ölçüde durduruldu. Ancak yüzyılı aşkın bir sürede ülkemizden götürülerek başta Batı Avrupa’nın resmî müzeleri ve özel koleksiyonlarını süslemekte olan binlerce eserin yeniden ülkemize kazandırılması büyük önem taşıyor. Türkiye’de müzecilik çalışmalarına ilk defa 19. yüzyılın ikinci yarısında başlandı. Ancak eski eserlerin toplanması bilinci daha gerilere uzanıyor. Fatih Sultan Mehmet’in, Topkapı Sarayı’nın iç avlusunda Bizans dönemine ait lahit, sütun, kaide ve başlıkları bir araya getirttiği biliniyor. Sultan Abdülmecid, Yalova çevresindeki Bizans yazıtlarını İstanbul’a yollamış, onun döneminde Tophane-i Amire Müşiri olan Rodosîzâde Damat Fethi Ahmed Paşa da imparatorluğun çeşitli yörelerinden İstanbul’a eski eser gönderilmesini istemiş. Toplanan bu eserler, savaş araç ve gereçleriyle birlikte 1869’da açılan Müze-i Hümâyun’un temelini oluşturmuş. Müzenin müdürlüğüne ise Mekteb-i Sultani öğretmenlerinden Edward Goold getirilmiş. Daha sonra Goold görevinden alınarak müze kapatılmış ve eserler Avusturya sefiri Freiherr Von Prokesch-Osten’ın ısrarıyla İstanbul’daki Lyod Austrichien vapur acentesi sahibinin oğlu, ressam ve koleksiyoncu Terenzio’nun muhafızlığına bırakılmış.

Yani, ciğer adeta kediye emanet edilmiş. Bir süre sonra müze yeniden açılarak müdürlüğüne Alman asıllı Doktor Philipp Anton Dethier getirilmiş. Dethier, Heinrich Schliemann’ın Atina’ya kaçırdığı Truva Hazineleri’ni geri almak için uğraşmış; fakat dönemin Osmanlı hükumeti yüklü bir tazminat karşılığında iade talebinden vazgeçmiş.

Eski Eserler Yönetmeliği yasal zemin oldu

Dethier, aynı zamanda ilk Asar-ı Atîka Nizamnâmesi’ni (Eski Eserler Yönetmeliği) de yürürlüğe koyan kişi. İşte bu yönetmelik, tarihî eser kaçakçılığının yasal zeminini oluşturmuş ve yabancıların yaptığı kazılardan çıkan eserlerin üçte biri kazıyı yapana, üçte biri arazi sahibine, üçte biri devlete bırakılmış; kazıyı yapana ayrıca eserlerden dilediğini seçme hakkı tanınmış.

Dethier’in ölümü üzerine yerine, müzenin ilk Türk müdürü Osman Hamdi Bey getirilmiş. Osman Hamdi Bey, 1884’te yürürlüğe koydurduğu ve 1973’e kadar işlevini sürdüren yeni ‘Eski Eserler Yönetmeliği’ ile kazılardan çıkan eserlerin yurtdışına çıkarılmasının yasal olanağını ortadan kaldırmış. Yeni yönetmeliğin uygulanması da Osman Hamdi Bey’e emanet edilmiş. Ancak Bergama, Priene, Milet, Efes, Sardis (Salihli), Trysa (Gölbaşı) ve Zincirli’den pek çok eser bu dönemde yasağa rağmen yurtdışına götürülmüş. Bu soygun, 1910’da Osman Hamdi Bey’in ölümüne kadar aralıklarla sürmüş.  Cumhuriyet döneminde ise yapılan çalışmalar Atatürk tarafından desteklenmiş. Öyle ki Türkiye’de arkeoloji araştırmaları başlangıçta -Osman Hamdi Bey hariç- yalnızca yabancı uzmanlar tarafından yürütülürken, o yıllarda Türk müzecileri de söz sahibi olmaya başlamış.

Yabancıların kazı ve araştırmalarına da ancak Türk müzelerinin denetiminde izin verilmeye başlanmış. Bu arada yurtdışına arkeoloji eğitimi yapmak üzere öğrenciler gönderilmiş, İstanbul ve Ankara üniversitelerinde arkeoloji bölümleri açılmış.

Başta Kıymetli Eserlerin Harice İhracının Men’ine Dair Kararname (1925) olmak üzere, bir dizi yasal düzenleme ile eski eserlerin korunması için büyük çaba harcanmış. Bu anlamda, 1921’de Sardis’i (Salihli) kazıp, buldukları eserleri İzmir’den bir gemiyle kaçıran Amerikalılardan söz konusu eserlerin 1922’de 53 sandık olarak geri alınması ilk başarılı eser iadesi olarak kayıtlara geçmiş. Bu, savaş koşullarındaki genç Cumhuriyet’in ilk örnek tutumu olmuş.

BERGAMA MÜZESİ

Yurtdışına götürülen eserlerin envanteri

Peki, on yıllarca sürmüş olan bu yağmada yurtdışına hangi eserler kaçırıldı? Kaçırılan eserlerin toplam sayısı neydi? Bunlarla ilgili kapsamlı bir envanter çalışması yapıldı mı? Bu soruların cevaplarını, 2015 yılında piyasaya sessiz sedasız çıkmış olan bir kitapta buluyoruz. İnşaat mühendisi Yaşar Yılmaz, yedi yılda hazırladığı ‘Anadolu’nun Gözyaşları’ adlı çalışmasında, zor bir işe soyunarak geniş bir tarama ile ülkemizden götürülmüş eserlerin kapsamlı bir envanterini çıkardı. Dünyanın dört bir köşesine kaçırılmış eserleri envanter numaralarıyla belgeleyip arşivleyen Yılmaz, bu eserlerin yurtdışına götürülüş öykülerini de eserleri götürenlerin anıları ve günlüklerinden yararlanarak derledi.

En yoğun dönemi 1830-1922 yılları arasında olmak üzere, Anadolu’dan kaçırılan eser sayısının, tespitine göre 80 binin üzerinde olduğunu söyleyen Yılmaz, “Bu rakama depolarda duran, özel koleksiyonlarda bulunan eserler dahil değil. Onlarla birlikte sayı 150 bini aşabilir. İtalyan kökenli emekli bir asker olan Cesnola’nın Kıbrıs’tan gemilerle taşıdığı eser sayısı ise 100 binden fazla” diyor.  Bir arkeoloğun bu kadar acımasız bir soyguna imza atamayacağını düşündüğünü söyleyen Yılmaz sözlerine şöyle devam ediyor: “Cesnola, zaman zaman 200’ü aşkın işçi çalıştırmak suretiyle Bergama’yı yıllarca talan ediyor.

Bir yumruk büyüklüğünden daha iri her parçanın sandıklara konması talimatını veriyor. Eserlerin değerlendirilmesini ise Berlin’deki arkeologlara bırakıyor. Bu sandıklar İzmir’de yapılmış özel dingilli, çelik tekerli arabalarla Dikili Limanı’na götürülüyor. Bazı günler Bergama Limanı’na 20’ye yakın araba konvoy olarak, limanda bulunan Alman zırhlısı Comet’e yüklenmek üzere gidiyor. Bergama’daki Sunak, Hadriyan yapıları, Apollon Tapınağı’nın sütunları bu şekilde götürülmüştür. Bunlar heykel değil, koca koca binalar.”

Boyu 211 metre olan Trysa Anıtı, Viyana’da

20 yıl boyunca 10 farklı ülkede 50’yi aşkın müze ve özel koleksiyonda yaptığı araştırma sonucunda kapsamlı veriler elde ettiğini ifade eden Yılmaz, Fransızların Assos’tan (Behramkale) götürdükleri eserleri Louvre Müzesi’nde; İngilizlerin Kısantos’tan (Kınık) taşıdıklarını British Museum’da; Avusturyalıların Efes’ten aldıkları 45 metrelik mermer Partlar Anıtı ve boyu 211 metre olan Trysa Anıtı’nı Viyana’da sergilediklerini belirtiyor.

Almanların ise başta Bergama olmak üzere Priene, Milet, Magnezya, Troya Hazineleri ve Zincirli Hitit eserlerini Berlin’e taşıdıklarını hatırlatarak, bunların Berlin’deki Altes Müzesi, Bergama (Pergamon) Müzesi, Neues Müzesi gibi müzeleri süslediğini söylüyor.

Bizans eserlerinin çoğunlukla Osmanlı coğrafyasında soyulmuş olmasının nedeninin Napolyon’un Avrupa ülkelerini işgali ile buralardan Fransa’ya eski eser taşımaya başlaması sonucunda, Avrupa ülkelerinin 1820’lerde bu konuda bir centilmenlik anlaşması yapmalarına bağlayan Yılmaz sözlerine şöyle devam ediyor: “Bunun üzerine, Yunanistan’da başlayan kazıları durdurdular ve Anadolu, Ortadoğu coğrafyasına yöneldiler. Tabii, Yunanistan da hiç masum değil; Anadolu’yu işgal ettikleri yıllarda (1919-1922) işgal ordusu ile birlikte arkeologlarını da getirdiler. O dönemde kaçırılan birçok eser bugün Atina’daki Arkeoloji Müzesi’nde sergilenmekte.”

BERGAMA ANTİK KENT, İZMİR

İadenin hukuksal boyutu

Tarihî eser kaçakçılığı, uluslararası hukuk açısından cezai yaptırım gerektiriyor. Ayrıca kaçırılan eserlerin geldiği ülkeye iadesi kabul edilmiş durumda. Ancak Yılmaz’a göre, işler o kadar da kolay değil. Çünkü iade yasaları 1900’lerin başında dünyayı soyan beş ülke tarafından hazırlanmış. Doğal olarak da eserlerin iadesini zorlaştıracak ne kadar engel varsa hepsini kanun ve yönetmeliklere yerleştirmişler. Peki çözüm nedir?

Hepsi Anadolu kültürünün bir örneği

Söz konusu tarihî eserlerimizi inançla ve bilinçli olarak geri istememiz gerektiğini dile getiren Yaşar Yılmaz, yeni başlayan ilginin küçümsenemeyecek kadar kitleselleştiğini belirtiyor ve ekliyor: “Bu ana kadar eserlerin iadeleri genel olarak kaçakçılık önleme anlayışıyla ele alınıp talep edilmiştir.

Bundan sonra, eserlerimizin bu topraklara ait olduğunu, mirasçısı olduğumuzu içselleştirerek geri istemeliyiz. Götürdükleri eserler, Anadolu kültürünün bir ürünüdür, bu coğrafyanın kültür birikimiyle şekillenmiş; bir mermer yontu ya da pişmiş toprak olarak günümüze ulaşmış eserlerdir. Götürüldükleri ülkelerle hiçbir bağları yok. O müzelerde bir nevi hapis tutuluyorlar. O eserler burada kıymetlidir. Karacaoğlan’ın dediği gibi: Taş yerinde ağırdır.”

İstikrarlı bir politika izlenemedi

Geçmişte tutarlı ve bilinçli bir siyaset izlenemediğini ifade eden Yılmaz şöyle devam ediyor: “İzlenemezdi de; çünkü tarih bilincimiz yanlış temel üzerine inşa edilmiştir. Ulus inşa edilirken olmazsa olmaz süreklilik kuralı önemlidir; tarih öykünüzde devamlılık olacak. Bizde, Osmanlı İmparatorluğu dağılınca Anadolu’da kurulan devletin tarih yazımında, dil ve ırk temelli ulus inşası yoluna gidildi.

1071 Malazgirt ile başlatılan tarih bizi, Anadolu coğrafyasının süreklilik gösteren geçmiş kültürlerinden kopardı. Anadolu’da dokuz yüz yıllık güdük bir tarihle kendi mizi tanımlamaya çalıştık. Onun içindir ki, 1922’de İstanbul’un İngiliz işgal günlerinde Lordlar Kamarası’nda, ‘Türkler Anadolu’da yeterince kaldı, artık Orta Asya’ya geri göndermeliyiz’ diyebildiler.”

“Düzeltmemiz gereken; ırk temelli tarihimizin yanında Anadolu’nun coğrafi tarihini ders kitaplarımızda okutmaktır” diyen Yılmaz, coğrafi tarihte boşluk olamayacağı belirterek, “Irklara bağlı olmaksızın her inanç ve ırktan insanlar o coğrafyada boşluksuz kültür katmanlarını inşa ederler.

Anadolu kültür varlıklarını inşa eden nesillerin son halkası bizleriz. Örneğin, Doğu Roma hamamları olmasaydı Osmanlı hamamı sentezi ortaya çıkar mıydı? Bizim tarih kitaplarımız, Anadolu’nun ilk yazılı belgelerine dayanan Hititlerden başlayarak yaklaşık dört bin yıllık zengin tarihiyle devam etmelidir” diye konuşuyor.

Sorunun çözümünün, bu yeni bilinç ve anlayışla siyasetçilerden sıradan yurttaşlara kadar Anadolu’da yaşamış tüm kültürlerin bıraktığı eserleri yabancı görmeyen, kültür varlıklarını bir değer olarak algılayan bireyler yetiştirilmesi olduğunu vurgulayan Yılmaz, “Epey geç kalmış olsak da bundan sonraki hükumetler kültür varlıklarımızın değerini kavramalı ve geri isteme siyasetini; hak sahibi olarak, kültür mirasçısı olarak, haklı olduklarına inanarak izlemeliler” diyor.

Bergama’yı vahşice kazdılar

Türkiye’nin iradesini henüz tam olarak fiiliyata dökemediğini söyleyen Yılmaz, Almanların Bergama’yı 1860’lardan 2018’e değin hiç aralıksız, bir buçuk asırdır kazdıklarını söylüyor. Kazıların, inşaat mühendisi C. Humann yönetiminde bir arkeolojik kazı gibi değil, adeta bir şantiye gibi yapıldığını ifade eden Yılmaz şunları söylüyor: “Bergama’yı vahşice kazıp, Dikili Limanı’ndan savaş gemileriyle taşıdıkları eserlerimizden koskoca müzeyi Berlin’de kurdular. Üstelik hiç çekinmeden müzenin adını Bergama (Pergamon) koydular.

Tersi olsaydı Almanlar sesiz kalır mıydı: 1860’larda Osmanlı ekibi Almanya’daki bir Roma kentini kazıp eserleri İstanbul’a taşısalardı bizim oradaki kazımızı çoktan durdurmazlar mıydı? Getirdiğimiz eserlerini; başbakanları, kültür bakanları geri isteyip almazlar mıydı?  Peki, bugüne kadar bizde neden bir irade ortaya konulamadı; ama Meclis komisyonu kurulması önemli bir adımdır.”

Eserlerimizi geri istemeliyiz

Yurtdışında yaklaşık 150 bin civarında eserimizin olduğunu ifade eden Yılmaz, henüz Louvre’un envanterine kaydolmuş ya da British Museum’un, Alman müzelerinin, Avusturyalıların kayıtlarına girmiş eserlerimizin geri istenemediğini belirterek, “Geri gelenler, ya gümrüklerde yakalanmış ya bir müzayedede satışa sunulmuş ya da bir mermer eserin parçalarının bizim arkeolog uzmanlarımızın ispatı ile kazanılmış tekil öykülerdir” diye konuşuyor. Esas eserlerimizin beş emperyalist ülkenin müzelerini doldurduğunu söyleyen Yılmaz, “Hükumetimizin uzun erimli, 50 yıllık bir stratejiyle eserleri geri istemesi gerekiyor. Geri getirilen eserlerimizi küçümsemeden, ileride gelecek asıl eserlerimizin öncüsü ve kamuoyunu uyandırıcı etkisini takdirle karşılamalıyız” diyor.

İade sürecine ilişkin strateji geliştirilmeli

İade sürecinde uzun erimli strateji ve kısa erimli taktik istekler geliştirilmesi gerektiğinin altını çizen Yılmaz, izlenmesi gereken politika hakkında şunları söylüyor: “Meclis komisyonuna verdiğim kısa, öz, 10 maddelik önerilerimden birisi kısa vadede; Avusturya’dan, yaklaşık 136 yıl önce götürülen Trysa anıt gömütünün henüz sergilenmemiş 211 metre boyundaki mermer kabartmaları ve Yunanlıların işgal ettiği İzmir ve çevresinden kazıp kaçırdığı eserlerimizin geri istenmesi konusudur.

Uzun vadede, öncelikle İran, Irak, Suriye, Mısır, Çin ve Yunanistan gibi tüm soyulmuş ülkeleri her yıl ülkemizde konferanslar, sempozyumlar düzenleyerek ağırlamak, kaçırılan eserlerin iadesi için Birleşmiş Milletler’de ortak hareket ve iade yasalarının değişimi için neler yapılabileceğini tartışmak, ortak aklı oluşturmak gerekiyor.”

Henüz resmî makamların ciddi bir envanterinin olmadığını belirten Yılmaz, “Yedi yılda oluşturduğum envanter önemli görülüyor. Yayınladığım ‘Anadolu’nun Gözyaşları’ envanter çalışmam bildiğiniz gibi Meclis’imizdeki dört partinin ortak mutabakatıyla Yurtdışındaki Kültür Varlıklarımızı Araştırma Komisyonu’nun kurulmasına ilham verdi. Bu, sevindirici bir adım, artık bundan sonrakiler nöbeti devralacaklar” diyor.

 

FavoriteLoadingBeğen

Leave a Reply

  • (not be published)