CUMHURBAŞKANI ERDOĞAN, NEW YORK’TA DÜZENLENEN BM GENEL KURULU’NDA KONUŞTU

Türkiye’nin eğitim, kültür ve aydınlanma geleceği açısından son derece önemli gelişmeler oluyor. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın İstanbul Ensar Vakfı’nın 38. Genel Kurulu’nda yaptığı konuşmada söylediği, “Siyasi olarak iktidar olmak başka bir şeydir. Sosyal ve kültürel iktidar ise başka bir şeydir. Biz 14 yıldır kesintisiz iktidarız. Ama hâlâ sosyal ve kültürel iktidarımız konusunda sıkıntılarımız var” sözlerinin ardından, kültürel iktidar olma yolunda önemli adımlar birbiri ardına atılmaya başlandı. Eğitim sistemi ve müfredatta yapılan yenilikler, milli kültürün öne çıkarılması, Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından hazırlanan, eser üreten edebiyatçılara, aydınlara destek programları ilk başta gelenler. Başlatılan reformlarla Türkiye’nin aydınlanma geleceği açısından önemli değişiklikler olurken, aydınlanma geleneğimize de bakmak istedik. Türk tarihinin derinliklerinden gelen, Osmanlı’nın son yüzyılı içinde farklı kamplara ayrılan aydınlanmayı ve aydınları mercek altına aldık. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın BM Genel Kurul toplantısında yaptığı konuşma da, başta Arakan olmak üzere, dünyanın neresinde olursa olsun zulüm gören mazlumlara nasıl el uzatılması gerektiği konusunda, Türkiye’nin 100 yıllık entelektüel birikimini, aydınlanma geleneğini yansıtan bir ders niteliğindeydi. Bu açıdan Aydınlar Dosyası’nın kapağını bu konuşmayla araladık. Cumhurbaşkanı Erdoğan, bu önemli konuşmasında dünyaya, “Gözlerimizin rengi ne olursa olsun, gözyaşlarımızın rengi aynı” diye seslendi.

“Batı ülkeleri yabancı düşmanlığı, ırkçılık, İslam karşıtlığı gibi eğilimleri engellemezse, kriz bölgelerindeki ülkeler, terör örgütleriyle ve yoksullukla kararlı bir şekilde mücadele etme iradesi ortaya koymazsa ve hep birlikte bunların tamamı için işbirliği yapmazsak, sürdürülebilir bir dünyada herkes için barış ve insanca yaşama ideallerimize nasıl ulaşabiliriz?”

 TÜRKİYE CUMHURBAŞKANI RECEP TAYYİP ERDOĞAN

Buradan tüm dünyanın huzurunda, topraklarında barındırdığı 3,2 milyon sığınmacının tüm yükünü Türkiye’nin omuzlarına bırakan ülkeleri ve uluslararası kuruluşları, verdikleri sözleri tutmaya davet ediyorum. Irak’ın da toprak bütünlüğü temelinde varılacak uzlaşmalara ve ortak gelecek inşa etme ideallerini hayata geçirmeye ihtiyacı vardır. Bağımsızlık talepleri gibi bölgede yeni krizler, çatışmalar ortaya çıkartabilecek adımlardan uzak durulması gerekiyor. Suriye’de siviller ve günahsız yavrularla birlikte bir medeniyet de yok ediliyor. Suriye halkını, maalesef uluslararası toplum yalnız bırakmıştır. Biz Türkiye olarak, hangi kökenden, hangi meşrepten olursa olursun hepsini de kardeşimiz olarak gördüğümüz, derin tarihi ilişkilerle bağlı olduğumuz bu insanların yaşadıkları trajediye kayıtsız kalamazdık. Suriye’de çatışmaların başladığı 2011 baharından beri sorunun çözümü için her türlü insani ve siyasi gayreti gösterdik. Türkiye 3 milyonun üzerinde Suriyeli ile 200 binin üzerinde Iraklı sığınmacıya ev sahipliği yaptı.

Ülkede kalıcı bir ateşkesin sağlanması ve barışın tesisi için Rusya ve İran ile tüm kesimlerin katılımıyla Astana toplantılarını başlattık. Bu girişimlerin ardından uzun zamandır tıkanmış olan Cenevre Süreci de yeniden canlandı.

Suriye krizinin başlamasıyla Türkiye’ye gelen sığınmacılar ve Avrupa’ya yönelen mülteci akınının önüne geçmek için her türlü tedbiri aldık. Barınmadan gıda ve giyime, sağlık hizmetinden eğitime kadar sığınmacıların tüm ihtiyaçlarını, Türkiye’yi ziyaret eden herkesin takdirini kazanan bir standartta karşıladık.

Türkiye mazlumlara kucak açtı

Ancak bu doğrultuda yürütülen çalışmalara Avrupa Birliği başta olmak üzere uluslararası toplumdan yeterli desteği alamadık. Türkiye’deki kamplarda ve şehirlerde yaşayan sığınmacıların ihtiyaçlarını karşılamak için kamunun, sivil toplum kuruluşlarının ve halkın yaptığı harcamaların tutarı 30 milyar doları buldu. Buna karşılık, Avrupa Birliği söz verdiği 3 milyar avro artı 3 milyar avro yardımın sadece 820 milyon avrosunu göndermiştir. Uluslararası toplumdan Birleşmiş Milletler aracılığıyla gelen yardımların tutarı da 520 milyon dolar civarındadır. 3,2 milyon sığınmacının tüm yükünü Türkiye’nin omuzlarına bırakan ülkeleri ve uluslararası kuruluşları, verdikleri sözleri tutmaya davet ediyorum.

Esasen Türkiye, dünya çapında insani yardım ve kalkınma yardımı faaliyetleri yürüten bir ülkedir. TİKA, AFAD, Kızılay gibi kurumlar ve çeşitli sivil toplum örgütleri aracılığıyla dünyanın neresinde olursa olsun mağdur ve mazlum duruma düşmüş herkesin yardımına koşuyoruz.

Kesinleşen OECD istatistiklerine göre ülkemiz, 2016 yılında yaptığı 6 milyar dolarlık insani kalkınma yardımlarıyla, bu alanda rakam olarak dünyada ikinci sırada, milli gelirine oranla da ilk sırada yer almaktadır. Türkiye, bu çerçevede Birleşmiş Milletler hedeflerini tutturabilen 6 ülkeden biri olmuştur.

Teröre destek insanlık suçudur

Türkiye, Suriye ve Irak’taki istikrarsızlıktan beslenen DAEŞ ve PKK gibi bölgenin en eli kanlı terör örgütleriyle kıyasıya bir mücadele içinde. Bunun yanında, ülkenin meşru, demokratik rejimini kanlı bir darbeyle değiştirmeye teşebbüs eden Fetullahçı Terör Örgütü’yle de mücadele devam ediyor. DAEŞ’in, Türkiye’nin sınırlarına yönelik saldırılarına karşı Suriye’de başlattığımız Fırat Kalkanı Harekâtı’yla, 243 meskûn mahali ve 2 bin kilometrekarenin üzerinde toprağı örgütten temizledik. Bu operasyon sırasında 3 bine yakın DAEŞ militanı etkisiz hale getirildi. Teröristlerden temizlenilen bölgeye 100 bine yakın Suriyeli geri dönerek yerleşti.

Fırat Kalkanı Operasyonu, bölgenin işgalinden bu yana DAEŞ’e karşı elde edilen en büyük başarı. Şu gerçeği huzurlarınızda ifade etmek durumundayım. Bölgede, ‘DAEŞ’e karşı mücadele verdiğini’ söyleyen grupların ve güçlerin büyük bir bölümünün kesinlikle böyle bir amacı yoktur. Bu gruplar ve güçler, DAEŞ’i kendi gündemlerini hayata geçirmek için bir araç olarak kullanıyor. PYD-YPG’nin, Suriye’de ele geçirdiği bölgelerde demografik yapıyı değiştirme, halkın mallarına el koyma, kendisine karşı çıkanları öldürme veya sürgün etme yönündeki çabaları insanlık suçudur. Benzer yaklaşımlar, Irak’ta da söz konusudur. Irak’ın da toprak bütünlüğü temelinde varılacak uzlaşmalara ve ortak gelecek inşa etme ideallerini hayata geçirmeye ihtiyacı vardır. Bağımsızlık talepleri gibi, bölgede yeni krizler, yeni çatışmalar ortaya çıkarabilecek adımlardan uzak durulması gerekiyor. Buradan, Irak Bölgesel Kürt Yönetimi’ni, bu doğrultuda başlattığı girişimden vazgeçmeye davet ediyoruz. Türkiye’nin bu konudaki çok açık ve kararlı tavrını görmezden gelmek, Irak Bölgesel Kürt Yönetimi’ni elindeki imkânlardan da edecek bir sürecin önünü açabilir. Suriye ve Irak’ın yanında, Libya ve Yemen gibi terör örgütlerinin etkinlik kurma çabası içinde bulunduğu bölgeleri de yakından takip ediyoruz. Libya’daki meşru yönetimin desteklenmesi, ülkenin istikrarına önemli katkı sağlayacak. Suriye ve Irak’ta yapılan yanlışlar Libya’da tekrar ederse, Avrupa başta olmak üzere tüm dünya çok daha büyük tehditlerle karşı karşıya kalır.

Üzerinde hassasiyetle durduğumuz bir başka mesele de Körfez Bölgesi’nde baş gösteren ihtilafın bir an önce çözümü. Bunun için öncelikle Katar halkının hayat şartlarını olumsuz etkileyen yaptırımların kaldırılması gerektiğini düşünüyoruz. Kuveyt Emiri Şeyh Sabah’ın krizin çözümüne ilişkin çabalarını desteklediğimizi burada ifade etmek isterim.

“Hangi gözden akarsa aksın gözyaşı aynı renktir. Bütün mazlumların sığamadığı kalpler, yeterince geniş değildir.”

Körfez bölgesinin ağabeyi olarak gördüğümüz Suudi Arabistan’ın da sorunun çözümü yönünde samimi irade göstereceğini ümit ediyoruz.

Bir başka önemli sıkıntı, dünyanın kanayan yarası Filistin meselesi ve buna bağlı olarak Kudüs ile Harem- i Şerif ’in tarihi statüsünün korunması. Temmuzda Harem-i Şerif ’te yaşanan kriz, sorunun ne kadar hassas olduğunu gösterdi.

Barış sürecinin devamı ancak İsrail’in yasa dışı yerleşim faaliyetlerini derhal durdurması ve iki devletli çözüm doğrultusunda adımlar atmasıyla mümkün.

Bu çerçevede, uluslararası toplumu Doğu Kudüs, Batı Şeria ve Gazze’deki Filistinli kardeşlerimize, bağımsız ve coğrafi bütünlüğe sahip Filistin Devleti mücadelelerinde destek olmaya davet ediyorum. Balkanlar, her ne kadar çatışma ortamı yoksa da hâlâ çok ciddi sınamalarla karşı karşıya bulunan bir coğrafyadır.

Balkan ülkelerinin, Avrupa-Atlantik kurumlarıyla bütünleşmelerine büyük önem veriyoruz. Dünyanın bu müstesna bölgesinde barışın, istikrarın ve refahın hâkim olması için üzerimize düşen görevleri yerine getirmeyi sürdüreceğiz.

Güney Kafkasya’da Azerbaycan ve Gürcistan’ın toprak bütünlüğünün sağlanması, bölgesel istikrarın özellikle anahtarıdır. Bu nedenle Yukarı Karabağ, Abhazya ve Güney Osetya ihtilaflarının çözümü için çok daha fazla gayret göstermeliyiz.

Bugün görmezden gelinen her kriz, yarın bölgesel ve hatta küresel bir çatışmanın fitilini ateşleme potansiyeline sahip.

Bu çerçevede dünyayı nükleer silah belasından tümüyle temizlemeden bu tür sorunların üstesinden gelinemeyeceği açıktır. Kıbrıs’ta 2008’de başlayan kapsamlı müzakere sürecinin, Rum tarafının anlaşılmaz tutumu sebebiyle sonuçsuz kalmasından üzüntü duyduk. Doğu Akdeniz’de son yıllarda keşfedilen doğal kaynakların bölgenin barışına, istikrarına ve refahına hizmet etmesi için elimizden geleni yapıyoruz, yapacağız. Kıbrıs Türkleri’nin haklarına saygı gösteren çözüm tekliflerini değerlendirmeye hazırız. Dünya, tüm bu küresel ve bölgesel sorunlarla mücadele ederken, birkaç hafta önce Myanmar’dan aldığımız acı haberlerle bir kez daha irkildik.

Dünyaya Arakan çağrısı

Myanmar’ın Arakan bölgesindeki Müslüman topluma, provokatif terör eylemleri bahane edilerek, adeta bir etnik temizlik yapılıyor. Zaten çok büyük bir yoksulluk ve sefalet içinde yaşayan, vatandaşlık hakları dahi ellerinden alınmış olan Arakan Müslümanları’nın köyleri yakılmakta, yüz binlerce insan bölgeden ve ülkeden göçe zorlanmaktadır. Bölgeden göç eden insanların yönlendirildiği Bangladeş’teki kamplar, asgari insani ihtiyaçları dahi karşılayabilecek durumda değildir.

Uluslararası toplum, tıpkı Suriye’de olduğu gibi, Arakan Müslümanları’nın maruz kaldığı insani dram konusunda da iyi bir sınav verememiştir. Şayet, Myanmar’da yaşanan bu trajedinin önüne geçilmezse, insanlık tarihi yeni bir kara lekenin utancıyla baş başa kalacaktır. Asıl olan, Bangladeş başta olmak üzere, ülke dışına sığınan Arakan halkının asırlardır yaşadıkları kendi topraklarında güven, huzur ve refah içinde hayatlarını sürdürebilmelerini temin etmektir. Türkiye olarak bu krizin çözümü için de gayret ediyoruz. Kazakistan’ın başkenti Astana’da, İslam İşbirliği Teşkilatı’nın toplantısı vesilesiyle katılımcı ülkelerle bu konuda özel bir oturum gerçekleştirdik. Eşim, oğlum, Dışişleri Bakanımız, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanımızı Bangladeş’e, o kampları yerinde görmeye gönderdik ve orada yaptıkları ziyaretle gıda, ilaç, giyim desteği yaptılar. Bu desteklerin ikinci etabını da takip ediyoruz, bu desteklerimiz devam edecek.

CUMHURBAŞKANI ERDOĞAN’IN EŞİ EMİNE ERDOĞAN VE OĞLU BİLAL ERDOĞAN, ARAKANLI MAZLUMLARA DESTEK İÇİN GEÇEN AY BÖLGEDEYDİ

Ülkemizin resmi kalkınma yardım kuruluşu olan TİKA, Myanmar’da yardım faaliyeti yürütebilen tek organizasyon durumundadır. Ayrıca AFAD, Kızılay, Diyanet Vakfı ve çeşitli sivil toplum kuruluşlarımız, Bangladeş ve diğer ülkelerde mağdur durumda bulunan Arakanlı Müslümanlara insani yardım ulaştırma faaliyetlerini sürdürüyor.

İlgili ülkeler gereken imkânları sağlarsa, yardım faaliyetlerini daha kapsamlı şekilde sürdürmek istiyoruz.

Tüm bu gelişmeler ve yaşanan insani trajediler, Türkiye olarak “Dünya 5’ten büyüktür” diyerek sembolleştirdiğimiz Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin yeniden yapılandırılması çağrımızın haklılığını teyit ediyor. Aynı zamanda Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin reforme edilmesinde ne kadar geç kaldığımızın da bu ifadesidir.

Tüm dünyanın temsilcileri sıfatıyla bu çatı altında bir araya gelen bizler, terör örgütlerinin cinayetlerine, insani krizlere ve mağduriyetlere engel olacak bir irade ortaya koyamazsak, o zaman herkes başının çaresine bakmanın yollarını arar. Bu anlayışın yaygınlaşması durumunda dünyamız yeni bir kaos ve zulüm fırtınasının içine sürüklenir. Batı ülkeleri yabancı düşmanlığı, ırkçılık, İslam karşıtlığı gibi eğilimleri engellemezse, kriz bölgelerindeki ülkeler, terör örgütleriyle ve yoksullukla kararlı bir şekilde mücadele etme iradesi ortaya koymazsa ve hep birlikte bunların tamamı için işbirliği yapmazsak, sürdürülebilir bir dünyada herkes için barış ve insanca yaşama ideallerimize nasıl ulaşabiliriz?

Mülteciler Yüksek Komiserliği döneminde yakın işbirliği içinde olduğumuz Sayın Genel Sekreterin, bu doğrultuda yürüttüğü çalışmaları destekliyoruz. Mevcut yapısıyla insanlığın hayrına somut adım atma kapasitesi kalmamış olan bu çarpık sistemin devamında ısrar etmek, kimsenin faydasına değildir. Güvenlik Konseyi’nin demokratik, şeffaf, adil ve etkin yapıya kavuşmasını istiyoruz. Konseyin, tamamı aynı hak ve yetkilere sahip, her yıl 10’u yenilenmek suretiyle hepsi de 2 yıl görev yapan 20 üyeden oluşan bir yapıya kavuşturulması teklifinde bulunduk. Artık İkinci Dünya Savaşı sonrası dünya yok, dünya çok değişti. Öyleyse sadece 5 daimi üyeyle idare edilen bir dünya değil, tüm dünya ülkelerinin görev aldığı, dünya ülkeleriyle idare edilen bir Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin insanlığın vicdanı olacağına inanıyoruz.

Sözlerime son verirken, yüzümüzün ve gözlerimizin rengi ne olursa olsun, gözyaşlarımızın aynı olduğunu hatırlatmak istiyorum. Sizleri, dünyanın farklı köşelerinde akan gözyaşlarını dindirmek amacıyla harekete geçmeye çağırıyorum

FavoriteLoadingBeğen

Leave a Reply

  • (not be published)