Tanzimat’tan bu yana Türk aydını, hem kendisinin hem de Doğu-Batı arasında uzanan bu ülkenin uygarlıklar dünyasında nerede durduğu sorusuna cevap aradı. Biz kimiz? Avrupalı mıyız, yoksa Asyalı mı? Varlığımızın kaynağı nedir? Bizi biz yapan değerler nelerdir?

Türk aydını neden kendisi olamıyor?

“Avrupa’nın aşağı yukarı aynı mânâya gelen üç kelimesi: Felsefe, ideoloji, dünya görüşü (weltanschaung). Felsefe, ihtiyar ve aşınmış: Fazla Yunan, fazla ortaçağ, fazla on sekizinci asır… Onun yerini tutsun diye uydurulan ideoloji, insan ilimlerinin bütününü kucaklayacaktı, sosyal sınıfların yarı hakikatlerini sergileyen bir lâfız oldu. Weltanschaung, Batı dillerine Almancanın armağanı. Bakir ve müphem. Tuttu, çünkü esnek. Hem bir nazariye hem bir aksiyon.. Bir yerde ortak şuur, bir yerde yaşayış tarzı.. Kısaca: Bir medeniyet topluluğunun, bir milletin veya sosyal bir sınıfın hayat tecrübesini özetleyen insicamlı bütün. Yazar da, filozof da bu kaynaktan esinlenir. Dünya görüşü, bir çağın veya çağların ürünü, -bir sınıfın veya sınıfların-, düşünceleri besleyen ana toprak. Her mimar o büyük âbideye bir kat, bir sütun veya bir kabartma ekler.

Bize gelince; On dokuzuncu asra kadar, Osmanlı ülkesinde bir ortak şuur vardı: İslamiyet. Vahye dayanan bir hakikatler bütünü. O cihanşümul dinin izahı, yorumu ve yayılması için binlerce düşünce ve duygu adamı ömrünü harcamıştı. Bütün bir içtimaî nizamın temeliydi İslamiyet. Sosyal bir sınıfın veya bir kavmin değil, ümmetin inançlarını dile getiriyordu. Ayıran değil, birleştirendi. İnananlar kardeştiler. İnananlar, yani insanların hepsi. Tek Allah, tek kitap, tek hakikat, tek halife, tek dünya… Yunus’un mısralarını kanatlandıran imanla, Mesnevî’deki pırıltılar aynı ezelî nurdan. İslamiyet Süleymaniye’de kubbe, Itrî’de nağme, Bâkî’de şiir. Medeniyetler de ihtiyarlar. Nassların cihanşümul seyyaliyeti kalıplaşır zamanla. Kocayan şuur ezelî hakikatin yüzeyinde bocalar. İslam’ın dünya görüşü yekpareliğini kaybeder. Avrupa’nın maddî fetihleri, çöküş devrinin ulemasını afallatır. İslam’ın inkırazı, hikmetine akıl erdiremedikleri bir gazab-ı ilâhîdir. Susar ve sahneden çekilirler. Yerlerini Avrupa’nın imal ettiği yeni bir insan tipi alır: Müstağrip. Hem suda hem karada yaşayan bu hilkat garîbesi giderek büsbütün kopar mazisinden. Artık ne Asyalı, ne Avrupalıdır. Ne Müslüman, ne Hıristiyan… Tek kitabın yerine binlerce kitap, tek hakikatin yerine binlerce yarı hakikat geçer. Yıkılan bir dünyanın harabeleri arasında ilelebet yaşanamaz ki. Her toplumun belli bir değerler bütününe ihtiyacı var. İrfanından kopan, ana dilini bile unutan müstağripler kafilesi kime, neye bağlanacak? Sosyal bir sınıf da değildir, sosyal bir sınıfın temsilcisi de. Hakikat tek, hatta sonsuz. Müstağrip ne yeni bir dünya görüşü kurabilir, ne de Batı’nın cömertçe sunduğu türlü ideolojiler arasında seçim yapacak güçtedir. Seçmek için, anlamak lazım. Anlamak için, karşılaştırmak. Mukayese, irfana dayanır. Batı’nın sosyal ve politik tarihi bilinmeden ideolojileri kavranabilir mi? İdeoloji bir bütündür. Belli bir dünyanın sorunlarını çözmek için hazırlanmış bir bütün. Kaldı ki müstağripler bu ideoloji enkazını nasslaştırırken Batı’da yeni yeni çelişkiler beliriyordu. İdeoloji, iktisadi altyapının ifadesidir. Sosyal bir sınıfın çıkarlarını dünyaca geçerli bir hakikat diye sunar. Oysa müstağrip Avrupa fikriyatını bir ilmihal gibi ezberlemeye kalkar. Bütünü kucaklayamaz, kucaklayamazdı da. Müstağripler 1960’lara kadar aynı yalanları çeşitli üslûplarla tekrarlayan bir topluluk. Aydın, efendisinin ilaçlarını çalıp içen ahmak uşak…”

(Cemil Meriç, Mağaradakiler, İletişim Yayınları)

Tanzimat, Türk aydınını nasıl etkiledi?

“Tanzimat bir Mason inkılabı olmuş, Meşrutiyet’i doğrudan doğruya Masonlar idare etmiş ve Birinci Cihan Harbi’nden sonra artık büsbütün tasfiyesi takarrür eden Türk’ün istiklalini tasdik ederken, Avrupalı, meydana gelecek yeni rejim bakımından bizim tarihi köklerimizle aramızı açacak bütün tedbirleri almayı ve bize kabul ettirmeyi ihmal etmemiştir. Böylece ve bütün bu arada, ismine inkılap denilen tuzağa düşme hareketleriyle hakiki inkılap imkân ve istidadı büsbütün güme gitmiştir.”

(Necip Fazıl Kısakürek, İdeolocya Örgüsü)

Modernleşirken yerel değerlerimiz ne olacak?

“Revan Köşkü’nde gezerken kulağıma derinden bir Kur’ân-ı Kerîm sesi geldi. Birdenbire İslam mimarisini tam mânâsıyla gördüm. Çünkü İslam mimarisinin içinde, bir ruh gibi, muhakkak rahle başında bir Kur’ân-ı Kerîm sesi lazım. O olmadığı zaman bu mimari, kuru bir şekilde görünüyor. Bu fikrimi rehberim Lütfi Bey’e söyledim ve bu Kur’ân sesinin nereden geldiğini sordum. ‘Hırka-i Saadet Dairesi’nden’ dedi. Yavaş yavaş sesin geldiği pencereye baktım; yeşil, yemyeşil, rûhânî yeşil bir daire, pencereye arkasını çevirmiş bir hafız, öteki âleme dalmış bir ruhun istirahatiyle okuyor, diğer bir hafız da gözlerini yummuş, bir köşede tespihini çekerek bekliyor. Rehberim Lütfü Bey’e sordum, Hırka-i Saadet’te ne zaman bu hatim indirilir? Lütfü Bey gülümseyerek kulağıma dedi ki: ‘Her gün! Her saat! 400 seneden beri geceli gündüzlü bilâ fâsıla…’ Hayretten gözlerimi kapamış dinliyordum. Lütfi Bey biraz malumat verdi: ‘Yavuz Sultan Selim Han, hilafeti alameti olan Hırka-i Şerif, Sened-i Şerif ve diğer Emânât-ı Mübareke’yi Mısır’dan İstanbul’a hatimler indirterek getirmiş, İstanbul’a vardığı gece sarayda yüksek bir mevkiye yerleştirmiş, mimarbaşı ve ustalar, asıl tevdi olunacak makamı harıl harıl inşa ederlerken, sefer yorgunluğuna bakmadan sabaha kadar ayakta beklemiş. O gece, geceli gündüzlü Kur’ân-ı Kerîm okunması için vazife tertip ederek, sonuncusu bizzat kendisi olmak üzere 40 hafız tayin etmiş. İşte o günden beri bu dairede bir saniye tevakkuf etmeksizin Kur’ân-ı Kerîm okunuyor. Bu hafızlar el’an 40 kişidir. Daima ikişerli nöbetle vazifelerini ifa ederler. Bugün de bu iki hafızın nöbeti.’ Bu gece, bu saat, ben burada bu satırları yazarken, Hırka-i Saadet Dairesi’nde Kur’ân-ı Kerîm okunuyor! Siz, bu saat benim bu satırlarımı okurken, Hırka-i Saadet Dairesi’nde Kur’ân-ı Kerim okunuyor! Tam dört yüz seneden beri fasılasız! O günden beri bu düşünce saat rakkası gibi hafızamda sallanıyor. Hilafet Makarrı olan İstanbul’da, böyle bir makamın yanında, dört asırdır durmamış bir Kur’ân-ı Kerîm sesi olduğunu bilmezdim. Nice İstanbullular ve nice Türkler de bilmezler. Bu sarayın içinde dört yüz seneden beri olmuş ihtilaller, hal’ler, kıtaller, bu Kur’ân-ı Kerîm’in sesini bir an susturamamış. Bu hadiseyi idrak ettikten sonra, İstanbul’dan niçin çıkarılamıyoruz, bu şüpheyi halleder gibi oldum.”

(Yahya Kemal, Hatırat)

Yabancı bir ideolojiyi savunan aydın, vatansever olabilir mi?

“Açılan öğle güneşinin altında Sinan’ın Süleymaniye’si bulutların ardına saklanmış bir dağ gibiydi. Evimin penceresi ile Süleymaniye arası en aşağı bir saattir. Fakat ben, onu elimi uzatacakmış gibi yakın görüyordum. Bu, belki Süleymaniye’yi en küçük girinti ve çıkıntısına kadar ezbere, gözüm kapalı bile görebilmeğe alıştığım içindir. Rüzgâr, deniz, endamlı ince kemerleri üstünde nasıl durabildiğine şaşılan eski bir taş köprü, ‘Çarşambayı Sel Aldı’ türküsü, bir yağlığın kenarındaki ‘oya’, bütün bunlar nasıl, ne kadar bir cami değilse, bütün bunların cami olmakla ne kadar alakaları yoksa, bence Süleymaniye de öyle ve o kadar bir cami değildir. Minarelerinde beş vakit ezan okunmasına ve hasırlarına alın ve diz sürülmesine rağmen Süleymaniye’nin de camilikle o kadar alakası yoktur. Süleymaniye benim için, halkımızın dehasının şeriat ve softa karanlığından kurtulmuş; hesaba, maddeye, hesapla maddenin ahengine dayanan en muazzam verimlerinden biridir.”

(Nâzım Hikmet, Milli Gurur)

Türk aydınının devletle ilişkisi nedir?

İstiklal Marşı’nın müellifi, vatan şairimiz Mehmet Akif Ersoy. Çanakkale için yazdığı dizelerle milli mücadelenin ruhuna tercüman olan büyük şair, yeni devletin siyasi amacıyla uyum sağlayamayınca hayatının bir bölümünü Kahire’de geçirmek durumunda kalmıştı. Genellikle şiirleriyle konuşan Akif, ters düştüğü yeni rejime karşı Mısır’da sessizliğini korudu. Döndükten sonra da yaşadıklarını anlatmamayı tercih etti. Hasta yatağında verdiği son röportajında da aynı tutumunu sürdürdü. Ancak Mısır’da çektiği özlemi anlatırken seçtiği kelimeler yaşadığı kırgınlığı ele veriyordu:

Özledin mi bizi üstat?

Özlemek mi oğlum? Özlemek mi? Mısır’dan üç gecede geldim. Bu üç gece otuz asır kadar uzun sürdü. Orada on bir yıl kaldım, fakat bir an oldu ki, on bir gün daha kalsaydım çıldırırdım.

Kavuşmanın sevinci?

Onu sorma oğlum… Onu ben kendi kendime bile soramıyorum. Ancak yazık ki vapurdan çıkar çıkmaz yatağa düştüm. Hiçbir şey göremedim. Cennet gibi yurdumdayım ya. Çok şükür. Karaciğerim, dalağım şişmiş. Geldik, yattık burada. Müşahede altına aldılar, bakalım ne olacak?

Mısır’da nasıl vakit geçirdiniz?

Kahire’nin yirmi beş kilometre cenubunda Helvan vardır. Sakin, asude bir köşedir. Orada oturdum. Zaten, tab’an münzevi bir adamım. Gürültüyü sevmem. İstanbul’da iken de böyle idim. Mısır’da da darülfünun işi çıkıncaya kadar Helvan’da yaşadım. Son zamanlarda Kahire’ye indim.

Sevdiniz mi Mısır’ı?

Var güzel tarafları var… Bilhassa kışın hoş, yazın da sıcak iklimlerde bulunduğum için mustarip olmazdım. Orada sıcak da sürekli değişir, evler de ona göre yapılmıştır. En sıcak günlerde odaların harareti yirmi sekiz, otuzdan fazlaya çıkmaz. Fakat bir yaz günü İstanbul… Bu doğup büyüdüğüm, bütün dostlarımın yaşadıkları İstanbul, hele Boğaz gözlerimin önüne gelince…

Mısır’da neler yazdınız?

Geçmişten adam hisse kaparmış. Ne masal şey! Beş bin senelik kıssa yarım hisse mi verdi? Tarihi ‘tekerrür’ diye tarif ediyorlar. Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?

(Mehmet Akif Ersoy, Yedigün Dergisi, 1936)

Bağımsız ama milli bir aydın olunabilir mi?

Öğretmenlik yaptığı yıllarda Anadolu’nun birçok yerini tanıyan, bir ara Adana milletvekilliği yapan Arif Nihat Asya, edebiyatımızda ‘Bayrak Şairi’ olarak tanınmıştır. Heceyle, aruzla ve serbest ölçüyle şiirler yazan Asya, milli konuları ince bir duyarlılıkla işlemiştir. Din ve kahramanlık duygusu şiirlerinde çok belirgindir. Arif Nihat Asya aydının milli duruşunu en net olarak Bayrak şiirinde anlatıyor ve bu soruya çok açık bir cevap veriyor: Ey mavi göklerin beyaz ve kızıl süsü, Kız kardeşimin gelinliği, şehidimin son örtüsü, Işık ışık, dalga dalga bayrağım! Senin destanını okudum, senin destanını yazacağım. Sana benim gözümle bakmayanın Mezarını kazacağım. Seni selamlamadan uçan kuşun Yuvasını bozacağım. Dalgalandığın yerde ne korku, ne keder… Gölgende bana da, bana da yer ver. Sabah olmasın, günler doğmasın ne çıkar: Yurda ay yıldızının ışığı yeter. Savaş bizi karlı dağlara götürdüğü gün Kızıllığında ısındık; Dağlardan çöllere düştüğümüz gün Gölgene sığındık. Ey şimdi süzgün, rüzgârlarda dalgalı; Barışın güvercini, savaşın kartalı Yüksek yerlerde açan çiçeğim. Senin altında doğdum. Senin altında öleceğim. Tarihim, şerefim, şiirim, her şeyim: Yeryüzünde yer beğen! Nereye dikilmek istersen, Söyle, seni oraya dikeyim!

(Arif Nihat Asya, Bayrak)

FavoriteLoadingBeğen

Leave a Reply

  • (not be published)