ALMANYA’DAKİ KÖLN KATEDRALİ ÖNÜNDE YAPILAN TERÖRE KARŞI TÜRK MİTİNGİ

Almanya ile Türkiye arasındaki sular bir türlü durulmuyor. Bakanlarımızın referandum için konuşma yapmasını engelleyerek ipleri geren Almanya, şimdi de Türk sivil toplum kuruluşları ve şirketlerine baskı yapıyor. Almanya’da yaşayan Türklere karşı yapılan baskılar da gün geçtikçe artıyor. STK’ların ortak görüşüne göre gerginliğin esas nedeni, Almanya’nın, Türkiye’nin giderek artan gücünden ve bölgesel etkinliğinden rahatsız olması.

Almanya’daki Türk toplumu teşkilatları ortak bir duyuru vasıtasıyla Türkiye ile Almanya arasındaki ilişkilerin giderek bozulmasından büyük endişe duyduklarını açıkladı. Açıklamada gerginliğin had safhaya vardığını görmenin çok acı verici olduğu belirtildi ve iki tarafa da sağduyu çağrısı yapıldı.
Berlin Türk Toplumu tarafından, diğer toplum üyesi teşkilatlar adına da yapılan açıklamada, “Siyasi yetkililer medya üzerinden değil, doğrudan diyalog içinde sorunları çözmeli. Almanya’da yaşayan 3,5 milyon Türkiyelinin çıkarları dikkate alınmalı” denildi.
Batı’da Erdoğan sevdalısıysan yaşamak çok zor Avrupalı Türk Demokratlar Birliği (UETD) Genel Başkanı Zafer Sırakaya, Almanya’da yaşananlarla ilgi yaptığı açıklamada mahalle baskının varlığından bahsetti.
Sırakaya, “Özellikle referandum sürecinde iktidar partisinden milletvekillerinin konuşturulmadığını herkes biliyor. Almanya’daki siyasi partiler, Türkiye’nin iç işlerine müdahil olacak şekilde referandumda ‘hayır’ propagandası yapan kesime her türlü imkânı sağlarken; ‘evet’ propagandası yapmak isteyenleri ise engelledi. Bugün geldiğimiz süreçte, Almanya’da yaşayan vatandaşlara ‘Türk müsünüz?’ sorusunun hemen ardından ‘Erdoğancı mısınız?’ diye sorulmaya başlandı. Yani bugün artık Türk toplumu içinde dahi ayrıştırılmaya gidiliyor. Bugün Türk toplumu içinde bir sıkıntı oluşturulmasından bahsediliyorsa, bunu oluşturan bilakis Batı toplumu. Medyası, siyasetçisi Erdoğan’a karşı olan Türk’e iyi Türk, Erdoğancı olan Türk’e ise zenci muamelesi yapıyor” dedi.
İki toplum arasında iç içe geçmiş ilişkiler olduğundan bahseden Sırakaya “1. Dünya Savaşı’nda birlikte hareket etmiş, ekonomik ilişkileri devam eden hatta akrabalık ilişkileri oluşmuş iki topluluktan söz ediyoruz. Ülkeler arasında uluslararası ilişkilerden kaynaklanan türbülanslar olabiliyor. Bugün Almanya ile Türkiye arasında uçağın türbülans alanından geçtiği bir süreç yaşanıyor. Yaşanan bu süreçte Türkiye ile Almanya arasında bu ilişkiyi daha sağlıklı bir zemine getirmek için mücadele eden Avrupa’daki Türk toplumunun sadakat testine tabi tutulması asla kabul edilecek bir olgu değil. Biz bugün Almanya’yı geleceğimiz adına vatan kabul ettiysek, ecdadımızın gelmiş olduğu topraklar itibarıyla Türkiye’ye karşı da aynı muhabbeti göstermek durumundayız. Ülkesine karşı sadakatsizlik yapan bir yapı, gelecekte de vatan kabul ettiği sokağa karşı aynı sadakatsizliği yapar ve bunun adı da FETÖ olur” diyerek düşüncelerini ifade etti.

ZAFER SIRAKAYA. UETD GENEL BAŞKANI

Sırakaya, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın terörle ilgili uyarısına dikkat çekerek, “Cumhurbaşkanımız terör örgütüne karşı daha dikkatli davranılması gerektiğini her konuşmasında ifade ederken, Almanya’da hem PKK terör örgütünün hem de FETÖ’nün elini kolunu sallayarak kendisine faaliyet alanları oluşturduğunu görüyoruz. Dolayısıyla öyle bir zeminde hem Almanya’daki şansölyenin hem de ülkemizdeki siyasilerin bir araya gelerek konuşabilmeleri ve bu konularla ilgili daha sağlıklı bir zemine konuyu taşıyabilmeleri önem arz ediyor” diye konuştu.

UETD olarak “Bugüne kadar sunmuş olduğumuz katma değeri bundan sonra da sunmak için çaba sarf ediyoruz” diyen Sırakaya, bugün yaşanan süreci şöyle özetledi: “Türkiye ile olan ilişkilerin asimetrik bir düzeyden simetrik bir düzeye gelmiş olması, bu konuda en önemli noktalardan biri olabilir. AK Parti dönemine kadar Türkiye, Batı’nın konumdaydı. Türkiye bugün artık şekillenen ve planlanan olgu içinde kendisini de bir aktör olarak ifade ediyor. Bu, muhakkak ki tekrar taşların yerine oturmasında sürtüşmeyi de beraberinde getiriyor. Gelişmiş bir Türkiye, stabil bir Türkiye, güçlü bir Türkiye, güçlü bir Avrupa demek. Türkiye bugün 3 milyon Suriyeli mülteciyi misafir edebilen bir yapıda. 1 milyon Suriyelinin Avrupa’nın şirazesini kaydırdığı bir ortamda, Avrupalı 3 milyon Suriyelinin nelere sebebiyet verebileceğini tahayyül ediyor.
Mültecilerin İtalya ve Yunanistan’a giderek Avrupa’da ciddi anlamda bir göç akımı başlattığını görüyoruz. Avrupa Birliği, Libya ile Türkiye’ye paralel bir mülteci anlaşması yapmak istiyor fakat bugün Libya’da bir devletten bahsetmek olanaksız ve dolayısıyla muhatap yok. Batı, devletin olmadığı ve kendisine bu kadar uzakta olan bir yerle bu kadar sorun yaşarken, bugün hemen yanı başındaki Irak’ta, Suriye’de bir devletten bahsedemezken, her türlü terör örgütünün elini kolunu sallayarak rahatça hareket ettiği bir ortamda, Türkiye’nin aktör değil de izleyici olmasını istemek abesle iştigaldir. Bu anlamda Türkiye’nin güçlü olması, Batı’nın da kendisine yönelen bu mülteci sıkıntısına karşı güçlü Türkiye’nin yanında yer alması bence çok daha rasyonel; gelecek adına, Batı adına çok doğru bir karar olur. Bunun yanında ikinci bir önemli olgu da terördür. Türkiye’nin terörizme (FETÖ, PKK, DAEŞ, DHKP-C) karşı mücadelesine Batı destek vermeli. Özellikle son dönemde Batı’da DAEŞ terör örgütünün eylemleri her geçen gün artmakta. İslamofobik akımların arttığı ortamda Yahudi ve İslam düşmanlığı da artıyor. Müslüman toplumun değerleri ortak mücadeleyi öngörüyor. Türkiye demokrasisiyle, siyasetiyle, toplum yapısıyla teröre karşı duruyor ve bu noktada Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan her fırsatta terörizmin iyi veya kötü diye ayrılmayacağını, her türlü teröre karşı mücadele içinde olunması gerektiğini ifade ediyor. Avrupa onun sesine kulak vermeli. İyi terör, kötü terör diye ayrım yapmaksızın, Türkiye’nin haklı mücadelesinde yanında yer almalı. Türkiye ile birlikte hareket etmesi gereken Batı’nın, 15 Temmuz darbe girişimine maruz kalmış, 17-25 Aralık kumpasını yaşamış ve bu olaylara rağmen ekonomisini yüzde 5’lik bir oranda büyütmüş Türkiye’den memnun olması gerekir. ”
Sırakaya konuşmasını şöyle sürdürdü: “Son dönemde özellikle ırkçı partilerin ciddi oy kazandığı bir süreçten bahsediyoruz. Bunlar Neonazi partiler diyeceğimiz ırkçı partiler. Bugün Fransa’da Le Pen, Avusturya’da FPÖ, Hollanda’da Get Vids, Almanya’da da AFD iki haneli oylar alıyor. Dolayısıyla artık Batı’da Müslüman olarak yaşamak, Batı’da yabancı olarak yaşamak, İslamofobi’nin, yabancı düşmanlığının her gün arttığı bir ortamda yaşamak zaten kolay değil. Artık bunun yanına bir de ‘Erdoğanfobi’ diye bir terim ekleyebiliriz. Şu anda Batı’da Müslümansanız işiniz zor, Türk iseniz işiniz biraz daha zor, hem Müslüman hem Türk hem de Erdoğan sevdalısıysanız yaşamınız çok daha zor.”
Aba altından sopa gösteriyorlar
 
Stuttgart-Bayburt Kültür ve Dayanışma Derneği Başkanı Yasin Ayışık da yaşadıkları sıkıntıları şu sözlerle ifade etti: “Özellikle memleket sevdalısı, Türkiye’ye düşkün olan vatandaşlarımız büyük sıkıntı çekiyor. İşverenler, sivil toplum kuruluşları, dernekler baskı altındayız. Sadece işverenler değil, işçiler de hakeza aynı durumda. Çalıştığı kurumlarda hiçbir şekilde Türkiye propagandası yapamıyorlar. Mevcut hükumet hakkında lehte konuşamıyorlar. Son bir senede baskı daha da arttı. İşlerimizi yaptırmaya gittiğimiz yerlerde özellikle Recep Tayyip Erdoğan konusu gündeme getiriliyor. Lehte konuşursanız işiniz yapılmıyor, uzuyor, sorunlar çıkıyor; eğer aleyhte konuşursanız işiniz çok kolay yapılıyor. Yani aba altından sopa gösteriyorlar.”
Ayışık, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın çıkışlarıyla başlayan bu sürecin, Almanya’nın Türkiye’ye istediğini yaptıramamaktan kaynaklandığını belirterek, “Bu yaşanan kriz bence Türkiye’nin eski Türkiye olmamasından kaynaklanıyor. Türkiye’ye istedikleri şeyleri yaptıramıyorlar. Güçlü bir Türkiye olmasını istemiyorlar. Her zaman dizlerinin üstüne çöken bir Türkiye istiyorlar. 1 milyon dolar için kapısında sürünen bir Türkiye, hasta bir Türkiye istiyorlar. Bunların istediği, temizlik yapan bir Türk kadını, fabrikada çalışan vasıfsız bir Türk adamı, avukat olmayan, işadamı olmayan, bürokraside olmayan bir Türk insanı yani istedikleri 50 sene önceki gurbetçi modeli. İşin özü bu” diyor.
Televizyonların 7-24 Türkiye aleyhinde kampanyalar, propagandalar yaptığını kaydeden Ayışık, “Parklarda kadınların mini etekle dolaşamadığı, laik kesime büyük baskı olduğu, şeriatı getirmeye çalıştıkları söyleniyor. Topyekûn bir saldırı var. Alman halkı yanlış yönlere çekiliyor. Biz bunu oturup anlatıyoruz ve insanlar bize hak veriyor ama bu algıyı kırmak çok zor” diye anlatıyor.
Almanya’da yaşayan Türklerin korktuklarını ve birlikte hareket edemediklerini kaydeden Ayışık, “İşadamları Almanya’daki işinden korkuyor. Çalışanlar işlerinden kovulmaktan korkuyor. Herkesi bir sindirme operasyonu oldu. Dernekler için de aynı şey geçerli. Toplu bir hareket yaptığın zaman hemen dernekleri kapatıyorlar” diyor.

DR. BEKİR ALBOĞA

DİTİB: Biz siyaset yapmıyoruz

 
Almanya’daki son siyasi gelişmeler bağlamında aylar önce casusluk ithamıyla kimi din görevlilerinin evlerinde yapılan aramalar ve son durum hakkında Diyanet İşleri Türk-İslam Birliği (DİTİB) adına genel sekreter Dr. Bekir Alboğa’dan bir değerlendirme istedik.
Yapılan baskınlar neticesinde federal savcılığın başlattığı araştırmaların henüz sonuçlanmadığını kaydeden Alboğa, “Yapılan araştırmalarda ithamların muhataplarının DİTİB olmadığı ortaya çıktı. Bu, gerçeği yansıtan bir tablo ve sevindirici bir tespit. Ancak federal savcının çok az sayıda din görevlisinin hatalı davrandığını düşünerek haklarında açmış olduğu araştırma davası fırsat bilinerek medya tarafından, masumiyet karinesi hiçe sayılarak ve genelleyici bir üslupla, sanki bu görevlilerin hataları sabitleşmiş gibi gösterildi. Üstelik medya bunu, sanki tüm Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından Almanya’ya gönderilen din görevlileri hata yapmış gibi kamuoyuna yansıtıyor. Medyanın bu tutumu, kamuoyunu ve siyaseti son derece olumsuz etkiledi. Hatta şunu da söyleyebiliriz, siyasetin DİTİB’e karşı takınmış olduğu tavır, medyanın bu baskısı neticesinde ortaya çıktı. Bu fırsatı değerlendirmek isteyen popülist siyasi partiler ve hemen hemen tüm partilerden bazı siyasetçiler, 24 Eylül 2017 tarihinde yapılacak olan federal seçimlerde oy kazanabilmek veya muhafazakâr oyları muhafaza ederek mevcut seçmen potansiyelini kaybetmemek için bu popülist söylemleri sahiplendiler. En üzücü olanı da maalesef Türkiye kökenli milletvekillerinin tutumu oldu” dedi.
DİTİB olarak 1984 yılından beri Almanya’da var olduklarının altını çizen Alboğa konuşmasını şöyle sürdürdü: “1984 yılından beri Diyanet İşleri Başkanlığımız ile Diyanet İşleri Türk-İslam Birliği arasında son derece sağlıklı ve din hizmetleri alanında son derece faydalı bir işbirliğimiz var. Bu işbirliği bugüne kadar Almanya’daki iç barışa çok önemli katkılar sağladı. Şunu ifade edebiliriz ki, Almanya’da başka ülkelerle mukayese edildiğinde İslam dinini istismar eden birtakım hareketler ve sakıncalı radikal akımlar bu kadar marjinal kalmışlarsa, bunda temsil ettiğimiz ve temelini Diyanet İşleri Başkanlığımız tarafından iletilen din anlayışının Almanya’da DİTİB tarafından hayata geçirilmesinden kaynaklanmaktadır. Yani Diyanet İşleri Başkanlığımız tarafından Almanya’ya gönderilen din görevlileri, Almanya’da bugüne kadar gerçekten Almanya’nın barış ve uyumu için, birlikte iç içe yaşama kültürünün gelişmesi için asla karşılığı ödenemeyecek katkılarda bulunmuşlardır. Bundan dolayı bu son gelişmelere kadar DİTİB, Almanya’da hem devletin hem siyasetin hem kiliselerin hem de toplumun en önemli ve en büyük Müslüman paydaşı olmuştur.”
Federal İçişleri Bakanı’nın ifadelerini aktaran Alboğa, “Bir yıl öncesine kadar Federal İç işleri Bakanı’nın ‘Biz DİB tarafından Almanya’ya gönderilen ve DİTİB camilerinde hizmet veren din görevlilerinin hutbelerinin içeriği konusunda eminiz, bu camilerde radikal söylemlere yer verilmez’ şeklinde açıklamaları var. Ancak 15 Temmuz askeri darbe girişiminden sonra Alman medyası, Türk toplumunun ıstırap ve kaygılarını anlamak, endişelerini paylaşmak yerine manipülatif bir medya siyaseti takip etti. Bu adeta siyasileştirilmiş habercilik uygulaması da kamuoyu algısını olumsuz etkiledi. Toplumsal barış, birlikte yaşama ve çoğulculuk kültürü, komşuluk ilişkileri zarar gördü” ifadelerini kullandı.
Siyasi bağlantıları olmamasına rağmen varmış gibi gösterilmeye çalışılmasına anlam veremediklerini kaydeden Alboğa, “Biz din hizmeti sunan bir kurumuz. Bizim siyasi bir boyutumuz yok. Şimdi bize 15 Temmuz’dan sonra Türkiye’deki siyasi bir partinin uzantısıymışız ithamlarında bulunuluyor. ‘Türkiye ile bağlantınızı tamamen koparın’ diyorlar. Oysaki 1984 yılından beri Almanya’da varız. Diyanet İşleri Başkanlığımızla -ki Diyanet İşleri Başkanlığımız bizim için ilahiyat anlamında, dinin en sağlıklı yorumu ve tatbiki anlamında otoritedir- temsil etmiş olduğu din anlayışı bugüne kadar Almanya’daki iç barışa ve uyuma çok olumlu katkılar sağladı. Öyle olmasaydı 1984 yılından bugüne kadar Almanya’da bu uygulama mümkün olmazdı. Bugüne kadar böyle talepler hiç karşımıza çıkmadı” diye konuştu.
AK Parti Milletvekili Metin Külünk’ün, “Almanya, DİTİB’in Türkiye ile bağlantısını kopartmak istiyor; amaç Alman İslam’ı peşindeler” açıklamasını sorduğumuz Alboğa konuyla ilgili olarak şunları anlattı:
“Federal Almanya siyasi geleneğinde böyle bir millilik vurgusu mevcut. Özellikle 19. yüzyılın başında din-devlet ilişkileri yeniden tanzim edilmiş ve kiliselerle devlet arasında karşılıklı bağlayıcı anlaşmalar imzalanmış. Vatikan’la da anlaşmalar imzalanmış ve Vatikan, Alman Katolik Cemaati (Alman Piskoposlar Konferansı) için bağlayıcı teolojik otorite olarak kabul edilmiş. Aslında Diyanet İşleri Başkanlığı da 1980’li yıllardan itibaren Almanya’daki Türkiye kökenli ve Türkiye Cumhuriyet vatandaşı Müslümanlar için dini otorite olarak bugüne kadar manevi-dini hizmetler sunan DİTİB’i destekledi. Artık Müslümanlar Almanya’nın ayrılmaz bir parçası haline geldiler ve son göçmenlerle birlikte sayıları 5 milyon sınırına ulaştı, belki de aştı. Alman Devleti, Müslümanlarla da kilise cemaatlerininkine benzer devlet anlaşmaları imzalamak istiyor
Kimi eyaletlerde henüz kilise ve Yahudi cemaatlerine eşit olmamakla birlikte, bu alanda ilk adımlar atılmış. Maalesef son gelişmeler bu sürece son derece zararlı ve üzücü bir sekte vurdu. Ancak bu bağlamda Federal Almanya hükumetleri son 10 yıldır Alman İslam Konferansı organize ediyorlar. Alman Devleti, Almanca konuşan imamlar ve Almanya mantalitesine uygun bir İslam anlayışı geliştirmek için üniversitelerde İslam ilahiyat merkezleri ve projeleri finans ediyor. Müslüman cemaatler, Hıristiyan ve Yahudi cemaatlerle aynı statüye nasıl eriştirilebilirler diye üzerinde istişare ettiğimiz bir konu idi. Gerek Diyanet İşleri Başkanlığı gerek DİTİB, Almanya’nın makul tekliflerine olumsuz bakmadı. Mesela Almanya’da, Almancaya hâkim ilahiyatçıları yetiştirecek ilk ilahiyat fakültesi Frankfurt’taki Göthe Üniversitesi’nde kurulan vakıf profesörlüğüydü, ki bu zamanında Diyanet Vakfı tarafından finanse edildi. O günkü Hıristiyan Demokratlar’ın elindeki eyalet hükumeti bu projeye sahip çıkmadı. İkinci adım olarak Türkiye Diyanet İşleri Başkanlığı ve DİTİB olarak Türkiye’deki ilahiyat fakültelerinde uluslararası ilahiyat programı gerçekleştirmeye başladık. Yani Almanya’daki, Alman vatandaşlığına haiz, Almanya’da liseyi bitirmiş çocuklarımız Türkiye’deki üniversitelerimizde ilahiyat okuyup tekrar Almanya’ya geldikleri zaman hem Almancayı hem de Türkçeyi mükemmel kullanan imam-hatipler ve din görevlileri oldular.
Yani biz bu projeye başlarken Alman İslam Konferansı daha yoktu. Demem o ki biz makul tekliflere de anlaşmalara da olumlu yaklaşıyoruz. Siyasetin muhakkak kendine göre bir kuralı ve devletlerin birtakım amaçları olabilir. Ama biz Almanya’da din ve kültür hizmetleri sunan bir dini cemaatiz ve Alman Anayasası, devletin dini cemaatlerin iç işlerine müdahale etmesini yasaklar. Dini cemaatler hangi dilde ibadet edeceklerine kendileri karar verirler. Ve din görevlilerini nereden temin edeceklerini de kendileri kararlaştırır. Bu bağlamda biz karşılıklı protokoller temelinde Diyanet İşleri Başkanlığımızca görevlendirilen din görevlilerimiz ile din hizmeti sürdürdük. Ancak şöyle de bir gerçek var. Yeni nesil Almancayı Türkçeden daha iyi anlıyor. Bu realiteden hareketle DİTİB Dini Danışma Kurulumuz, Almanya şartlarını da göz önünde bulundurarak hutbe hazırlamakta ve hutbelerimiz çift dilli olarak Almanca ve Türkçe okunmakta. Yeni nesillerin başarı ve uyumu için elbette Almanca hâkimiyeti önemli ve ancak Türkçe anlamaları ve konuşmaları da bizim için aynı derecede önemli. Hatta hutbelerimizi imkân dahilinde Türkçe, Almanca ve Arapça yapıyoruz ki, bizim sağlıklı din anlayış ve yorumumuz Afgan, İran, Kuzey Afrika ve Suriye kökenli Müslümanlara da ulaştırılabilsin. Bu hizmet, uyum için son derece önemli ve ümit edelim ki Almanya devlet, medya ve siyaseti bunu takdir eder.
Almanya’da bugün Yunanca, Bosnaca, Arapça, Rusça, İspanyolca, İngilizce yani Almancanın dışında pek çok dilde hutbe okunuyor ve ayinler yapılıyor. Bizi üzen nokta, bunu kimse dillendirmiyor ve onlara kimse bir şey söylemiyor. Sadece DİTİB camilerinden ve Türk Müslümanlardan hutbelerini ve vaazlarını Almanca yapmaları talebi temcit pilavı gibi siyasilerce ve medya tarafından durmadan konu ediliyor. Halbuki biz Alman Anayasası’na göre ana dilimizde vaaz etme hakkına sahibiz. Bunca olumlu adımlarımıza rağmen böyle bir talebin dile getirilmiş olması bizi üzüyor ve biz bunu dile getirmek zorunda kalıyoruz.”

ALMANYA’DA 15 TEMMUZ’UN ARDINDAN TÜRKLER TARAFINDAN YAPILAN DEMOKRASİ MİTİNGLERİNDE POLİSİN ENGELLEYİCİ TAVRI DİKKAT ÇEKİCİYDİ

Almanya’daki Türk medyasına baskı var
 
Almanya’da yayın yapan Güncel gazetesi sahibi İbrahim Özkan yaşadıklarını şöyle anlattı:
“15 Temmuz darbe girişiminden sonra baskılar başladı. Birlikte çalıştığımız medya ajansları ufak ufak Türkiye’deki darbeyi değil de tutuklamalar hakkında görüşmelerimizde bizleri sorgulamaya başladı. Cumhurbaşkanımızın Nazi benzetmesinden sonra iki gün geçmişti Deutsche Bahn, VDA (Alman Otomobil Birliği) ve Mercedes var olan sözleşmelerimizi iptal etti. Yani reklam olarak büyük kayıp yaşadık. Akabinde yoğun görüştüğümüz ajanslar veya partnerlerimiz e-postalarımıza cevap vermemeye başladı. Bunlar yetmiyormuş gibi uzun zamandır gazetemizi basan matbaalar gereksiz yere fiyat yükseltti ya da gerekçe olarak ‘Okumadığımız bir ürünü basmıyoruz’ diyerek baskı yapmayı reddetti. Geçen günlerde ofis arayışına girdik, yaptığımız görüşmelerde ‘Siz Erdoğancı mısınız?’ diye garip garip sorular ile karşılaştık. Bir emlakçı arayarak ‘Kusura bakmayın ama ev sahibi size ofisi vermiyor’ deyince nedenini sorduk, bize verilen cevap ‘Hangi taraf olduğunuzu bilmiyoruz, yarın öbür gün birileri gelip binaya zarar verir’ oldu.”
FavoriteLoadingBeğen

Leave a Reply

  • (not be published)