Milli şuurun ölümsüz şairi Mehmet Akif Ersoy

Kurtuluş Savaşı yıllarında, Anadolu coğrafyasında milli şuurun uyanması ve canlı kalması için canını ortaya koyan İstiklâl Marşı şairimiz Mehmet Akif Ersoy’un hayatı, aynı zamanda fikri mücadelenin hangi zor koşullar altında verilebileceğinin de bir örneği.
Yayın Tarihi: Nis 1, 2017
FavoriteLoadingBeğen 17 mins
Mehmet Akif Ersoy

Mehmet Akif Ersoy

Zulmü Alkışlayamam

Üç buçuk soysuzun ardından zağarlık yapamam

Hele bak namına haksızlığa ölsem tapamam

Doğduğumdan beridir, âşığım istiklâle

Bana hiç tasmalık etmiş değildir altın lale

Yumuşak başlı isem, kim demiş uysal koyunum.

Kesilir belki fakat, çekmeye gelmez boynum!

Kanayan bir yara gördüm mü yanar ta ciğerim

Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim

Adam ‘aldırma geç git’ diyemem; aldırırım

Çiğnerim, çiğnerim, Hakkı tutar kaldırırım 

Mehmet Akif Ersoy… 63 yıllık kısa yaşamından geriye Türkiye Cumhuriyeti’nin İstiklâl Marşı’nı miras bırakan büyük şairin kişiliğini ve hayata karşı duruşunu belki de en iyi anlatan dizelerdir bunlar. Anadolu coğrafyasının fikir ve sanat birikiminin en önemli parçalarından birisi olan Mehmet Akif Ersoy; hayatı boyunca tek başına yaşadı, tek başına da öldü. İstiklâl Marşı’nı yazdığı ülkesinde bu şekilde hayata veda etmesi tarihte eşine az rastlanan örneklerden birisi. Üstelik bu yalnızlığının nedeninin ‘sistem muhalifliği’ olması ise cabası.

 Mehmet Akif Ersoy, 20 Aralık 1873’te İstanbul’da doğdu. Babası Fatih Medresesi müderrislerinden Mehmet Tahir Efendi, Osmanlı Devleti’ne bağlı Arnavutluk’un İpek kazasının Şuşise Köyü’nden İstanbul’a gelmiş, annesi Emine Cemile Hanım ise Buharalı Mehmet Efendi’nin kızı olarak Samsun’da doğmuştu. Mehmet Tahir Efendi, ona ebced hesabıyla doğduğu yıl olan 1290’a karşılık gelen Rağıf ismini vermişse de çevresi tarafından Akif olarak çağrıldı. Akif dışında bir de Nuriye adında bir kızları bulunuyordu. Mehmet Akif, 1882 yılında ilköğrenimini tamamlayarak Fatih Merkez Rüştiyesi’ne başladı. Ayrıca Fatih Camii’nde Esad Dede’nin İran edebiyatı derslerine katılıyordu. Lise eğitiminde Mülkiye’nin İdadi bölümüne başladıktan sonra yüksek kısmına geçti. Kısa bir süre sonra evlerinin yanması ve babasının vefatı sebebiyle okula devam edemeyip sivil veterinerlik okulu olan Baytar Mektebi’ne geçti. Şiirle ilgisi bu dönemde başlayan Mehmet Akif, ilk şiirlerini bu dönemde yazmaya başladı.

1895 yılında ilk eseri olan yedi beyitlik gazeli ‘Kur’an’a Hitab’, Servet-i Fünun Gazetesi’nde yayımlandı. Dört yıl boyunca Rumeli, Anadolu ve Arabistan’da görev yaptı. Bu seyahatler Mehmet Akif ‘in düşünce ve yazın hayatını çok etkiledi. 1 Eylül 1898’de, 25 yaşında iken Tophane-i Amire veznedarı Mehmet Emin Bey’in kızı İsmet Hanım ile evlendi. Aynı yıllarda Maarif Dergisi’nde ve Resimli Gazete’de şiir yazıları ve Arapça, Farsça ve Fransızcadan yaptığı çeviriler yayımlandı. II. Meşrutiyet’in ilan edildiği dönem İstanbul’da Umur-i Baytariye Dairesi Müdür Muavinliği’ne getirildi. 1908-1910 yılları arasında ‘Sırat’ı Müstakim’dergisinde yazdığı dönem en ünlü şiirleri ‘Küfe’ ve ‘Seyfi Baba’ yayımlandı.

Kısa bir süre sonra Darülfünun Edebiyat-ı Umumiye müderrisliğine tayin edilen Mehmet Akif, uzun süre bu kadroda kaldı. 1913’te İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne girdi. I. Dünya Savaşı sırasında bu cemiyete bağlı bir örgüt olan Teşkilat-ı Mahsusa aracılığıyla Almanya’daki Müslüman tutsakların durumunu incelemek üzere Berlin’e gönderildi. Ardından Arabistan ve Lübnan’a gitti ve burada Batı-Doğu ayrımına şahit oldu. İstanbul’a döndükten sonra Darül-Hikmet-i İslamiye’nin başkatipliğine atandı. Milli Mütareke döneminde kurtuluş hareketine destek verdi. Balıkesir’de yaptığı konuşmadan dolayı İstanbul’daki görevinden alındı. Ankara Hükumeti’nin kurulmasından sonra Burdur Milletvekili olarak Meclis’e girdi.

O sırada Maarif Vekili Hamdullah Suphi’nin desteği ile İstiklâl Marşı için açılan yarışmaya giren Mehmet Akif Ersoy, 724 şiir arasından yarışmayı kazandı. 18 Mart 1921’de kabul edilen şiir, 1924 yılında Osman Zeki Üngör tarafından bestelenerek “Türkiye Cumhuriyeti’nin Milli Marşı” olarak ilan edildi. Mehmet Akif Ersoy yarışmadan kazandığı 500 lirayı kabul etmeyerek Türk Ordusu’na armağan etti.

Milli şairimiz Mehmet Akif Ersoy’un en önemli eserleri:

İstiklâl Marşı (1921) ve yedi bölümde topladığı Safahat (1911- 1933) adlı eseridir. Safahat’ın bölümleri: Safahat (1911): Meşrutiyet yıllarındaki Osmanlı dönemini ele almıştır. Süleymaniye Kürsüsünde: Osmanlı’da halk ile aydınlar arasındaki ilişkiyi anlatmıştır. Hakkın Sesleri (1913): Bu bölümde şairin her şiirinin başında bir ayet bulunmaktadır. Fatih Kürsüsünde (1914): Yeni nesillere mücadele ruhunu aşılamak amacıyla düşünceler dile getirilmiştir. Hatıralar (1917): İslam birliğinin öne çıktığı bu bölümde her şiirin başında bir hadis bulunmaktadır. Asım (1924): Birinci Dünya Savaşı’nın ele alındığı bölümdür. Gölgeler (1933): Din içerikli şiir ve dörtlükleri kapsar.

Milli Mutabakat iklimi

Mehmet Akif Ersoy Araştırmaları Merkezi Başkanı Mehmet Doğan, Mehmet Akif Ersoy’un İstiklâl Marşı ile ortaya koyduğu Milli Mutabakat ikliminin nasıl bir ortamda oluştuğu konusunda şu açıklamaları yapıyor:

 “Bu iklim Millî Mücadele şartlarında oluştu. 1. Dünya Savaşı sonrasında mütareke ile ortaya çıkan durum, bir taraftan işgaller, diğer taraftan birtakım iç ihtilaflarla kendini gösterdi. Ankara’da TBMM’nin kurulmasından sonra hem işgallere karşı hem de iç ihtilafların çözümü için harekete geçildi. Bu ortamda Mehmet Âkif yarışmaya girmemekle beraber İstiklâl Marşı yazma vazifesini üstlendi ve bizim bin yıllık tarihimizi özetleyen ve millet olarak varlığımızın esaslarını ifade eden bir şiir yazdı. Bu metin zamanın şartlarında ortaya çıktığı bütün zamanlar için de anlam ve değer ifade ediyordu. Meclis gibi milletimiz de bu metinde mutabık kaldı, bu yüzden neredeyse yazılmasının üzerinden bir asra yakın süre geçmiş olmasına rağmen İstiklâl Marşı milli aidiyet sembollerimizden biri olmaya devam ediyor.”

Mehmet Akif Ersoy Araştırmaları Merkezi Başkanı Mehmet Doğan, İstiklâl Marşı’nın Milli Mücadele’nin kazanılmasında doğrudan etkili olduğunu belirtiyor: “İstiklâl Marşı, Türkiye’nin en zor döneminde yazıldı. Milli Mücadele’nin geleceği ile ilgili olumlu belirtilerin olmadığı veya çok az olduğu günlerdi. Kuva-yı Milliye-Nizami ordu ihtilafının yaraları sarılamamıştı. Yunan orduları Eskişehir’e doğru ilerliyordu. İngiltere Sevr’i biraz değiştirerek bize kabul ettirmek için Londra Konferansı’nı topluyordu. Bu şartlarda millete ümit ve iman telkin edecek, maneviyatını kuvvetlendirecek, heyecanlarını besleyecek bir şiiri kim yazabilirdi? Bu sorunun cevabı onun gibi düşünmeyenler açısından bile aynıydı: Mehmet Âkif. Mehmet Âkif, bu şartlar altında sorumluluk şuuruyla hareket etti ve İstiklâl Marşı’nı yazdı. ‘Milli Mücadele’nin başarısında rolü olan bir metin söz konusu ise bu nedir’ sorusunun cevabı hiç şüphe yok ki, İstiklâl Marşı’dır.”

Mısır’a zorunlu göç

Akif, Sakarya Zaferi’nden sonra İstanbul’a geldi ancak İslami uyanışçı düşünürlerden biri olduğu için Cumhuriyet’in laik düzeninin oturması karşısında tepki olarak Mısır’a gitti. Milli Mücadele sürecine resmi görüşün dışında bir çerçeve çizdiği yorumları ve bu yorumların dönemin yönetimi tarafından benimsenmesi bu zorunlu yolculuğun en önemli nedeniydi. Mehmet Akif Ersoy Araştırmaları Merkezi Başkanı Mehmet Doğan, bu süreci anlatırken, Ersoy’un, dönemin dayatmacı dünya düzenine karşı olan yaklaşımına dikkat çekiyor.

“Mehmet Akif, Milli Mücadele’nin başlangıcında Ankara’ya davet edilen tek şair ve yazar… Davet ediliş sebebi ise onun ‘İslâm şairi’ hüviyeti. Akif, Milli Mücadele’nin manevi cephesinde büyük hizmetleri olacağı bilinerek davet edilmişti ve üzerine düşeni yaptı. İslam şairi kimliği ile TBMM’ye milletvekili olarak girdi. Yayımladığı ‘Sebilürreşad ceride- i İslâmiye’si Milli Mücadele boyunca TBMM tarafından basılıp dağıtıldı. Bütün bu dönem boyunca Mehmet Âkif, Milli Mücadele’nin fikri arka planının kahramanı idi. Çünkü Milli Mücadele çok güçlü bir dini fikri arka plan ile yürütüldü. Ancak mücadele zaferle sonuçlanınca şartlar değişti. Mücadeleyi başarıya ulaştıran fikir muhtevası terk edildi. Görünür düşmanla savaşılmış ve başarıya ulaşılmıştı.

Oysa asıl düşman, yine Yunanlıları üzerimize salan emperyalizmin ağababaları ile hesaplaşılmamıştı. Bu hesaplaşma barış konferansı masasında oldu. Dünya sisteminin Türkiye’ye biçtiği rolü kabullenen yeni Türkiye’nin yöneticileri için bir zamanlar özel olarak davet ettikleri Mehmet Âkif ve fikriyatı yük haline geldi. Bu şartlar altında Mehmet Âkif ‘in tavrı önemliydi. Türkiye’de kalsa, evinden hiç çıkmasa, yazmasa çizmese, konuşmasa bile tehlikeli bir kişi olarak görülecekti. Zaten işsiz güçsüz bir adamdı. Dergisi bir süre sonra kapatıldı. Polis takibi altında olduğunu fark etti. Birkaç yıldır kışları Mısır’da, yazları İstanbul’da geçiren Âkif, 1925 sonunda dönmemek üzere Mısır’a gitti ve ölümüne altı ay kalana kadar da Türkiye’ye dönmedi.”

Mehmet Akif Ersoy, 1936 yılına kadar Mısır’da Türk Dili ve Edebiyatı dersleri verdi. Siroz hastalığına yakalanması üzerine 1935’te Lübnan’a, 1936’da Antakya’ya gitti. Hastalığının ilerlemesi üzerine ülkesine döndü ve 27 Aralık 1936’da İstanbul’da vefat etti. Mezarı Edirnekapı Şehitliği’ndedir.

Mehmet Akif Ersoy’un en önemli eseri olan ‘Safahat’, 7 kitaptan oluşuyor. 1911 yılında yazdığı birinci bölümde Osmanlı toplumunun meşrutiyet dönemini; 1912 yılında yazdığı ‘Süleymaniye Kürsüsünde’ adlı ikinci kitapta, Osmanlı aydınlarını işledi. 1913’te Safahat’ın üçüncü bölümü olan ‘Halkın Sesleri’ni ve 1914 yılında dördüncü bölüm ‘Fatih Kürsüsünde’yi yazdı. Ardından 1917 tarihli ‘Hatıralar’ ve I. Dünya Savaşı hakkında görüşlerinin yer aldığı 1924 tarihli ‘Asım’ı yazdı. Son ve 7. bölüm olan “Gölgeler’i 1933 yılında yazdı. Şiirlerinin toplu olarak yer aldığı 7 kitaplık eserine ‘İstiklâl Marşı’nı koymayarak bu eserini Türk Milleti’ne armağan etmişti.

Başlangıcı 1911 olan ‘Safahat’, 1933 yılında tamamlandı. Özmer Ziya Doğrul, Mehmet Akif Ersoy’un kitaplarına almadığı şiirlerini de ekleyerek eseri, 1943 yılında tekrar yayımladı. Ardından 1987 yılında M. Ertuğrul Düzdağ, eserin önceki baskıları arasındaki farkı gösteren yeni bir basımını yaptı. ‘Kur’an’dan Ayet ve Hadisler’ ve ‘Mehmet Akif Ersoy’un Makaleleri’ adlı çalışmaları da ölümünden sonra yayımlandı.

Mehmet Akif’in fikri mücadelesi

Mehmet Akif ’e göre medeniyetin gerçek kaynağı Müslüman Doğu’ydu. Ona üstünlüğünü kaybettiren ise asırlardır süren ‘cehalet, yozlaşma, sabırsızlık, tembellik ve kendine güvensizlikti’. Batı’nın geldiği medeniyet seviyesine ulaşmak ve İslam birliğini sağlamak onun en önemli amacıydı.

Akif, her ne kadar siyasi bakımdan İslamcı olsa da duyguları bakımından ‘halkçı ve milliyetçi’dir. Sanatını sosyal hizmetin emrine verip ‘sosyal hizmet yanlısı’ bir şair olarak karşımıza çıkar. Bu durumun en önemli sebebi onun edebiyat anlayışıydı. O edebiyat için, “Halkın manevî ve ahlakî eğitiminde etkisi en büyük müessesedir” der ve “Her edebiyat mahallîdir ve halka hitap eder” görüşünü savunan Akif, İslam toplumlarının geri kalmasını da İslam ülkelerindeki edebiyatların halka değil, aydınlara seslenmesine bağlar.

Mehmet Akif Ersoy Araştırmaları Merkezi Başkanı Mehmet Doğan, Mehmet Akif Ersoy’un eserleri, şiirleri, mücadelesi ve hayatıyla gelecek nesiller için önemli bir yol gösterici olduğunu belirtiyor: “Mehmet Âkif sadece şair değildi, şiiri imanının ve fikrinin emrine vermiş bir şahsiyetti. Bu bir dava sahibi olmak, mücadelesi olmak demektir. Bütün hayatı boyunca vazife şuuru ile hareket etti. Yapabileceğinin azamisini yapmaya çalıştı, kendisine ihtiyaç duyulduğunda yüksünmeden sorumluluk altına girdi. Özü ile sözü birdi. İnandığı gibi yaşadı. Eseri ve mücadelesi yanında karakteri ve ahlâkıyla örnek bir şahsiyetti. Onun eseri ve mücadelesi kadar hayatı da gençlerimiz için doğru ve etkileyici bir örnek.”

FavoriteLoadingBeğen

Leave a Reply

  • (not be published)