1071’den 2071’e Yeni Türkiye

Türklere Anadolu’nun kapılarını açan zaferin yılı 1071'di. Selçuklu hükümdarı Alparslan'ın büyük zaferiyle başlayan yolculukta Türkler büyük bir medeniyetin temellerini atıp geliştirdi.
Yayın Tarihi: Şub 8, 2017
FavoriteLoadingBeğen 27 mins

“Askerlerim! Şehit olursam bu beyaz elbise kefenim olsun. O zaman ruhum göklere çıkacaktır. Benden sonra oğlum Melikşah’ı tahta çıkarın ve ona bağlı kalın. Zaferi kazanırsak istikbal bizimdir.“ Türk ve Anadolu tarihini değiştiren bu cümleler Büyük Selçuklu hükümdarı Alparslan’a ait. Alparslan, 26 Ağustos 1071’de elde ettiği büyük zafer öncesi askerlerine böyle sesleniyordu. Kazanılan zafer aynı zamanda tarihin akışını değiştirecekti. Dünya üzerinde birçok topluluk çeşitli nedenlerden dolayı yerleştikleri bölgeleri terk ederek başka topraklarda yerleşim yerleri kurmuştu. Durum Türkler için de farklı olmadı. Gelişmeleri Malazgirt’e taşıyan süreç, Orta Asya’da Çin hükümranlığı ve zulmünden kurtulmak için batı yönüne doğru göçen Hunların akını ile başladı. Türkleri Anadolu coğrafyasına taşıyan da bu gelişmeler oldu. ‘Malazgirt Savaşı’, Selçuklulara Anadolu’nun tapusunu vermişti. 20 yıl içerisinde hızla Anadolu içlerine göç ederek Anadolu Türkleştirilmiş hem de İç Asya’daki diğer Türk devletlerinin de göçleriyle burası bir Türk yurduna dönüştürülmüştü. Bu savaş neticesinde Anadolu’da 1000 yıldır devam eden Türk varlığı başladı. Türklerin Anadolu’ya gelişi bir anlamda; devlet geleneğinden kültüre, inanç yapısından mimariye kadar büyük bir birikimin bu coğrafyaya taşınmasını sağladı. Sonraki dönemde Osmanlı’yı kuran da Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerini atan da bu büyük birikimin yansımalarıydı.

Binlerce yıllık devlet geleneği
Orta Asya’dan başlayarak Osmanlı’nın batıya doğru genişlemesini sağlayan süreçte; devlet yapısı, karar alma mekanizmalarının etkinliğindeki başarı tartışılmazdı. Ordu yapısının da bu iki yapıyla eşgüdüm içerisinde yürümesi başarıyı kaçınılmaz hale getirdi. Devletin kapsayıcı ve koruyucu yapısının temelleri daha ilk dönemlerde atıldı. Türklerde devlete barış anlamında da kullanılan ‘İl’ adı verilirdi. Devleti yöneten hükümdar yönetme yetkisini Gök Tanrı’dan alıyordu. Hükümdar devleti keyfi yönetemez, yetkilerini töre ve Gök Tanrı kısıtlardı. Türklerde devleti oluşturan unsurlar; bağımsızlık, halk, ülke, teşkilatlanma üzerine kurgulandı. Güçlü bir ordu ise bu unsurlar arasında vazgeçilmez olanıydı. İslam’ın kabulünden sonra; yapı içerisinde nüanslar görülse de ilkeler üzerinde bir değişim yaşanmadı. İlk Türk devletlerindeki anlayış Türk-İslam devletlerinde de devam etti. Türk-İslam devletlerinde devlet anlayışının dayandığı temel esaslar; töre, İslam dini, Türk-cihan egemenliği, cihat anlayışıyla şekillendi. İslamiyet’in kabulüyle İslami anlam Allah’ın takdiri ve nasibi olarak değiştirildi. Tahta geçme konusunda aynı şartlar devam etti. Bu da taht kavgalarına ve iç karışıklıklara neden oldu. Hükümdar, saray-hükümet-ordu ve adaletin başı olduğundan tüm güçleri elinde toplamıştı. Tablo Selçuklulardan sonra hâkimiyet süren Osmanlı’da da değişmedi. Osmanlı devlet anlayışı Selçukluları örnek alarak oluşturuldu. Osmanlı devlet anlayışı üç temel üzerine kuruldu. Bunlar; devlet-i ebed müddet yani devletin  sonsuza kadar yaşatılması; nizam-ı âlem yani dünya düzeninin, adaletin ve barışın sağlanması ve kanun-ı kadim. Kanun- ı kadim; kamu hukuk kurallarının üstünlüğü anlamına geliyordu. Osmanlı Devleti’nde tüm yönetim ve kanunlar töre ve İslam dinine göre düzenlenmişti. Türkiye Cumhuriyeti’nin temelinde de bu binlerce yıllık mirasın izlerini görmek mümkün. I. Dünya Savaşı sonrası Osmanlı Devleti, 1918’de imzalanan Mondros Ateşkes Anlaşması ile fiilen tarihe karışmıştı. 19 Mayıs 1919’da Atatürk’ün Samsun’a çıkmasıyla Türkiye Devleti’nin temelleri atıldı. Amasya Genelgesi, Erzurum ve Sivas kongreleri ile bu gidişat hızlandı. Yeni devletin kurulması yolunda somut adımların atıldığı o yılları Mustafa Kemal Atatürk, Nutuk’ta anlatırken Osmanlı’nın son dönemlerinde yapılan hataların tekrarlanmamasına vurgu yapıyordu. Bu hatalar yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin de hangi temeller üzerinde şekilleneceğinin ipuçlarını veriyordu. Mustafa Kemal, bu detayları şu cümlelerle anlatıyordu:
“Efendiler, Meclisin açıldığı ilk günlerde; Meclise, içinde bulunduğumuz durum ve koşulları açıklayıp izlenilmesini ve uygulanmasını doğru bulduğum düşüncelerimi bildirdim. Bu düşüncelerimin başlıcası, Türkiye’nin,Türk milletinin izlemesi gereken siyasi ilkeyle ilgiliydi. Bilirsiniz ki, Osmanlılar zamanında, çeşitli siyasî yöntemler izlenmiş ve izleniyordu. Ben, bu siyasî yöntemlerden hiçbirinin, yeni Türkiye topluluğunun siyasî yöntemi olamayacağı kanısına varmıştım. Bunu, Meclise anlatmaya çalıştım. Bu nokta üzerinde, sonra da çalışmalar sürdürülmüştür. Bu konuda, er geç, söylediklerimin ana noktalarını, burada hep beraber anımsamayı yararlı bulurum.”

Türkiye Cumhuriyeti’nin temel ilkeleri de bu anlayışla şekillendi. Cumhuriyetçilik, milliyetçilik, halkçılık, devletçilik, inkılapçılık ve laiklik temel Atatürk ilkeleri olarak anayasadaki yerini aldı. 1923 yılında kurulan Türkiye Cumhuriyeti, kuruluş dönemi şartları nedeniyle parlamenter sistemin kabul edildiği bir rejim oldu. Yeni dönem Türkiye’sine gelindiğinde ise bu ilkelerden çok parlamenter sistemin günümüz ihtiyaçlarını karşılayıp karşılamadığı tartışmaları ön plana çıkıyor. Başkanlık sistemi ile ilgili yasal düzenlemeler 2071 hedefleri doğrultusunda gündeme getiriliyor.

Yükseliş olarak kabul edilen dönemlerin en belirgin özelliği, güçlü yöneticilerin öne çıkmasıdır.

ordu da gerekir. Bütün bunları gerçekleştiren bir toplumda özgüven de kendiliğinden oluşur. Ancak yine de alınan ve uygulanan kararlarda dış etkenler de göz önünde bulundurulmalıdır. Yapılan küçük bir hata devleti çok büyük sorunların içine atabilir. Örneğin Sultan Sencer’in yapmış olduğu bazı hataların devleti nasıl etkilediği açıkça görülür. Onun devlet organizasyonunu ikiye ayırması yani Irak Selçukluları’nı kurması, ülkenin batısında bürokraside yer alan emîrlerin aşırı derecede güçlenmesine ve bağımsız faaliyetlerde bulunmasına neden oldu. Belki de en belirleyici hata maiyetindekilerin Oğuzlar’a kötü davranması olmuştur. Bunun neticesinde isyan eden Oğuzlar, devleti yıkıma götürmüştür. Devlet adamlarının aşırı güçlenmesi, Türkiye Selçukluları’nın yıkılmasındaki en önemli etkenlerdendir. Osmanlılar için ise çevresindeki değişikliklere yeterince hızlı tepki verememek bir nedendir.

Bürokraside liyakatin terk edilmesi ve eğitimsizlik. Mesela Rusya ile savaşırken kazılan siperden çıkan toprağı hangi tarafa atmak gerektiği sorusunun İstanbul’a soruluyor olması. Basitmiş gibi görünen meselelerin büyük bir coğrafyada birikmesi bir süre sonra kontrolün kaybedilmesine neden olmuştur. Gereken tedbirleri almakta gecikmek, alınan tedbirlerin yetersizliği, bir süre sonra altından kalkılamaz hale gelmesi Osmanlı Devleti’ni malum sona sürüklemiştir.” Doç. Dr. Cihan Piyadeoğlu, “Türk yönetim kültüründe liderlik nasıl bir öneme ve role sahiptir?” sorusuna şöyle yanıt veriyor: “Sistem ne kadar mükemmel olursa olsun, liderler iyi olmazsa doğru sonuca varmak mümkün olamaz. Bu soruyu Selçuklu tarihinden bir örnekle açıklamak gerekirse; Sultan Melikşah, Sultan Alparslan’ın oğludur. Melikşah’a bakıldığında genel anlamda başarılı bir hükümdar profili çizer. Nizâmülmülk ise her ikisinin, yani baba ve oğulun vezirliğini yapmıştır. Nizâmülmülk, Melikşah döneminde 12 oğluyla birlikte Selçuklu coğrafyasını kontrolü altına almış, devletin veziri olarak haddini aşan davranışlarda bulunmuştur. Hatta bu durumdan rahatsız olan Sultan Melikşah’ın, her ikisi de vezirlik alameti olarak kabul edilen ‘Önünden divitinin, başından da sarığının alınmasını ister misin?’ şeklinde göndermiş olduğu mektuba, ‘Onun başındaki tacın varlığı bu divite bağlıdır. Bu divitin kapağı kapanırsa onun da tacı yok olur’ diyebilmiştir. Ama aynı Nizâmülmülk, kendi eseri olan Siyasetnâme’de Sultan Alparslan’dan endişe ettiğini, hatta korktuğunu itiraf eder. Hem Alparslan hem de Melikşah, Türk tarihinin önemli figürlerindendir. Ama biri gerçek liderdir. Melikşah bu duruma düşebilmişse zayıf karakterdeki bir liderin devletin başına neler getirebileceği herkesin malumudur. Dolayısıyla Türk devletlerinde iş daha ziyade hükümdar ile yürür.”

İslam’ın kabulüyle devam eden gelişim

Türk tarihi açısında İslam’ın kabul edilişi; devlet geleneği, kültür-sanat, bilim, ekonomi, mimari gibi pek çok alanda ilerleyişin de arkasındaki itici güç olarak kabul ediliyor. Türklerin İslamiyet’e geçişindeki en önemli etkenin tevhid inancı olduğu belirtiliyor. Buna karşın İslam’a geçiş, özellikle fetihler açısından büyük bir motivasyon kaynağı haline geldi. Bu nedenle İslam tarihi uzmanları; tarihsel süreç Hicret, Endülüs’ün fethi ve Türklerin İslam’ı kabul edişini üç önemli adım olarak görüyor. Hazreti Muhammed’in İstanbul’un fethini ne kadar istediğini anlatan Hadis-i Şerif çok sayıda Türk yönetici açısından bir yol gösterici olarak kabul edildi. İslam devletleri tarafından gerçekleştirilen tam 29 kuşatmanın arkasındaki önemli motivasyon kaynağı buydu. 751 Talas Savaşı sonrası Türkler arasında İslamiyet yayılmış ve Türkler bu yeni dinin etkisiyle sosyal ve kültürel hayatlarında değişiklik yaşamıştı. Selçuklular Dönemi’nde doğu ve güneyde Fars, Arap ve Hintlilerle, batıda Ermeni, Gürcü, Rum ve Süryaniler vardı. Türkler hem bu uygarlıkları etkilemiş hem de bu toplumları etkisi altına almıştı. Tıpkı İslam öncesi dönemde olduğu gibi, İslam’ın kabul edilişi sonrasında da toplumu bölecek bir ruhani kast sisteminin olmaması Türk – İslam devletlerinin gelişimindeki en önemli unsurlardan birisiydi. Kanunlar önünde herkesin eşit oluşu, Türk-İslam devletlerinin hükümranlıklarının kabulünde de etkili oldu. Bütün bu sosyal ve siyasal etkilerin yanında bilimsel alanda atılan adımlar da ilerleyişin daha hızlı olmasını sağladı. Türk-İslam toplumunda din adamlarına büyük saygı duyuluyordu. Hükümdarlar dini hoşgörü ve dini hayatın yayılması için çalışıyorlardı. Bu doğrultuda birçok medreseler inşa edildi. Bu medreselerde birçok alim ve sufi yetişti. Ahmed Yesevî, Yunus Emre ve Mevlana Celaleddin Rumi bu isimlerden sadece birkaçı.İstanbul Medeniyet Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Cihan Piyadeoğlu, Türklerin İslam’ı kabul edişiyle beraber toplumsal ve kültürel yapıdaki değişikliklerin son derece normal olduğuna vurgu yaparak şunları ifade etti: “Her şeyden evvel uygulanan hukuk değişmiştir. Bununla birlikte Türklerin tam manasıyla İslami bir yönetim modelini kabul ettiklerini söylemek zor. Töre, tüzük, yasa gibi kelimelerle ifade edilen örfi kuralların mevcudiyeti de devam etti. Örfi kuralların akla uygunluğu esastır ve burada hükümdarın örfi kuralları uygulamada iradesinden bahsedilir. Ancak bu kuralların İslam’ın ana kaideleriyle çelişmemesi esastır. Örneğin adam öldürme, kısasa tabidir, tartışılması bile gereksizdir. Bununla birlikte Bağdat Nizâmiye’nin ilk müderrisi olan Ebû İshak eş-Şirazi’nin, İslâm’a aykırıdır diyerek engellenmesini istediği bir mesele, örfi gelenek çerçevesinde Sultan Alparslan tarafından reddedilmiştir. Bu durum Osmanlılar’da da benzer özellikler gösterir. Kısaca Türkler, İslam’a girdikten sonra ana kaidelerde şer’i hukuka bağlılık göstermekle birlikte örfi hukuku da terk etmemişlerdir.”

Bilim dünyasına katkılar

Türklerin bilim dünyasına katkıları; binyıllar içerisinde gelişen devlet geleneği, büyüyen sınırlar ve İslam kültürüyle tanışmasıyla birlikte arttı. Doğu’nun bilgi birikimini Ortadoğu’ya oradan da Batı’ya taşıyan Türkler büyük bir medeniyetin de kurucusu oldu. Bu medeniyetin oluşmasında ve kuşaktan kuşağa taşınmasında, geleneksel ve dini eğitimin de katkısı büyüktü. İslam’dan önce ve sonra, Türkler arasındaki eğitim aile içi dayanışma ile sürdürülüyordu. Türklerde çocukların eğitimi, ağırlıklı olarak anne ve babayla başlardı. Annesinden töresini, kültürünü, temel bilgileri öğrenen çocuk, erginliğe eriştiğinde babasından mesleğine dair bilgileri alır, toplumda çalışacağı görevleri babası sayesinde deneyimlerdi. Savaş yeteneği de benzer bir yapı içerisinde öğreniliyordu. Bu yetenek sayesinde gerçekleşen akınlar Çin medeniyetinden, Germen kabillerinden, İran coğrafyasından elde edilen bilgiler Türklerin sağlık alanındaki çalışmalarından, silah yapımına kadar pek çok konuda ilerlemelerini sağladı.

Türklerde töre, tüzük, yasa gibi kuralların mevcudiyeti devam etti.

Recep Tayyip Erdoğan, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı

Recep Tayyip Erdoğan, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı

İslamiyet’in kabulünden sonraki süreçte, bilim alanında sağlanan ilerleme sonraki dönemde Rönesans ile Batı’da görülen ilerlemenin de temellerini oluşturdu. Bu dönemde kendi bilim adamlarını kendi birikimiyle yetiştiren Türkler, Karahanlılar döneminde Semarkant ve Buhara gibi kentlerde kurulan medreseleri dünyanın bilim merkezleri haline getirdiler. Bu döneme imzasını atan Bîrûnî, İbn-i Sina gibi isimler verdikleri eserlerle sonraki dönemde yüzlerce yıl boyunca bilim adamlarını etkileyecek eserler kazandırdılar. Mevlana Celalettin Rumi ve Farabi’nin felsefe konusunda verdiği eserler ise Batılı filozofların fikirsel altyapısını oluşturdu. Tablo Selçuklular döneminde de değişmedi. Bu dönemde kurulan ve Bağdat, Musul, Basra, Nişabur, Belh, Herat, Merv, Amul ve Rey şehirlerine kadar uzanan medreseler hem bilim dünyasına hem de siyasete kaynak yetiştirdi. Bu medreselerin kurulması ve etkinliğinin artmasında ünlü vezir Nizâmülmülk’ün büyük katkısı vardı. Bu dönemde, İslamiyet’i yeni benimseyen Oğuz boylarının dini inançları da bu medreselerde güçlendi. Kuruluşundan yıkılışına kadar geçen süreçte Osmanlı’nın bilim ve eğitim konusundaki katkıları yadsınamayacak kadar fazla. Osmanlı’nın bilim dünyasına katkı tartışmaları genel olarak İstanbul’un fethi ve sonrası olarak iki ayrı bölümde yapılıyor. 1453’e kadar Osmanlı içerisindeki ulema daha çok Mısır, İran ve Şam coğrafyasındaki medreselerde aldıkları eğitimle ilerleyişlerini sürdürürken İstanbul’un fethi sonrası tablo değişti. Bu dönemde İslam coğrafyasının farklı bölgelerinden davet edilen bilim adamlarına verilen destek imparatorluğun bu alanda gelişimine büyük katkı sağladı. Mimar Sinan’ın büyük dehası ile inşa edilen külliyeler ise devletin iyi yetişmiş eleman ihtiyacını karşıladı. Osmanlı medreselerinde, dini-hukuki bilimler, tefsir, hadis, fıkıh ve kelam dersleri gösterilirdi. Bunun yanı sıra müspet bilimler ‘ulum-i akliye’ denilen felsefe, matematik, astronomi 16. yüzyılın ortalarına kadar medreselerde okutuldu. Fatih Dönemi’nde İstanbul bir bilim merkezi haline gelmiş, Ali Kuşçu, Molla Lütfi, Mirim Çelebi, Hoca Sinan Paşa gibi bilim insanları bilime yön vermişlerdi. İstanbul’un fethi sonrasında Batı’da da güç kazanan pozitif bilimler Osmanlı coğrafyasında ilgi görse de sonraki dönemde tablo değişti. Etkin din adamlarının siyasi tavırları nedeniyle pozitif düşünce anlayışının terk edilmesi, yarışta Türk-İslam dünyasını geride bıraktı. Tanzimat dönemine gelindiğinde Osmanlı Devleti’nin bütünlüğünü korumak için Osmanlıcılık ilkesi çerçevesinde adımlar atıldı. Bir taraftan Rüştiyelerin sayısı artırılırken diğer taraftan yeni öğretim yöntemleri ile birlikte örgün eğitimde ilk, orta ve yükseköğretim şeklinde derecelemeye gidildi. Yeni dönemde eğitim meclisleri ortaöğretime yeni düzenlemeler getirdi. Ortaöğretim Rüştiyeler, İdadiler, Sultaniler olarak düzenlendi. Bugün adları halen büyük saygıyla anılan okulların çoğunluğu bu dönemde kuruldu. Bu dönemde laik eğitim iptidaiden Rüşdiye’ye dek örgütlendi. Cumhuriyet Dönemi’nde gelindiğinde, sadece yüzde 10’u okuma yazma bilen savaş yorgunu bir toplum vardı Anadolu’da. Kurulan yeni Cumhuriyet’te eğitimin temel özellikleri, dönemin siyasal, ekonomik, hukukî, kültürel değişimleri dikkate alınarak benimsendi. Hedef, kitlelerin eğitim düzeyinin yükselmesiydi. Çıkarılan Eğitimin Birliği yasasıyla okulların tamamı Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlandı. Böylece yabancı okulların etkinliğinin de sonlandırılması hedeflendi. Aynı yasayla medreseler de kapatıldı. Belirlenen eğitim anlayışının temelinde ise laiklik bulunuyordu. Latin harflerinin kabulüyle birlikte tartışmaları bugün de devam eden bir adım atıldı. Kimi kesimler, bununla ülkenin Batı medeniyetine yakınlaşmasının ve bilimsel gelişmenin önünün açıldığını savunurken, kimileri ise bunu toplumsal hafızanın kaybedilmesi, Osmanlı arşivinin bir kenara atılması olarak yorumladı.

2071’e giden süreçte yeni Türkiye

Bütün tartışmalara rağmen, Türkiye, Cumhuriyet’in ilanından sonra ilk 10 yılda tarihte eşi benzeri az görülür bir ekonomik gelişim gösterdi. Bu gelişim pek çok alanı da olumlu etkiledi. Bu süreçte Türkiye; siyasal anlamda büyük bedeller de ödedi. İstikrarın yakalanması konusunda zaman zaman, statükonun devamında ısrarcı olan güçler demokratik ilerlemeye ket vurma çabalarını sürdürdü. Bunun son örneği ise 15 Temmuz 2016 tarihinde yaşandı. Bu badireyi olabilen en az zararla atlatan Türkiye’de şimdi hedef 2071. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 1071’den gelen bu büyük birikimin 2071 ve ötesine taşınması konusundaki ilk çağrısını 30 Eylül 2012 tarihinde yapmıştı. O dönemde Başbakanlık görevini sürdüren Erdoğan, Ak Parti’nin kongresinde gençlere seslenirken “Cumhuriyetin yüzüncü yılının dışında bir hedefimiz daha var. Hedef 2071…” dedi. Başbakan Erdoğan, 2023 hedefini bir ileri taşıyarak gençlere 1071 Malazgirt Zaferi’ni işaret etti: “Bizim bir hedefimiz var… Hedef 2071 bu medeniyetin kuruluşunun 1000. yılı. Bizler 2023’ü, sizler de 2071’i inşa edeceksiniz.” Bugün Türkiye tüm kurumlarıyla; ekonomisiyle, siyasetiyle, bürokrasisiyle, bilim dünyasıyla ve sanatıyla bu hedefe doğru yürüme çabasını güçlenerek devam ettiriyor.

FavoriteLoadingBeğen

Leave a Reply

  • (not be published)