Milli Savunma Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Erhan Afyoncu: 1967 yılında Tokat’ta doğan Erhan Afyoncu, Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi Sosyal Bilgiler Eğitimi Bölümü Tarih Öğretmenliği Anabilim Dalı’ndan 1988 yılında mezun oldu. Bir yıl sonra Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi Sosyal Bilgiler Eğitimi Bölümü’nde araştırma görevlisi olarak işe başladı. Erhan Afyoncu, 1997 yılında Osmanlı Devlet Teşkilatında Defterhâne-i Âmire (XVI – XVIII. Yüzyıllar) tezi ile doktorasını yaptı, 2000 yılında yardımcı doçent, 2008 yılında da doçent oldu. 2001 yılında Fen Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü’ne geçti. 2014 yılında ise profesör oldu.

Mercidabık Zaferi’nin Osmanlı için anlamı nedir?
24 Ağustos 1516’da Halep yakınlarında, Mercidabık’ta meydana gelen savaşta hiçbir varlık gösteremeyip, hükümdarlarını kaybeden Memlûk ordusu büyük bir yenilgiye uğradı ve Suriye, Osmanlıların eline geçti. Kısa bir süre sonra Mısır fethedildi. Memlûkler’e tabi olan Mekke şerifleri de Mısır’ın fethinin ardından Osmanlı hâkimiyetini tanıdılar. Böylece İslamiyet’in kutsal toprakları Osmanlıların kontrolü altına girdi.
Suriye ve Mısır’ın ele geçirilmesiyle Osmanlılar, Hindistan ticaret yollarının önemli bir kısmına hâkim oldular. Portekizlilerin, Arabistan Yarımadası’nda ilerlemeleri durduruldu ve bu sayede Hindistan’dan mal akışının önemli bir kısmı tekrar Osmanlı ülkesi üzerinden Avrupa’ya yapılmaya başlandı. Bilhassa Mısır’ın fethedilmesi, Osmanlılar açısından İstanbul’un fethi kadar önemlidir. Mercidabık Savaşı, Ortadoğu’nun ve Afrika’nın kapılarını Osmanlı’ya açmıştır. Bu savaşla güney sınırları emniyete alındığı için sonraki yıllarda Avrupa seferleri daha rahat yapılabilmiştir. Ayrıca Haremeyn’in Osmanlı hâkimiyetine girmesiyle Osmanlılar, İslam dünyasında önemli bir prestij kazanmışlardır.
Bölgede, Osmanlı padişahı adına hutbe okundu. Hicaz bölgesinin Osmanlı hâkimiyeti altına girmesiyle “Hadimü’l-Haremeyni’ş-Şerifeyn/Mekke ve Medine’nin Hizmetkârı” unvanını alan Osmanlı padişahları bütün İslam dünyasını ilgilendiren hac organizasyonunu da yüklendiler.

Yavuz’un Mısır seferine kadar hilafet kurumu ile ilişkiler nasıl?
Osmanlıların, Mısır’da bulunan halifeye saygıları var. Ancak kendileri de halife unvanı kullanıyorlar. Osmanlıların halife unvanını Mısır’ın fethinden çok önce kullandıkları görülür. I. Murad’dan itibaren Osmanlı padişahları halife unvanını yazışmalarında kullanmışlardır.
Osmanlılar, İslam dünyasının en kuvvetli devleti ve Hıristiyanlarla savaşın öncüsü olduklarından, kendilerinde bu hakkı görüyorlardı.

Yavuz’un yüzünü Doğu’ya çevirmesinin sebepleri nelerdir?
Yavuz devrinde, Safevîler ile yapılan mücadele tarih kitaplarımızda genellikle Osmanlı-İran mücadeleleri ve mezhep çatışması şeklinde ele alındığından, hadise tam olarak anlaşılamamaktadır. Bu dönemde İran’da kurulmuş olan devlet bir Türk devletidir. Üstelik bu devleti kuranlar Anadolu’dan kalkıp İran’a gitmiş Türkmenlerdir. Sivas, Tokat, Antalya gibi bölgelerden kalkarak şeyhlerinin yanında mücadele veren Anadolu Türkmenleri, sonunda Şah İsmail liderliğinde Akkoyunlu Devleti’ni yıkarak Safevî Devleti’ni kurmayı başarmışlardı. Ancak Anadolu’daki Safevî taraftarı Türkmenlerin tamamı değil, bir kısmı İran’a gitmişti. Aşiretlerin bir kısmı Safevî hizmetinde iken kalanları Osmanlı toprakları üzerinde yaşıyorlardı. Bu Türkmenlerin Safevî Devleti’ne olan gönül bağları ve Şah İsmail’in bunlar arasındaki propaganda faaliyetleri, Osmanlı topraklarını tehdit etmekteydi. Nitekim 1511’de Şah İsmail’in halifelerinden Şahkulu’nun Türkmenlerle başlattığı isyan zorlukla bastırılabildi.

 

HIRKA-I ŞERİF HER YIL RAMAZAN AYINDA ZİYARETE AÇILIYOR.

Kutsal emanetler, manevi ve siyasi olarak neyi simgeler?

Mukaddes Emanetler, öncelikle Hz. Peygamber’den ümmetine intikal eden her türlü eşya ve parçayı ifade eder. Bunlar bir kılıç, yay veya hırka olabildiği gibi sakallarının tellerini de ihtiva eder. Daha Hz. Peygamber hayatta iken sahabe tarafından elde edilmeye gayret edilmiş ve Peygamberimiz de bunda bir beis görmemiştir. Bu minvalde bazı sahabe, Peygamber’in (SAV) sakal kıllarını, bazıları da terini elde etmek için yarış içine girmiştir. Bu tür teşebbüsler ne Hz. Peygamber ne de sahabe tarafından bir şirk olarak telakki edilmiş; bilakis bu tür emanetler birer bereket, şifa veya teberrük vesilesi görülmüştür. Osmanlılar da bu anlayışı miras olarak devraldılar. Osmanlı zihin dünyasında Emanet-i Mübareke, Hz. Peygamber’in mirasına hürmete, daha da önemlisi hizmete birer vasıta olarak telakki edildi. Hürmet, Peygamber sevgisinin bir tezahürüydü. Bu, yalnızca Hz. Muhammed’in şahsi eşyalarına değil, Âl-i Resul’ün eşyalarına da gösterilen bir hürmet ve muhabbetti. Bu manada Hz. Fâtıma’nın gömleği ve hırkası, Hz. Hüseyin’in gömleği ve elbisesi Ehl-i Beyt’e muhabbetin bir tezahürü olarak Osmanlı sarayında tazimle muhafaza edildi. Bu emanetler hayra, sıhhate, selamete ve zafere birer vesile olarak da görülüyordu.
Mukaddes Emanetler’in Osmanlı dünyasında yukarıda zikrettiğimiz anlamları yanında, burada belirtmemiz gereken başka bir özellikleri de meşruiyet kaynakları olarak görülmeleriydi. Nasıl ki Hz. Peygamber’in bu topraklardaki en önemli emanetlerinden Eyüb el-Ensârî, Fatih’in kılıçla fethinin manevi meşruiyetini temin etti ve sonraki sultanlar da dünya hâkimiyetlerini ancak bu mübarek emanetin huzuruna gelerek elde ettiyseler, Peygamber’in Emanet-i Mukaddesi’ne sahip olmak ve bunlara hizmet ediyor olabilmek de Osmanlı hilafetinin en önemli meşruiyet kaynaklarını oluşturdu. Yani Osmanlı hilafeti yalnızca İslam’ın kılıcını parlatmak ve “hâdimü’l-Haremeyn” olmaktan kaynaklanan bir meşruiyete değil, bunun yanında Hz. Muhammed’in mübarek emanetlerine hizmet edebilmekten kaynaklı bir meşruiyete de sahipti.
Mukaddes Emanetler arasında yer alan Hz. Musa’ya ait âsâ, Hz. İbrahim veya Hz. Nuh’a ait olduğu ifade edilen tencere ile Hz. Yusuf’a ait olan sarık da Osmanlı hâkimiyetini yalnızca Müslüman tebaa arasında değil, gayrimüslim tebaa arasında da meşru bir zemine oturtuyordu. Osmanlı İmparatorluğu’na intikal eden Mukaddes Emanetler, yalnızca Yavuz Sultan Selim devrinde Mısır’ın fethi ve sonrasında tedricen İstanbul’a getirilenlerden ibaret değildir. Mesela Hz. Yahya’nın kol ve kafatası kemikleri olduklarına inanılan emanetler Fatih Sultan Mehmed devrinde Osmanlı sarayına intikal etti; fakat II. Bayezid devrinde Cem Sultan’ı ellerinde tutmaları şartıyla Rodos Şövalyeleri’ne verildi.

HZ. OSMAN’IN (RA) KUR’AN’I.

Osmanlı’da Kutsal Emanetler’le ilgili ne gibi törenler yapılmaktaydı?
Emanet-i Mukaddese’nin tamamı olmasa da bir kısmı Osmanlı teşrifatında önemli bir yerdeydi. Bu minvalde özellikle cülûs törenleri, sefer alayları ve Ramazan ayının ayrı bir önemi vardı. Nitekim cülûs törenlerinde yeni padişah adayı Eyüp Sultan Camii’nde mukaddes emanetler arasında yer alan bir kılıcı kuşanır ve böylece iktidarının meşru zemini oluşturulurdu. Bunun Osmanlı hilafet anlayışında önemi büyüktü, zira Osmanlı padişahları

hilafetlerini “İslam’ın kılıcını parlatmakla” yani gaza ve cihatta lider olmakla meşrulaştırıyorlardı. Yine bu törende yeni padişah başına Hz. Yusuf’un sarığını takardı.
Mukaddes Emanetler’in en önemlilerinden Hz. Peygamber’e (SAV) ait olan Sancak-ı Şerîf de Osmanlı teşrifatında önemli bir yere sahipti. Bu sancak, ilk defa XVI. yüzyılın sonunda Osmanlı ordusuna uğur getirmesi niyetiyle Avusturya seferlerine götürüldü. Çünkü bu emanet Yavuz Sultan Selim devrinde İstanbul’a getirilmemiş, Suriye’de bırakılmıştı. XVI. yüzyılın sonlarından itibaren Sancak-ı Şerîf’in seferlere götürülmesi âdet oldu. Böylece Sancak-ı Şerîf’in serdar-ı ekreme tesliminde ve dönüşte geri alınmasında hususi bir merasim yapılmaya başlandı. Sancağın teslim alınacağı gün devlet ricâli sabah erkenden Topkapı Sarayı’nda toplanır, en son sadrazam kapıhalkıyla birlikte mehter çalınarak buraya gelirdi. Bizzat padişah, Sancak-ı Şerîf’i Hırka-i Saâdet Odası’ndaki mahallinden çıkarıp genellikle burada, bazen de Arzodası’nda sadrazama teslim ederdi. Sadrazam, Sancak-ı Şerîf’i Ortakapı’ya getirip kovasına yerleştirir, Feth-i Şerîf okunur, sonra büyük alayla
ordugâha gidilirdi. Buraya varıldığında sadrazam sancağı muhafaza edileceği hususi çadıra kendi eliyle yerleştirirdi.
Osmanlı teşrifatında önemli bir yeri bulunan bir diğer uygulama da Hırka-i Saâdet ziyaretiydi. Yavuz Sultan Selim’in Mısır’ı fethinden sonra İstanbul’a getirildiği tahmin edilen ve Ka’b bin Züheyr’den intikal ettiğine inanılan Hz. Peygamber’in hırkası, Ramazan’ın ortasında padişahın da hazır bulunduğu bir merasimle ziyaret edilirdi. Osmanlı padişahlarının XVI ve XVII. yüzyıllarda Hırka-ı Saâdet’i çeşitli vesilelerle ziyaret ettikleri, hatta zaman zaman sefere ya da başka bir yere gittiklerinde yanlarında götürdükleri bilinmektedir. Hırka-i Saâdet ziyareti için Ramazan ayında resmi bir merasim yapılmasının ise XVIII. yüzyılın ilk yıllarında başladığı anlaşılmaktadır.
I. Ahmed’den itibaren başladığı riayet edilen bir âdete göre ziyaret günü Hırka-i Saâdet’in bir kısmı veya düğmesi padişah tarafından altın maşrapada zemzemle yıkanır, bu bölüm derhal amber ateşinde kurutulurdu. Bu su, daha sonra çoğaltılır, küçük şişelere konularak devlet ricali vesair kimselere hediye edilirdi. Mâ-i mübarek olarak anılan ve kudsîliğinin yanı sıra hastalıklara, korkulara iyi geldiğine inanılan bu sular, İstanbul halkı nezdinde hayli muteberdi.
Hırka-i Saâdet ziyaretinin devlet teşrifatındaki yerini almasından sonra bu merasim, XVIII. yüzyılın ortalarına kadar Ramazan’ın muhtelif bir gününde, XIX. yüzyılda ise şayet o gün cumaya rastlamıyorsa veya padişahın hastalığı mani değilse Ramazan’ın 15’inde yapılırdı.

 

HZ. PEYGAMBER’İN (SAV) SU İÇTİĞİ TAS.

Osmanlı, hilafet makamını siyasi olarak hangi dönemlerde nasıl kullanmıştır?
Sualinize cevap vermeden önce hâlâ yaygın olarak bilinen bir yanlışı düzeltmek isterim. O da Mısır’ın fethinden sonra, son Abbasi halifesi III. Mütevekkil’in Ayasofya Camii’nde yapılan bir törenle hilafet kılıcını Yavuz’a kuşatarak unvanını Osmanlı hükümdarına devrettiğidir. Ancak böyle bir törenin olduğuna dair dönemin kaynaklarında bir bilgiye rastlayamıyoruz. Osmanlılar hilafeti gaza ve cihat çerçevesinde yeniden yorumladılar. Buna biraz da mecbur kaldılar. Zira halifenin Kureyş soyundan olması gerektiğini bildiren bir hadis vardır. Bu hadis nedeniyle Osmanlılar, İslam’ı yaymak ve hâkim kılmak adına kim gaza ve cihatta liderse onun zamanın halifesi olduğu görüşünü ileri sürdüler. Bu manada Lütfi Paşa’nın kaleme aldığı risalenin ayrı bir önemi vardır. Böylece halifeliği soya dayalı bir sistemden çıkararak İslam’a hizmete dayalı bir sistem olarak yorumladılar. Zira kendilerini İslam’ın kılıcı ve gazanın öncüsü olarak gören Osmanlı padişahları daha XV. yüzyıldan itibaren halifeliği siyasi bir zeminde kullanmaya başlamışlardı. Bu durum, Safevî tehlikesiyle daha da temayüz etti ve giderek sertleşen bir mahiyet arz etmeye başladı. Buna mukabil XVIII. yüzyılda Osmanlı idarecileri halifeliğe farklı anlamlar vermeye ve siyasi olarak farklı yorumlamaya başladılar.
Önceki yüzyıllarda savaşmak ve Şii Safevîler karşısında Sünni İslam yorumunu müdafaa etmek için kullanılan halifelik kavramı, XVIII. yüzyıldan itibaren elden çıkmaya başlayan İslam topraklarıyla bağın devam ettirilmesi için yeniden yorumlandı.
Bu minvalde 1774’teki Küçük Kaynarca Antlaşması’nın bir dönüm noktası olduğu kesindir. Nitekim bu antlaşma ile Kırım’ın bağımsızlığı tanınmak zorunda kalındı. Bu, buranın Rusya’nın hâkimiyet alanına girmesi demekti.
Bu yüzden Kırım ile irtibatın devamını sağlamak adına antlaşmaya “Tatarlar, istiklallerine zarar vermemek suretiyle, dini işlerde hilafet makamına bağlı bulunacaklardır” maddesi konuldu. Bundan sonra halifelik bir taraftan diğer İslam ülkeleriyle bağın devam etmesi, bir taraftan da kaybedilen İslam beldeleriyle irtibatın koparılmaması için kullanılmaya başlandı. Hilafetin asıl siyasi olarak kullanıldığı dönem XIX. yüzyılda oldu. Osmanlı’nın siyasi ve askeri olarak zayıfladığı bu asırda hilafet, padişahlar için büyük bir güç oldu.

Türkiye, bugün Mukaddes Emanetler ile nasıl bir güce sahip?
Mukaddes Emanetler, Osmanlı İmparatorluğu’ndan bize kalan en önemli miraslardan biri. Bugün Topkapı Sarayı’na gidenlerin önemli bir kısmı Mukaddes Emanetler’den dolayı bu ziyareti gerçekleştiriyorlar. Bütün İslam dünyasında Türkiye’ye önemli bir manevi güç veriyor. Bizi de manevi açıdan kuvvetli kılıyor.

FavoriteLoadingBeğen

Leave a Reply

  • (not be published)