Türkiye’nin Hafıza Atlası

Türkiye, sınırları söz konusu olduğunda dünyada başka ülkelerde rastlanmayan bir özelliğe sahip. Tarih boyunca üç kıtada yönetimler kuran Türkler, geniş bir kültür ve uygarlık alanında hareket etti. Bunun sonucunda, devlet yönetiminden günlük hayata, yemek kültüründen müziğe kadar uzanan bir benzerlikler coğrafyası ortaya çıktı. Dünyada yalnızca Türklerde olan bu özelliği, yıllarca büyük ilgiyle izlenen Tarih ve Düşünce dergisinin kurucusu, yazar Mehmed Fatih Can ile görüştük. Can, ‘hafızi coğrafya’ olarak tanımladığı gönül coğrafyasını var eden dinamikleri anlattı.
Yayın Tarihi: Haz 1, 2017
FavoriteLoadingBeğen 22 mins

Türkiye’nin Lozan’da çizilen sınırların çok ötesinde, tarihsel ve kültürel bir etki alanı var. Bu alanın sınırlarını ne belirliyor?

Bir med-cezir hadisesi vardır, sular yükselir, geniş bir alanı kapsar ancak sonra yatağına geri döner. Fakat yükselen su, taştığı alanda bütün kimyasal özelliklerini bırakır. Bizim tarihimizde de bir med-cezir hadisesi yaşandı. Türkler, Anadolu’ya gelmelerinin ardından, 24 milyon kilometrekarelik bir alana yayıldı. Bazı yerlerde 300 sene, bazı yerlerde 400 sene, 500 sene kaldı. İmzasını geniş bir alana attı. Ancak 100 yıl önce bu geniş coğrafyadan 1 milyon kilometrekare bile olmayan coğrafyaya geri döndük. Dönenler, geride kalanlarla, çok katmanlı bir ilişkiyi sürdürmeye devam etti. Bir milletin bir siyasi sınırları vardır bir de hafızi sınırları, gönül coğrafyası dediğimiz sınırları vardır. Türkiye, 786 bin kilometrekarelik coğrafyanın içinde bir ülke olmakla birlikte, 24 milyon kilometrekarelik alanda etkileri hâlâ devam eden bir ilişkiye sahip. Biz şimdi Türkiye’yi bu dar hudutlar içinde bir ülke olarak göremeyiz. Türkiye’nin, gönül coğrafyası ile ilişkileri çok derindir. Buna uluslararası literatürde ‘softpower’ yani yumuşak güç deniyor. Türkiye dış politikada öteden beri bunun farkında. Şimdi önemli olan bu ilişkilerden güçlü bir şekilde istifade edebilmek.

Sözünü ettiğiniz hafızi coğrafya nereleri kapsıyor?

Biraz dış çemberden başlayalım. Macaristan, Sırbistan, Bulgaristan, Yunanistan, Bosna, Makedonya, Kırım, Kafkaslar, İran’ın kuzey kısmı, Irak, Suriye, Ege Adaları… Buna Afrika hatta sadece kuzey değil orta ve güney Afrika da dahil. Osmanlı’nın güney Afrika’da, Ebu Bekir Efendi kanalıyla çok derin bağlantıları var. Oraların İslamlaşmasında Osmanlı birinci derecede aktif. Bütün bu koca kıta yıllarca akrabalık ilişkileri kurduğumuz, canlı bir şekilde devam eden yatırımların olduğu bir yer. Yemen ve Suudi Arabistan’ı da listeye dahil etmek gerek. Osmanlı zamanından kalma hem maddi hem de kültürel varlıklar ile çok köklü ilişkiler var. Basit bir misal vereyim; Birinci Dünya Harbi sonunda Osmanlı, Yemen’den çekilmek zorunda kalıyor. Orada çok ciddi bir isyan hareketi başlamıştı. Çok kan aktı. Fakat Yemen’den geri çekilen Osmanlı birliklerinin karşısına çıkıp “Bizi bırakmayın” diyen geniş kesimler vardı. Osmanlı, Yemen’den çekildikten sonra ortaya çıkan yeni düzende bir oylamaya gidildi. Türkiye’ye dönmek isteyenlere izin verildi, kalmak isteyenler de Yemen’e kabul edildi. O dönemde yeni Yemen’in bütün altyapısı Osmanlı’dan kalanlarla oluşturuldu. Yemen’de devlet yönetiminde kökü Türk olan ama Yemen üst sınıfını oluşturan insanlar var. Bürokraside, askeriyede söz sahibi olan Türk kökenliler var. Biz bu insanlarla bugüne kadar etkili bir ilişki kuramadık. Bu itibarla Yemen bizim hafızi coğrafyamızın çok önemli bir parçası. Mısır yine hatıralarımızın en canlı olduğu ülkelerden biri. Mısır’da bugün Türki soy isimli, İstanbuli soy isimli aileler var. Bu soy isimlerini taşımak Mısır’da bir tür soyluluk, aristokratlık göstergesi. Libya’da örneğin ülkede etkili Kuloğlu ailesi Türk kökenlidir. Uzun yıllar Libya’da başbakanlık yapan Türk kökenli başka isimler de var.

MEHMED FATİH CAN. TARİH VE DÜŞÜNCE DERGİSİ KURUCUSU.

 

“Bir hafızi coğrafya oluşturmak için emperyalist olmamanız gerekiyor. Yoksa yapamazsınız.”

 

 

 

 

 

 

Balkanlar bu coğrafyanın neresinde?

Bulgaristan, Makedonya, Yunanistan, Bosna ve daha pek çok Balkan ülkesinde çok ciddi bir Türk nüfus var. Bosna özellikle bizim bir vilayetimiz gibi. Osmanlı geçen yüzyılda buralardan çekilmek zorunda kalacağını anladığında çok ciddi fiziki yatırımlar yaptı. Camiler, medreseler inşa etti, saat kuleleri, tabyalar yaptı. Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da da aynı şeyleri yaptı. Irak’ta, Suriye’de, Ürdün o zaman Suriye’ye dahildi, çok ciddi maddi varlıklar bıraktı. Cumhuriyet’in ardından bilinçli bir devlet politikasıyla buralarla irtibat kesildi. Soğuk Savaş’ın bitmesinden sonra ise Türk halkı gönül coğrafyalarıyla ilişki kurma fırsatı buldu. Ticari vesilelerle buralarla tekrar ilişki kurmaya başladık. İlişki kurmaya başlayınca da iyimser bir bakışın oralarda da olduğunu gördük. Bu işler o zaman el yordamıyla oldu. Biz daha hazır değildik. Şimdi Türkiye, özellikle 1990’lı yıllardan sonra, çok geniş bir coğrafyada, kendisi açısından işlenmeye müsait maden yatakları gibi bir potansiyel olduğunun farkına vardı. 2000’li yıllardan sonra bunun Türkiye’nin dış siyasetinde kullanılması gündeme geldi. Kurumlarla birtakım adımlar atıldı.

Osmanlı’nın çevresindeki etki alanı dışında, Türk dünyası açısından nasıl bir hafızi coğrafyadan söz edebiliriz?

Türkistan, Türkiye’nin gönül coğrafyasının başlangıcıdır. Aynı şekilde uzak Asya’da Malezya, Endonezya ve Singapur’da yine ciddi izlerimiz var. Bakın Hindistan’da da uzun yıllar, bir Türk imparatorluğu olan Babürlüler hüküm sürdü. Endonezya ve Malezya’da hilafet çizgisi üzerinden köklü ilişkiler kurduk. Bakın bir örnek vereyim. Ertuğrul Gemisi, Japonya’ya doğru yola çıktığı zaman, Asya’da çeşitli limanlara uğraya uğraya yol almıştı. Bizim gemi Singapur Limanı’nda günler boyunca demirlemek zorunda kalmış; çünkü Türk gemisinin geldiğini duyanlar günlerce heyetler halinde limanda ziyaret etmiş. Gemiye ayak basarken, “Halifenin toprağına ayak bastık” diyerek bir cuma namazlarını gemide kılmışlar. Bu sevgi tamamen Osmanlı’nın hilafet siyasetiyle oluştu. Çin’de Hui Çinlileri adı verilen Müslüman Çinli bir topluluk var, onlar da her zaman halifeye bağlı kaldılar.

Bu denli uzak topraklarda bu ilişki nasıl kurulmuş?

Neredeyse dünyanın üçte ikilik bir bölümünde hem Türklük hem de Müslümanlık vasıtasıyla etkili olduk. Endonezya, 16. yüzyılda Hollanda’nın sömürgesiydi. Hollanda donanması her hasat döneminde Endonezya limanlarına gelerek köylülerin mahsulünü gasp eder gidermiş. Bundan bıkan Endonezya Müslümanları, İstanbul’a heyet göndermeye karar vermişler. Bu olay Kanuni Sultan Süleyman devrinde yaşanıyor. Heyetin İstanbul’a geldiği tarihte Kanuni seferde. Heyet üç ay kadar İstanbul’da misafir ediliyor. Ancak Kanuni seferde vefat edince yerine geçen Sarı Selim, Endonezya’dan gelen heyetle görüşüyor. Heyet, Hollandalıların yaptıklarını anlatınca padişah, Murat Reis’e Endonezya’ya sefer emri veriyor. Herkes çok büyük bir donanma hazırlanacağını düşünürken heyet ve Murat Reis için birkaç gemi hazır ediliyor. Sarı Selim çok farklı bir tedbir alıyor. Padişah, Murat Reis’e Osmanlı sancaklarını Endonezya limanlarına asma emri vermişti. Gerçekten de daha sonra Endonezya’da Osmanlı sancaklarını görünce Hollanda gemilerinin gerisin geri döndüğünü tarih kaydetmiştir. Endonezya’da bugün bir Türk şehitliği de var. Oralarda da çok ciddi izler bıraktık.

Batılılar da deniz aşırı ülkeleri yönetimine aldı ancak Türklerinki gibi bir gönül coğrafyası kuramadı. Bunun sebebi nedir?

Bir hafızi coğrafya oluşturmak için emperyalist olmamanız gerekiyor. Yoksa yapamazsınız. Osmanlı yüzyıllar boyunca Batı tipi sömürgecilik yapsaydı; yani Fransa, Portekiz, İngiltere, İspanya gibi deniz aşırı sömürgecilik yapsaydı, bugün Balkanlar’da, Kuzey Afrika’da konuşulan birçok dil olmazdı. Türkçe olurdu tamamen. Şimdi Britanya için bir gönül coğrafyasından, bir hafızi coğrafyadan bahsedemezsiniz. Yine aynı şekilde Fransa, Portekiz, İspanya için de böyle bir şey söz konusu değildir. Batı tipi sömürgecilik, yerli elit sınıf yetiştirip bunu bütün ülkeye dayatma yoluyla yapılıyor. Bizse böyle bir yola hiç sapmadık. Bu, tamamen Osmanlı’nın neden oralara gittiğiyle ilgili bir şey. İşgal ve fetih arasındaki fark, Osmanlı’nın konumunu tam olarak anlatıyor. İşgal, gidip tarumar ettiğiniz, girdiğiniz bölgenin zenginliklerini talan ettiğiniz bir durumdur. Ama gittiğiniz yerlere oraları abat etmek için gittiğinizde, bunun adı fetih olur, yani açmak demektir. Osmanlı’nın fetihlerinin altında bu fikir yatar. Biz Türk medeniyet alanına yönelik bir araştırma yaptığımızda, aşağı yukarı Çin’den Avrupa içlerine uzanan bir coğrafyada, askeri alandan entelektüel faaliyetlere, yemek kültüründen musikiye derin izler bırakan geniş bir medeniyet gördük. Sokakta, evlerde kullandıkları dile kadar uzanan izler bunlar. Biz, bugüne kadar bu durumun farkında değildik. Şimdi bu ilişkilerin daha da ileri taşınması gerekiyor. İstanbul bu açıdan çok önemli. Bahsettiğimiz bu geniş uygarlık coğrafyasının izleri aynı zamanda İstanbul’da da var. İstanbul geniş Türk uygarlık dünyasının hamulesi durumunda. Bütün mesele bu izleri nasıl artık ilişkiye çevirebiliriz.

Bunu somutlaştırabilir misiniz? Fethin nasıl uygulamaları var?

Bakın Sırbistan’ın fethinde, Mora’nın fethinde bunu çok açık görürsünüz. O bölgelerde çok sert bir toprak düzeni vardı. Halk derebeyleri tarafından eziliyordu. Osmanlı buralara gittiği zaman halk hemen Osmanlı’nın tarafına geçerek derebeylerine karşı savaşmıştı. Osmanlı’nın Balkan fetihlerinin tümünde bu vardır. Pek çok yerden Osmanlı’ya yardım çağrıları, fetih davetleri gelmişti. Osmanlı oralara yerleştikten sonra adaletli bir toprak düzeni kurmuş, şehirleri abat etmişti. Özellikle de Balkanlar’da fethettiği yerlerde yönetimleri, oraların ahalisinden insanlarla kurdu. Yine Mısır seferinde Yavuz’un, tamamen Mısırlıların yaptığı gizli davetler üzerine sefer kararı aldığı biliniyor. Osmanlı’nın bu hafızi coğrafyayı oluşturabilmesi, insanların dillerine, dinlerine asla karışmaması, gittiği yerin refahını artırması ve adaleti yerleştirmesiyle olmuştu. Geniş bir coğrafyada pek çok halk adalet kavramını bizimle gördü. Fetih işte budur.

Peki bu durum tarihte neye yol açtı?

Şimdi siz oradan çekilmiş olsanız bile itibarınız, krediniz devam ediyor. Şimdi biz bu itibarın varisleri olarak ilişkileri geliştirecek mekanizmaları kurabilirsek, eğitim altyapısını oluşturabilirsek, önümüzdeki dönemi karşılayabiliriz. Çünkü çok çalkantılı bir dönemin içindeyiz. Hafızi coğrafya dediğimiz gönül coğrafyasıyla bağlarımızı kesmek için hem maddi hem de manevi sınırlar oluşturuldu. Örneğin Azerbaycan üzerinden bütün Asya Türkleriyle irtibatımızı kesmek için Ermenistan kuruldu. Yine aynı şekilde bugün Sünni Arap coğrafyasıyla bağımızı kesmek için Suriye sınırında Kürt koridoru denemeleri var. Makedonya’daki Türk İslam varlığıyla bağımızı koparmak için Batı Trakya ile ilişkimizi kestiler. Örnekler çoğaltılabilir. Bakın, ders kitaplarından bir örnek: Mısır’da İngilizler tarafından ders müfredatı oluşturulurken, Osmanlı’nın Arap ülkelerini yıllarca sömürdüğü, Arap milli varlığının gelişmesine engel olduğu, Osmanlı’nın Arapları cahil ve fakir bıraktığı yazılıyor. Bizde de tersten, Arapların bize nasıl ihanet ettikleri, bizi nasıl arkadan vurduğu yazıyordu. Arap ülkelerinde kurulan Baas rejimlerinin de fikri arka planında Türk düşmanlığı var. Balkanlar’da aynısını komünist rejimler aracılığıyla yaptılar. Bakın bugün Balkan coğrafyasında Türk ve Müslüman aynı anlamda kullanılır. Arnavutluk’ta, Bulgaristan’da, Makedonya’da, özellikle de Yunanistan’da sistematik olarak yapılan bir propaganda var. Müslümanlara “Siz aslında Slav ırkısınız, Osmanlı sizi zorla Müslüman yaptı” propagandası yapılıyor.

Bu propaganda ne kadar etkili oldu?

Bugün hiç olmadığı görülüyor. Şimdi bu propagandanın tamamen önüne geçilebiliyor. Türklük buralarda etnik bir ifadeden çıkmış, dini bir kimliği dönüşmüş. Yine aynı şekilde Türklerin Arapları geri bıraktığı propagandasının etkili olmadığını da görüyoruz. Artık Türkler ve Araplar pek çok alanda karşılaşıyor, birbirini tanıyor. Arap rejimlerin geliştirdiği suni tarih anlayışının etkilerinden kurtuluyor. Arap ülkelerinden üç akademisyen buraya, Osmanlı arşivlerinde çalışma yapmaya geldiğinde, beni de ziyaret etmişlerdi. Çalıştıkları konu 19. yüzyılda Osmanlı-Arap ilişkileriymiş. Arap halkı Türklerle ilgili olumsuz fikirleri terk etse de Arap entelektüellerinde ulusçu, dar fikirlerin etkisi vardı. Ben gelen misafirlerime Osmanlı’nın her yıl hac zamanı Hicaz’a gönderilen sürre alaylarından bahsettim. Yavuz Sultan Selim ile birlikte Arap coğrafyasına girildiği tarihten itibaren, Birinci Dünya Savaşı’nın sonuna kadar İstanbul’dan yola çıkan deve kervanları, Mekke başta olmak üzere Arap vilayetlerine yardımlar, altınlar taşıdı. Osmanlı maliyesinin en bozuk olduğu zamanlarda bile bu yardım eksik edilmedi. Mekke’de oturan herkesi maaşa bağlamışlardı. Arap halkı bu gerçekleri unutmuştu, şimdi hatırlatıyoruz ve etkili oluyoruz. Mesela bir anekdot. Yavuz Sultan Selim, Mekke ve Medine’nin de yer aldığı Hicaz bölgesini alınca devlette, kimin vali tayin edileceği merak konusu oluyor. Konu Yavuz’un önüne gelince padişah öfkeleniyor ve “Bizim peygamberin torunlarına yönetici tayin etmek ne haddimize” diyor. Osmanlı hiçbir zaman Arabistan’da, “Biz buraların hâkimi, sahibiyiz” vurgusu yapmamıştır. Mekke’de fetihten sonra halife unvanı alan Yavuz adına hutbe okutulurken onu, “Hâkim-ül Haremeyn” diye sunmuşlar, Sultan “Haşa” demiş “Ben hadim-ül haremeynim. Biz buraya hizmet etmeye geldik”. Artık Araplar bunları biliyorlar, bizim Araplarla da ciddi bir gönül bağımız var. Küçük bir dokunuşla bile çok büyük bir enerji açığa çıkabilir. Yıllar önce Afrika ülkesi Cibuti’nin ileri gelenlerinden bir aileyi ağırlamıştım. Bana, ülkesinde düğünlerde söylenen ‘İstanbul Feneri’ adlı bir türkü olduğunu anlattı.

Türkiye hafızi coğrafyasının büyüklüğü açısından nasıl bir misyona sahip?

Bugün dünyada büyük bir mücadele var. Bölgedeki gelişmelere bakıldığında, Türkiye bu mücadelenin tam ortasında yer alıyor. Ülkemiz sadece kendi sınırları içindeki fiziki gücüyle bu büyük sorunların üstesinden gelmekte zorlanabilir. Ancak sınırlarının çok çok üzerindeki etki alanını harekete geçirirse muazzam bir enerji ortaya çıkar. İslam coğrafyasına karşı yürütülen bu savaşta Türkiye’nin başarısı her şeyi tersine çevirebilir. Türkiye, tarihi boyunca başı sıkışan halkların sığınağı oldu. Mayasında bu var. Bugün de Türkiye, etrafında yaşanan savaşlardan mağdur olan insanların sığınağı konumunda. Türkiye hafızi coğrafyasını, gönül coğrafyasını var eden siyasi aklı bugün de sürdürüyor.

FavoriteLoadingBeğen

Leave a Reply

  • (not be published)