İstanbul İslam hukukuna göre düzenlenmiş dünya şehridir

Binlerce yıllık tarihinde sayısız hikâyeye tanıklık etmiş, kıymetini anlatmaya kütüphanelerin yetmediği, dünyanın gözbebeği bir kültür mirası İstanbul. Herkesin sahip olmak istediği yegâne şehir. Peki, İstanbul neden bu kadar özel? Mimar Sinan Genim bu durumu, “Bir şehrin şehir olabilmesi için her renkten, her dinden, her dilden ve her ırktan insanın bir arada olması gerekir” diyerek açıklıyor ve ekliyor: “İstanbul böyle olduğu için İstanbul’dur. Burası Roma’dır. Fetih ile Roma, Müslüman oldu! Batılı bunu söylemek istemez ama bizim bunu üzerine basa basa söylememiz gerekiyor. İstanbul, İslam hukukuna göre düzenlenmiş bir dünya şehridir.”
Yayın Tarihi: Ağu 3, 2017
FavoriteLoadingBeğen 21 mins

Mimar Sinan Genim: 1945 yılında Kuzguncuk’ta doğdu. 1963 yılında Haydarpaşa Lisesi’ni bitirdi. Kuzguncuk Kültür Derneği’nin kuruluş aşamasında bulundu. Mimarlık serüveni Türkiye Yüksek Teknik Öğretim Vakfı Işık Mühendislik ve Mimarlık Özel Yüksek Okulu’na girmesiyle başladı, 1969 yılında ‘mimar’ olarak mezun oldu. Mimarlık yaşamına öğrenciliğinde, 1967 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisi Milli Saraylar Dairesi’nde mimar olarak başlarken; Dolmabahçe Sarayı, Beylerbeyi Sarayı, Küçüksu Kasrı gibi yapıların restorasyon proje ve uygulamalarında yer aldı. 1989 seçimlerinden günümüze kadar Beşiktaş Belediye Meclisi Üyeliği, 1994-1999 arasında da İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisi Üyeliği yaptı. 1999-2004 yılları arasında Beşiktaş Belediyesi Meclis Başkanlığı yaptı.

İstanbul neden özel bir şehirdir?
Güzel bir söz vardır: “İstanbul bir şehirdir. Ama herhangi bir şehir değildir.” Bir şehrin şehir olması için her renkten, her dinden, her dilden ve her ırktan insanın bir arada olması gerekir. Tek renge, dine, ırka ve dile kalan şehirler, içsel rekabet olmadığı için şehir olamazlar. Büyükçe birer kasaba haline gelirler. Bugün İstanbul’un sıkıntısı bu. 2 bin 500 sene evvel Aristo der ki: “Bir şehir her çeşit insandan oluşur.” İstanbul böyle olduğu için İstanbul’dur. İstanbul’un varlığı çok eskiye uzanır. ‘Ligos’ ile başlar. ‘Byzantion’ çok daha sonradır. Ondan sonra kısa bir dönem ‘Antoninya’ olarak geçer, sonra ‘Konstantinopolis’ olur. 1453’ten sonra ‘Konstantiniyye’ denir. Cumhuriyet’ten sonra da İstanbul’dur. İstanbul, Rumca ‘şehre doğru’ demektir. ‘İslam-bol’ diye bir şey yoktur. Gerçekler üzerinden konuşmazsak ve gerçekleri araştırmazsak böyle şehir hikâyeleri, efsaneler ve kulaktan dolma bilgilerle çözüm bulmamız mümkün değil. Halbuki hepimizin ar
zusu, çözüme ulaşmak, gerçekleri tespit etmek, yanlışlar varsa onları düzeltmek. Türkiye’nin, hem Avrupa’da hem dünyada sözü geçen, dünyanın en büyük 10 ekonomisinden biri olmasını istiyoruz. Bunun bir tek yolu var. Efsaneler ve içe dönük söylemler yerine, evrensel söylemlerle hareket etmek. Osmanlı İmparatorluğu, İstanbul’u aldıktan sonra adını değiştirmez. Konstantinopolis, Konstantiniyye olur. Çünkü Konstantin bir Roma İmparatoru ve bu şehri kurmuş kişi. İstanbul ondan evvel bir şehir devleti, Byzantion’dur. Ardından Roma’ya bağlı, bağımsızlığı olmayan ‘Antoninya’ olarak adlandırılan bir şehirdir. Sonra Konstantin ile Roma İmparatorluğu’nun başkenti olarak evrensel boyuta ulaşan bir şehir olur. İstanbul’un üç imparatorluğa başkentlik yaptığına dair söylemler vardır. Halbuki devlet söylemi haline getirilmesi gereken şudur; Roma İmparatorluğu bir Pagan imparatorluğu olarak kurulmuştur. M.S. 330’dan sonra Hıristiyanlık devletin resmi dini haline getirilir. Bizans ismi 1557’de Alsas-Loren’li bir Alman’ın yakıştırmasıdır. Yoksa 1453’te Konstantin, kendini Roma imparatoru olarak tanımlar. Daha sonra da Fatih Sultan Mehmet’e der ki: “Sen ki Roma’yı aldın, artık Roma imparatorusun.” Fatih de “Evet, artık Roma imparatoru benim” der. II. Beyazıt çok bahsetmez ama Yavuz Sultan Selim ve Kanuni Sultan Süleyman da “Ben Roma imparatoruyum” der. 1453’ten sonra Roma, Müslüman olur. Bu, iftihar edilecek bir şeydir. Biz sadece bir şehri değil, dünyanın en güçlü imparatorluğunu aldık. Bütün bunların farkında değiliz.

“Müslüman Roma” ile tam olarak neyi kastediyorsunuz?

Buranın adı bir dönem, Nova Roma’dır. Yani İkinci Roma. Dünyada başka bir Roma yok. Biri İtalya’da, biri de burası. Moskova veya Paris bu iddialarda bulunur ama hiç böyle bir şey yoktur. Çünkü her dilin, her ırkın, her dinin kendine yer bulamadığı bir şehir için böyle iddialarda bulunamazsınız.

İstanbul’da hiçbir zaman tek bir görüşün egemen olamayacağını bilmemiz gerekiyor. Çünkü daha önce çeşitli görüşler tek başlarına egemen olmak istediklerinde hepsi tasfiye olmuştur. İstanbul kurulduğu günden bu yana hep farklı sesler, farklı renkler barındırmıştır. Bu desteklenmelidir. Çünkü bu, gerek şehirde, gerekse ülkede rekabeti sağlar. Toplumu daha ileri taşır. Rekabetin olmadığı yerde hiçbir şey olmaz. Bizim bunu çok iyi bilmemiz lazım. Çünkü 800 sene evvel Mevlana, “Yeni şeyler söylemek lazım. Bugün yeni bir gün cancağızım” demiş. Bu, büyük boyutlu düşünmeyi ve büyük düşünce kapasitesi ile o kapasiteyi geliştirecek eğitim ve insan ister. Yoksa cehalet ülkenin büyümesini engeller.
Bugün İstanbul, Türkiye’nin nüfusunun yaklaşık beşte birine sahip. Müthiş bir tempo var. Gece saat 02:00’de trafik tıkanıyor. Böyle başka bir şehir yok. Bu şehrin bir gecesi var. Sabaha kadar yaşıyor. Şikâyetimizin nedeni ise şehrin canlılığına ve dinamizmine yeterince uyum sağlayamamak.

İstanbul şu an nasıl değişiyor?

İstanbul altıncı kez yeniden yapılıyor. Burada M.Ö. 660’ta Ligos isimli bir şehir vardı. Megaralı Grekler bu şehri talan ettiler hatta tarihten sildiler. Bu yüzden Ligos’u çok az insan bilir. Sonra Byzantion kurulur. Ardından Persler işgal ederler. Yeniden kurulur. Sonra Antoninya ismini alır. Marmara Ereğlisi’ne bağlı bir yer olur. Şehir statüsü bile kalkar. Sonra Konstantin şehri yeniden kurar. Fatih Sultan Mehmet ve Kanuni Sultan Süleyman dönemlerinde yenilenir. Şimdi de Cumhuriyet İstanbul’unu yaşıyoruz. Geçmişin kültürünün oluşturduğu şehri büyük oranda tahrip ediyor, yeni bir şehir oluşturmak için çabalıyoruz. Bununla beraber ben, bu konularda çok umutsuz değilimdir. Çünkü zaman içinde zaten bu yapılar tasfiye olur. Hiçbiri kalmaz. Onun yerine, gerçekten çağının ötesinde söylemler taşıyan, mesajlar veren yapılar devam eder. Sinan benzer yapılar inşa etse hiçbiri bugüne kalmazdı. Demek ki farklı bir şeyler yapmış ve insanlar o yapılara bir kutsiyet atfederek bugüne kadar taşımış.

Neden yeni ‘Sinan’lar yetişmiyor?

Yeni ‘Sinan’lar yetiştirebilmek için önce devletin böyle yapılar talep etmesi gerekiyor. İbn-i Haldun Mukaddime’de der ki: “Bir ülkede en büyük alıcı devlettir. Devletin beğenisi ve talep ettiği rağbet ve revaç bulur, değer kazanır. Hiç kimse devlet kadar büyük bir alıcı değildir.” Devlet yöneticilerinin bunu istemesi gerekir.

Toplumda düşünür yetişmesi ve kültürün gelişmesi de buna mı bağlı?

Tabii. Eğer devlet talep etmezse Baki gibi bir adam çıkabilir miydi? Talep olmasa ‘Hattat Osman’ gibi ya da ‘Karahisari’ gibi biri yetişemezdi. Padişah çocuklarının sünnet düğünü için Nakkaş Osman’dan çizimler yapması istenmese ismi bugüne kalamazdı. Bu, devletin kıymet vermesi değil, onların kıymetini bilmesidir. Sanatçılar çağlar ötesine her halükârda bir şekilde ulaşırlar. Onların kıymetini devlet biliyorsa beraber ulaşırlar. Yoksa sanatçılar çok sayıda ürün veremezler ama yine de bir şeyler yaparlar.

 

Bir İslam şehrini nasıl tanımlarsınız?

Bu, felsefi açıdan mümkün olabilir. Şehircilikte iki tema vardır. Biri Doğulu şehirdir. Buna göre, merkezde erken dönemlerde bir Pagan tapınağı vardır. Daha sonra onun yerini bir katedral ya da kilise alır. İslamiyet’ten sonra da aynı kutsal yere cami yapılır. Antalya’daki Kesik Minare gibi.
Buranın altı Pagan tapınağıdır. Üstüne kilise yapılmış, daha sonra camiye dönüştürülmüş. Pagan tapınaklarından önce de orası muhtemelen kutsal bir inanç alanıydı. Hep böyledir. Bizim Anadolu’da yeni şehir yoktur. İslam şehri, İslam felsefesi ve söylemlerinin geliştirildiği şehirdir. Yalnız İslam araştırmaları yapmakla bir şehir İslam şehri olmaz.

“Müslüman Roma” olan İstanbul’da nasıl bir idare kuruldu?

İslam hukukuna göre bir şehrin yapılandırılması, mahalle mescitlerinin kurulmasıdır. İlber Ortaylı’nın ‘Kadılar’ isimli bir kitabı vardır. Mahalle mescitlerindeki imamların belirli oranda idari ve kazai yetkilerini anlatır. İmam, yalnız namaz kıldıran, cami ile ilişkili kişi değildir. Mahalleye göz kulak olur, mahalledeki organizasyonun başındadır. Mahallede bir sandık vardır. Herkes ekonomisine göre o sandığa bir katkıda bulunur. İmam, yol yapar, su getirir, kayıt tutar. Mahallede ahlaki biçimde sakıncalı biri varsa onun mahalleye yerleşmesine engel olur veya bir şekilde gözden kaçıp yerleştirilmişse de mahalleden çıkarılmasını sağlar. Mahallede düzeni sağlar. Bu şekilde ufak ufak merkezler oluşturulur.
Bu, Batı kültürüdür. Batı’da da ortada şapeller, kiliseler kontrol mekanizmaları olarak yer alır. Fatih Sultan Mehmet döneminde böyle büyük bir organizasyona geçiliyor. Bazı yerlerde cuma namazının kılınacağı büyük camiler yapılıyor. Genellikle bu mescitlerde minber yoktur. Cuma namazında hutbe verilmez. Çünkü hutbe, bir nevi devleti yöneten insanların görüşlerini halka iletmek için kullanıldıkları yoldur. Her aklına gelen her yapıda bugünkü gibi hutbe vermeye kalkarsa, sonunda Diyanet el koyar. Çünkü kaos doğar. Böyle bir düzene gidiyorlar. Önce bir çeşme ve ufak bir yerleşme sağlanıyor. Belirli bir cemaat oluştuktan sonra da mescit yapılıyor. Bazı belirli noktalarda cuma camisi yapılıyor. Onları da sadrazamlar, padişahlar yapıyor. Şehirde herkesi polisle, jandarmayla takip edip, onu denetlemek mümkün değil. Ama kendi kendini kontrol eden bir organizasyon kurarsanız, sistem işler. Loncalar gibi… O dönemde Ahi Teşkilatı, belirli bir zaafa uğruyor. Daha doğrusu Anadolu Ahiliği Roma’ya transfer oluyor. Hâlâ Balkanlardaki Bosna ile Makedonya’nın bazı bölgelerinde ve genel olarak Arnavutluk’ta, bu Ahi düzenini görüyoruz. Ama Anadolu Ahiliği son buluyor, onun yerine meslek örgütlenmesinde loncalara ağırlık veriliyor. Böylelikle herkes kendini koruyor. Bu, İslam hukukuna dayanan bir şehir düzeni.

“İstanbul, İslam hukukuna göre düzenlenen bir dünya şehridir” diyebilir miyiz?

İslam hukukuna göre düzenlenmeye çalışılmıştır. Sadece Müslümanlar yaşamıyor. Çok sayıda Hıristiyan ve Musevi var. Fethe kadar İstanbul’da neredeyse Ermeni yok.
Fatih, Ermeni Patrikhanesi’ni İstanbul’a getirerek, Ermenilerin de gelmesini sağlıyor. İslam hukuku içinde diğer cemaatlerin de kurulmasını sağlıyor. Mesela Rum cemaati ya da Ermeni Patriği kendi hukukunu uyguluyor. Belirli oranlarda sorunlarını kendi içlerinde çözüyorlar. Çünkü İslam’da çok önemli bir şey var; bir kişi zorla Müslüman yapılamaz. Bu, Kuran’a aykırıdır. Sadece gönül rızası ile olur. Yapılan şey, şehrin idari şemasını İslam anlayışına göre formüle etmektir. Fatih, herkese açık bir adam. XVII. yüzyıldan kalma bir hatta deniyor ki: “Sadıkane devlete kim eder ise hizmeti/ müddeti ömründe çektirmez ona hak zahmeti.” Fatih’in yaptığı bu. Herkesin kendi kendini kontrol etmesine uygun bir düzen. Bütün dinler bir yaratıcıya inanıyor. Biri ‘Allah’ diyor, diğeri ‘Tanrı’. Önemli olan ahlaklı olmak. Kimsenin hakkını yememek. Bu şehirde kötü bir şeyler yapılıyorsa çocuklarımızın ve onların çocuklarının hakkını yiyerek yapıyoruz.

İstanbul’u, Kudüs, Kahire gibi İslam şehirleriyle karşılaştırabilir miyiz?

Kudüs, İslamiyet’in ilk döneminde kıble olarak kabul edilmiş bir şehir. İstanbul’un bu tür ulvi bir özelliği yok. Ama dünyanın var olduğu günden, belki de sonuna kadar bir daha gelmeyecek güçlü bir imparatorluğun başkentidir. İstanbul’u almak, İstanbul’a egemen olmak, dünyaya egemen olmak anlamına geldiği için böyle bir kutsiyeti vardır. Aynı zamanda da ekonomik gücü vardır. Kuzeyde Demirperde kalkınca birden ortaya geldi Türkiye. Sadece coğrafi değil, ekonomik olarak da merkez olan bir ülkedir. Bu coğrafyada olmasaydık, THY bu kadar fazla noktaya uçamazdı. Siz buna altyapı hazırlarsınız, eğer o şartlar uygunsa bu cazibe ortamı gelişir.

Peki tarihi korumak konusunda ne kadar başarılıyız?

Tarihi dondurmak da suçtur, tahrip etmek de… Bugün dünya üzerinde ne varsa -inançlar da dahil- insan var olduğu için var. İnsan olmazsa bunların hiçbiri olmaz, hiçbir değeri de kalmaz. Bütün bunlar insan için. O zaman bütün bu geçmişten kalan mirası, insanın dünya görüşünü büyütmek, kültürel kapasitesini zenginleştirmek ve insanlığı büyütmek için kullanabiliyorsak, o zaman başarılıyızdır.
Hiçbir tarihi eser olduğu gibi kalmaz. Ancak tarihi yapılara bir fonksiyon vererek yaşamalarını sağlayabilirsiniz. Camiler bozulmaz. Çünkü aynı fonksiyonları devam ediyor. Mesela bir kervansarayı aynı şekilde muhafaza etmeniz mümkün değil. Camiler bile çağın getirdiği yeniliklere sahip. Artık kandil yakmıyoruz elektrik var, ısıtma sistemleri var.

İstanbullu olmak ve İstanbul kültürü nedir?

‘Ayıp’ kavramı ne kadar geçerliyse, İstanbul kültürünün de o kadar geçerliliği var. Bir de ‘izan’ vardır. Bir şey yolu yordamıyla söylenir. Bir bakış, bir ansiklopedi boyu söz söylemekten etkilidir. ‘Ayıp’ çok önemli bir şeydir. ‘Yasak’tan farklıdır. Bugün Türkiye’de hiçbir şey ayıp değil. Bu, kültürel erozyon göstergesidir. Ama buna mukabil bütün Türkiye’de, hemen hemen herkes İstanbul lehçesi ve İstanbul Türkçesi ile konuşmak ister. Demek ki bazı şeyler yoğun şekilde erozyona uğrasa da köklü olanlar kalıyor. Herkes toplumda belirli bir seviyede olduğunu göstermek için para sahibi olabilir, profesör ya da siyasetçi olabilir ama herkes o kişinin nasıl konuştuğuna bakar. Bunu eğitimle edinirsiniz, öğretim ile değil.

İstanbul, yabancıların gözüyle nasıl bir yer?

Milliyetçilik dünyaya bela bir şeydir ama hepimiz kendi örf âdetimize sahip çıkarız. Bunu belirli bir dozda yapmak mükemmel bir şeydir. Bütün dünya bu şehre erişmek ister, bu şehrin kendisine ait olmasını ister. Öte yandan Anadolu’dan gelen insan da İstanbul’a kendi kültürü ve kendi yaşantısı ile gelmeye çalışıyor. Ama İstanbul çok farklı bir şehirdir, bunun farkında değiller. Dönüştürür. Buraya giren çıkmak istemez. Burada yaşamak bir şereftir.

FavoriteLoadingBeğen

Leave a Reply

  • (not be published)