Türkiye saldırgan politikalara karşı koyuyor

Türk dış politikasının bölgesel liderlik misyonunu, Marmara Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden Prof. Dr. Alaeddin Yalçınkaya ve Yeditepe Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden Eren Özyiğit’e sorduk. Her iki isim de bağımsız ve lider bir ülke olabilmenin güçlü ekonomiden geçtiğine vurgu yaparken, II. Abdülhamid dönemi dış politikasına ilişkin yorumları ise dikkat çekiciydi.
Yayın Tarihi: Ağu 3, 2017
FavoriteLoadingBeğen 16 mins

Türkiye, son 15 yıldır siyasi, ekonomik, askeri alanlar başta olmak üzere birçok alanda atılımlar gerçekleştirdi. Bölgede bağımsız politikalar geliştiren ve inisiyatif alan Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “One minute” çıkışı, bu süreçte Türkiye’nin dış politika alanında yeni yaklaşımının
temel göstergelerinden biri oldu. Ortadoğu’da İsrail zulmüne maruz kalan Müslüman halkları savunmaya yönelik bu çıkış, dış politika analizlerinde II. Abdülhamid dönemini de akıllara getirdi. Marmara Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Alaeddin Yalçınkaya, her bir liderin izlediği dış politika anlayışının, öncelikle içinde bulunduğu şartlar çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiğinin altını çiziyor. Türkiye’nin dış politikada II. Abdülhamid’den bu yana geçirdiği aşamaları değerlendiren Yalçınkaya şunları söylüyor:

“Sultan II. Abdülhamid’in, tahta çıktığında ‘hasta adam’ olarak nitelenen Osmanlı’dan daha fazla pay almak isteyen ülkeler arasındaki rekabetten istifade etme politikası, Berlin Kongresi’nden sonra da her aşamada görülmüştür. Sanayileşen ve yükselen güç olarak Avrupa ülkeleriyle ilişkilerde, Osmanlı’nın parçalanmasını önleme yanında bilim, sanayi, teknoloji ve üretim alanında geniş işbirliği projeleri uygulamaya koymuştur. Saltanatının başı ve sonu arasındaki eğitim kurumlarının niteliği ve niceliği ile başta o günkü gelişmenin temel ölçütü olan demiryolları, telgraf hatları ve vb. endüstriyel yatırımlar arasındaki fark karşılaştırıldığında, Cumhuriyet dönemi dahil hiçbir yönetime nasip olmayan iyileşme rakamları görmekteyiz. Saltanatının başı ve sonu arasında, devletinin borcunun yaklaşık olarak 300 milyondan 30 milyon altına indiği dikkate alındığında, bu gelişmenin önemi daha iyi anlaşılır. İttihatçıların iktidarıyla yaklaşık 9 yıl içerisinde borcun 400 milyon altına çıktığını da hatırlamak gerek.”

PROF. DR. ALAEDDİN YALÇINKAYA. MARMARA ÜNİVERSİTESİ ULUSLARARASI İLİŞKİLER BÖLÜMÜ.

Prof. Dr. Yalçınkaya, II. Abdülhamid ile birlikte zikredilen Panislamizm siyasetinin kesinlikle doğru olmadığını ifade ediyor: “İslam dünyasını tek bir devlet halinde birleştirme hedefi hiçbir zaman gerçekçi olmadığı gibi, II. Abdülhamid’in de böyle bir hayalle meşgul olması beklenemez. Bununla beraber önemli bir kısmı İngiliz sömürgesi olan dünyanın her tarafındaki Müslümanlarla Halife-i
Müslimin olarak temas kurmuş, hediyeler göndermiş, kendilerini İstanbul’da ağırlamış, çocuklarını Osmanlı okullarında okutmuştur.
Günümüzde ‘yumuşak politika’ olarak adlandırılan bu uygulamalarla sömürgeciliğin şiddeti kırıldığı gibi, Osmanlı’ya yönelen saldırıların dozu da hafifletilmeye çalışılmıştır.”

“Cumhuriyet döneminde devletin en büyük problemi iç birliği sağlamak ve düzeni kurmak olmuştur” diyen Yalçınkaya şöyle devam ediyor: “Bu bağlamda Cumhuriyet’in kurucu belgesi durumundaki temel belge olan Lozan ve diğer sözleşmelerde Misak-ı Milli sınırlarını korumak temel hedef olmuştur. İngiltere’deki gibi yetkisiz bir kral yerine, bütün İslam dünyasının liderliği durumundaki Hilafet ve saltanatın kaldırılması, o günkü yöneticilerin bütünüyle kişisel tercihlerinden ziyade, sıfırı tüketme aşamasında iken yeni bir devlet kurmayı hedefleyen kadroya dayatılan bir karardır. İngilizlerin Hilafet düşmanlığı bilindiği halde, yaklaşık 100 yıl sonra ‘Ne iyi oldu da Hilafet kaldırıldı’ demek son derece anlamsızdır. Bununla beraber ölünün diriltilemeyeceği gibi Hilafet’i geri getirmek de mümkün değildir.”

Prof. Dr. Yalçınkaya, günümüz Türkiye’sinin iç ve dış sorunlarının merkezinde önemli ölçüde Batı’nın asırları aşan projeleri bulunduğunu ifade ediyor: “Ekonomik, sosyal ve eğitim bakımından son derece avantajlı durumdaki Türkiye’nin geçen yüzyıldan kalan saldırgan politikalara karşı koyması, hatta bu tehditleri fırsata çevirmesi son derece önemlidir. Bununla beraber, kâr/risk oranı genellikle birbirine yakın olup büyük avantajlar beklenen politikalar aynı zamanda büyük riskler içermektedir. Bu bağlamda oyuna gelmeden, mevcut şartları ihtiyatla karşılayıp en uygun politikaları aklıselimle belirleme zorunluluğu söz konusudur. Komşularla ve bölge ülkeleriyle ilişkileri sağlıklı tutmak, ayaküstü kararlarla ülkeyi ve halkı riske atmamak, günlük gelişmelerin tuzağına düşmeyerek diğer devletlerle ilişkileri dostluk ve eşitlik çerçevesinde yürütmek son derece önemlidir.”

SULTAN II. ABDÜLHAMİD HAN.

Yıllar sonra gelen güçlü liderlik
Türk dış politikasının II. Abdülhamid dönemini, Cumhuriyet dönemini ve bugününü değerlendiren Yeditepe Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden Eren Özyiğit ise II. Abdülhamid’in dış politikada asıl amacının devletini kurtarmak olduğunun altını çiziyor. Atatürk’ten sonra ilk defa güçlü bir lider çıktığını ifade eden Özyiğit, bugünün dış politikasını daha bağımsız hareket ederek, Türk-İslam sentezi içindeki ülkeler içinde lider olmak şeklinde özetliyor.

Özyiğit şunları söylüyor: “II. Abdülhamid, İslam dünyası üzerindeki etkisini, dış politika enstrümanı olarak Avrupa’ya karşı kullanabileceğini düşünüyor. Bundaki ana dayanağı ise İngiltere’nin sömürgelerindeki Müslümanlar ile Rusya’daki Müslüman nüfus. Halife sıfatıyla etki edip bir şekilde dış politikalarını kendi yönüne çekebileceğini düşünüyor. Fakat bu da devlet çok güçlü olmadığı için etkili olmuyor. Coğrafi olarak müthiş bir devlet ama güç yok. Devleti kurtarmak için dış siyasette denge politikası güdüyor.

Berlin Konferansı’nda Ayastefanos Antlaşması’nın şartlarını hafifletmek ve İngiltere’nin desteği için Kıbrıs veriliyor. Dış politikada ana unsuru denge. Bunu da Osmanlı üzerinde çıkar çatışmasına giren devletleri birbiriyle çatıştırarak yapıyor.
Almanya’ya demiryolu hakkı verirken, İngiltere’ye petrol hakkı veriyor. Böylece bu iki devlet birbiriyle mücadele etmeye başlıyor. Sonuçta devleti koruyor. Çok zeki bir adam. Olmayan bir şeyden olan bir şeyler oluşturuyor. Çünkü 19’uncu yüzyıl ve 2. Dünya Savaşı’na kadar olan süre boyunca savaş çok normal bir diplomasi enstrümanı olarak görülüyor. Tahta çıktıktan sonra 93 hezimeti ile karşılaştığından durumu biliyor. Bu yüzden orduyu güçlendirmek için çok sayıda hamle yapıyor ama yetmeyeceğini de biliyor. Çünkü yapılan reformların sonucunu görmek için yeni bir kuşak yetişmesi lazım. 93 Harbi’ndeki hezimeti gördükten sonra birinci hedefi savaşmamak. Bütün politikası mevcut statükoyu korumak. Bunu da büyük kuvvetlerin çıkarlarını çatıştırarak yapıyor.”

Türk-İslam sentezinin başlangıcı
Peki, bu durum Türk-İslam sentezini mi ifade ediyor? Özyiğit şöyle diyor: “O dönemde Orta Asya’da güçlü bir Rus hâkimiyeti var. Ruslar bizi 93 Harbi’nde hezimete uğrattıktan sonra bölge ile Hilafet aracılığıyla irtibat kurmaya çalışıyoruz. Fakat arada Şii İran var. Rusya ve güneyde Hindistan ile İngiltere var. Zaten kapalı. O yüzden Hilafet’in manevi gücünü empoze ederek kendi tarafına çekmeye çalışıyor.
Orta Asya Türkleri de zor durumdalar. Rusya-İran-Hindistan sıkıştırmış. Bir çıkış kapısı arıyorlar. Bu kapı da Osmanlı. Bu yüzden Osmanlı’ya yanaşıp sancak çekiyor ve hutbe okutuyorlar. Ancak maalesef devletin güçsüzlüğü yüzünden onlara gerekli maddi yardımı yapamıyoruz.
Ancak amaç devleti kurtarmak ve komada bir adamı en iyi şekilde tedavi etmek. Çünkü çok gerçekçi ve zeki bir adam. Enver Paşa gibi Turancılık adına kardeşini Azerbaycan’a yollamıyor. Bu tür maceraları yok. Ülkeyi kurtarmak için o anda ne gerekiyorsa onu yapıyor. Türk-İslam sentezi olarak baktığımızda, aslında Osmanlı İmparatorluk kültüründe bir kavim vurgusu yoktur. Bir devlet vardır, Osmanlı vardır. Türk ana unsurdur ancak imparatorluk kültürü ile her şeyi kucaklar. Türk kendi kanıdır ama devletin çıkarı neyi gerektiriyorsa o yapılır. Türk bir grubun zararına da olsa. Zaten imparatorluk kültürü de bunu gerektirir. Mesela Fatih’in İstanbul’a Ermeni ve Rum ustaları getirmesi bir imparatorluk vizyonudur. Bunu İngiliz İmparatorluğu ile karıştırmamak lazım. Çünkü onlar emperyal. Osmanlı, klasik anlamda bir sömürü uygulamıyor. İslam hukuku ile bunu sağlıyor. Aslında bugünkü Avrupa Birliği, Osmanlı sisteminin daha yoz hali. Sonuçta II. Abdülhamid’in yaptığı işler tabii ki Türk-İslam sentezi kapsamında değerlendirilebilir. Ancak Türk-İslam sentezinin üzerinde devam eden bir seyir var. Asıl amaç, devleti korumak. Bu öncelikli amaç, Cumhuriyet döneminde de devam etmiş, bugün de devam ediyor.”

CUMHURBAŞKANI RECEP TAYYİP ERDOĞAN’IN DÜNYA EKONOMİK FORUMU’NDAKİ “ONE MINUTE” ÇIKIŞI. DAVOS. 2009.

Türk dış politikasının bugünü
Türk dış politikasının bugününü değerlendiren Özyiğit şöyle devam ediyor: “Artık hasta adam değiliz, ayağa kalktık. Yere çok sağlam basamıyoruz henüz ama ayaktayız. Sıfır sorun, ardından da Neo-Osmanlıcılık politikaları uygulandı. Sorunsuz ilişkiler hedeflenirken, Azerbaycan ile ilk defa ilişkilerimiz bozulur gibi oldu. Bu politikadan dönüldü. Hasta adam olmadığımızın da farkında olduğumuz için kendi inisiyatiflerimizle hareket etmeye başladık. ‘One minute’ olayının ardından İsrail ile Mavi Marmara krizi yaşandı. Fakat bu krizlerde şunu gözlemledik. Kriz olan dönemleri sinüs eğrisindeki dalgalanmalar gibi düşünürseniz, hiç uç noktalara ulaşmadan dengeli bir çizgiye gelmeye başladık. Dalgalanmaların uç noktalarını hatalarımız olarak alırsak, bu dalgalanmanın aşırı uçlara varmamaya başlaması devletin güçlenmesi ile oldu. Hatalarımızdan dönmeyi bildik. Başarılı diplomasiyi düz bir çizgi olarak kabul edersek, dalgalanmalar artık uç noktalara ulaşmıyor. Geçmişe yani Osmanlı’ya göre daha az hata yapıyoruz. Çünkü artık hasta adam değiliz ve kimsenin desteğine ihtiyacımız yok.
Biz Anadolu Selçuklularından bu yana rejim değiştirmiş aynı devletiz. Birkaç yüzyıl öncesine baktığımızda, devletteki ilerlemeyi görüyorsunuz.

Bununla birlikte 30-40 sene öncesine baktığınızda da yine ilerlemeyi görüyorsunuz. Özellikle son 10-15 yılda denizaltı yapmaya başladık, silah yapmaya başladık. Bu çok önemli. Dışa bağımlılığı azaltan en önemli faktör, günümüzde maalesef kendi silahını kendin üretebilmekten geçiyor. Bugün yerli üretim ve gerçekleşen yatırımlarla oluyor. Artık ambargo uygulandığı zaman biz çok sıkıntı çekmeyiz. Çünkü alternatiflerimiz var. 70’lerde, 80’lerde OPEC krizi oluyordu. Gaz kuyruğuna giriyordu herkes. Artık öyle bir şey olmaz. Rusya vermezse Katar. O da olmazsa Afrika var. Bu çeşitlilik bağımsızlığı sağlıyor. Bu nedenle atılan adımları anlık yorumlamamak gerekiyor. Bugünkü politikayı şöyle özetleyebilirim, daha bağımsız hareket ederek, Türk-İslam sentezi içindeki ülkelerin bizi lider olarak görmesini sağlamak. Bu da ancak güçlü ve bağımsız ekonomi ile olur.

FavoriteLoadingBeğen

Leave a Reply

  • (not be published)