Beril Dedeoğlu: İngiltere için Türkiye başka coğrafyalara ulaşmak demek

Birleşik Krallık’ın, Türkiye’deki yatırımlarını artırma çabalarının, bölgeyle anlam kazandığını söylemek lazım.
Yayın Tarihi: Ara 31, 2016
FavoriteLoadingBeğen 26 mins
Prof. Dr. Beril Dedeoğlu

Prof. Dr. Beril Dedeoğlu

İngiltere, AB’den ayrılma kararından sonra, Türkiye’ye teklif ettiği ticaret anlaşması ile sizce neyi hedefliyor?
Öncelikle, Birleşik Krallık’ın son birkaç yıldır Türkiye ile olan ilişkilerini, özellikle ekonomik düzeyde geliştirme çabasında olduğunu söylemek lazım. Zaten rakamlara baktığımızda da bunu izlemek çok zor değil. O ikili ilişkiler çerçevesinde ya da yatırımlar çerçevesinde giden bir şeydi. Bunu daha geniş kapsamda bir boyuta taşıma arzusunda oldukları anlaşılıyor. Türkiye’den İngiltere’ye giden yatırımcılara da kolaylık sağlayan bir süreç söz konusu. Dolayısıyla anladığımız kadarıyla bunu daha kalıcı bir serbest ticaret anlaşmasına dönüştürme eğilimi var. Bunun teknik olarak çok büyük bir zorluğu olacağı kanaatinde de değilim. Şöyle ki; öyle ya da böyle Avrupa Birliği üyesi olduğu için, Türkiye’nin Gümrük Birliği ile bu ülkelerle bağlantısı olduğundan, bu anlaşma Türkiye’nin üçüncü ülkelerle yapacağı anlaşmalara benzemiyor. Yani önünde hukuki bir engel olduğunu söyleyemeyiz. Ticari anlamda ya da yatırımlar anlamında ise Türkiye’nin arayışlarında da karşılık veren bir içeriğe sahip. Avrupa piyasalarındaki Türkiye ile olan ticarette büyük kıpırdamalar olmazken, bunu ikame eden rakamlarla karşılaşıyorduk. İngiltere’nin bunun ötesine geçme yönünde bir beklentisi var. Anladığım kadarıyla tek başına hareket etme kararı almış. “Bütün Avrupa’yı beklemeyelim” diye düşünüyor. Üstelik de Avrupa Birliği’nin diğer ülkeleriyle ticaret ve yatırımı geliştirmek için Gümrük Birliği artı şeklinde bir sürece girilmesi lazım. Yani müzakere süreçlerinin kolaylaşması ve ekonomik bazı engellerin, ticari ve yatırım engellerinin halledilmesini sağlayacak ki, bu da AB – Türkiye ilişkilerinde müzakerelerin hız kazanmasını sağlayacak bir sürece işaret ediyor. Fakat bir türlü bu Gümrük Birliği’nde artıya geçemiyoruz. Bunun en önemli sebebi de; kişilerin serbest dolaşımı, hizmetin serbest dolaşımı ya da emeğin serbest dolaşımı gibi konulara gelip takılıyor taraflar. İşte vize muafiyeti, geri kabul vs gibi. Şimdi Birleşik Krallık bunları by-pass ederek büyük ölçüde ikili ticaret ve yatırım ilişkisini gündeme getirdi. Yani “Artık Avrupa Birliği’nin kararlarını beklemeyeceğim. Nasıl olsa ben de çıkıyorum, dolayısıyla bu anlaşma kendi yeni açılımlarım açısından önemli” diyor. Ne bakımdan önemli; birincisi Türkiye’nin piyasası açısından önemli, 80 milyonluk bir piyasadan bahsediyoruz. Ayrıca şöyle de bir şey var: İngiliz liberalizmi krize yani riske para yatırır. Şu an tamam, Türkiye çok riskli bir yer değil ama İngiliz sermayeder parasını Avrupa’ya niye yatırsın? Yani bunda kronik bir durum var, bunun aşılıp da para kazanmaya dönüşme ihtimali zayıf. Yeni piyasalara açılması lazım. Yeni piyasalar açısından risk oranı düşük ama yine de riski olan piyasa tabii ki Türk piyasası. Dolayısıyla

“Birleşik Krallık’ın, Türkiye’deki yatırımlarını artırma çabalarının, bölgeyle anlam kazandığını söylemek lazım.”

burada yatırım yapmaktan imtina etmeyecektir. İkincisi, Türkiye demek başka yerlere de uzanma ihtimali demek. Bundan mutlaka bir emperyalist uzanmayı kastetmiyorum; ticari, ekonomik ve yatırım alanını genişletme anlamında söylüyorum ki bu da Doğu Akdeniz’dir. Tabii ki Suriye ve Irak’taki kriz yüzyıllarca sürmeyecek, biraz daha sürecek ama sonunda buraların yeniden yapılanma dönemi gelecek. Aslına bakarsanız Birleşik Krallık uzun vadeli düşünerek bir yatırımda bulunuyor ki, bunun içine Kıbrıs da dahil. Birleşik Krallık’tan baktığınızda, Türkiye’yle ilgili yatırımlar dediğinizde; Mısır’ı, İsrail’i, Türkiye’yi, olası Suriye gelişmelerini, Irak’ı ve Kıbrıs’ı görürüz. Yani bütün Doğu Akdeniz sürecini… Kıbrıs’ta ister çözüme gidilsin, ister kriz olsun, ne olursa olsun İngiltere buradaki vardığından ya da etki alanından vazgeçmeyecektir. Türkiye’deki yatırımlarını artırma çabalarının Türkiye’yle sınırlı olmadığını, genel olarak bölgeyle anlam kazandığını söylemek lazım. Avrupa Birliği’nin diğer üyeleri açısından baktığınızda “Bu mesele neye karşılık gelir?” diye düşünmek gerek. Belki bir tek Almanya görüyordur bu gelişmeleri, diğer üyelerin böyle bir bakışı olduğu kanaatinde değilim; belki biraz Fransa. Çünkü Fransa da biraz yatırımlarını artırma çabasında, özellikle savunma sanayi konusuyla çok ilgileniyor. Ama kara Avrupa’sı açısından bakıldığında bir ortak tutumla Türkiye’yi içine çekmek çabası olmadığı için, daha dolaylı bir şekilde, münferit anlaşmalar yoluyla para kazanılacak alan diye bakıyor olabilirler. Yani bir karşılıklılık ilişkisinden çok, ‘biz gelelim’ şeklinde bir durum söz konusu.

Birleşik Krallık’ın AB’den çıkması, Türkiye’nin tam üyeliğine destek konusundaki beklentisini bitirecek mi? Bu, ilişkilerde rahatlama sağlar mı?
Aynen. Almanya böyle bir şey yaptığında Türkiye diyor ki: “İlişkileri geliştiririz sen de bunun karşılığında beni Avrupa Birliği’ne taşı. Onun sırtında bir küfe var.” Almanya, Türkiye’nin yükünü AB nezdinde sırtlamak istemediği için Türkiye’nin etrafından dolanma siyaseti uyguluyor. Doğrusunu isterseniz Almanya ile Türkiye’nin çok uzlaşı içinde olmadığı son dönemlerde ciddi gerginlikler yaşandığını söylemek lazım. Gördüğüm kadarıyla Birleşik Krallık bu boşluğu fevkalade güzel doldurmuş. Bu onlar açısından iyi, Türkiye açısından da iyi. İkinci olarak Rusya’nın alan genişletmesinin önünü kesmeye de yönelik bir şey bu; piyasalar açısından söylüyorum. Bırakın siyaseti, ideolojiyi, stratejik hesapları. Birleşik Krallık’ın geleneksel 100 yıllık politikası, Rusların sıcak denizlere inişinin

“İngiltere’nin Türkiye’ye ticaret teklifi, ‘Bütün Avrupa’yı beklemeyelim’ düşüncesinin göstergesi.”

önünü kapamaktır. Bununla ilgili de bir atılımı söz konusu, dolayısıyla onlar açısından son derece kârlı, Türkiye açısından da kârlı. Zira güçlü ve sürdürülebilir ortaklara ihtiyacı var. Yani güvenilir devletlerle yapılan işbirliklerinin daha uzun vadeli olduğuna hiç şüphe yok.

Peki Birleşik Krallık’la bu kadar yakınlaşmanın siyasi ve stratejik riskleri var mıdır?
Evet kesinlikle vardır, çok dikkat edilmesi gerektiği kanaatindeyim. Onların dış politikası iyi ve kötüyü aynı anda oynamaktır. Tam tahmin edilmesi kolay bir politika değildir. Çok yüksek sesle dile getirilen bir dış politika uygulamazlar. Ama bir şekilde Birleşik Krallık’ın tarihsel olarak önem verdiği bölgelerde savaş sürüyor ise, Batı ittifakı bu konuda çok başarılı gözükmüyor ise, karşı tarafta bir İran ve Rusya var ise, Birleşik Krallık’ın alanda sadece savaş uçaklarıyla yapacağı destekten öte, siyaseten de rol oynayacak şekilde olmaması düşünülemez. Burada dikkat edilmesi gereken konu, Türkiye’nin karakterinin aleyhindeki bir sürece katkı sağlayıp sağlamadığını izlemektir. Bu konuda Türkiye’nin takip mekanizmaları olduğunu tahmin ediyorum. Bu, birçok devletin baş edemeyeceği bir düzeyde profesyonelce yapılabilir. Putin’in ne yapmaya çalıştığını anlamak ya da Amerika’nın ne yapmaya çalıştığını anlamak çok zor değil; çünkü söylüyorlar çok açık bir şekilde. Ama Birleşik Krallık’ı takip etmek zordur, çok farklı manivelalarla oynayabilir. Yerel güçlerle, diğer devletlerle, bölge devletleriyle, bölge devletlerinin içindeki başka farklı gruplarla, bir şekilde bölgede varolmanın ya da muhatap alacağı kadroların iktidarda olmasını sağlamaya yönelik faaliyetlerini sürdürür. Eğer Türkiye’nin beklentileriyle uyumluysa hiçbir sorun yok. Ancak bunu bugün için anlamak çok kolay bir şey değil, onu da söyleyeyim. Ama Türkiye’nin beklentilerinin karşısındaysa çok dikkatli işbirlikleri geliştirmek lazım. Çünkü Birleşik Krallık ile uzlaşmazlığa düşmenin bu sefer de ekonomik maliyeti olur.

Sizce şu anda Türkiye’nin atması gereken adım ilk aşamada ne olmalıdır?
Ticari anlamda bu anlaşmanın gereklerinin karşılıklı iki tarafa da kazanç getirecek şekilde kaleme alınmasını umarım. Yani ticaretin tek yönlü ya da yatırımın tek yönlü olmasından çok, Türk yatırımcının da Birleşik Krallık’ta bazı kolaylıklara sahip olması beklenebilir; vize, pasaport gibi bile olsa bunlar işadamlarının işlerini kolaylaştırır. Çünkü zaten Türkiye’de, İngiltere ile çok fazla iş ilişkisi olan insan var. Bunların bankacılık hizmetlerinden tutun da gidip gelme meselelerine kadar düzenlemeler yapılırsa, karşılıklı olarak Türkiye’nin eli de rahatlar. Siyasi olarak ise bu takibin alanda olması gerekir. O kesin alandan kastettiğim Türkiye’nin içinde ve Türkiye’nin komşularında. Yani Birleşik Krallık’ın Suriye ve Irak’ta doğrudan, çok açık kendilerine yönelik siyaseti olmayabilir. “Buraya tamamen benim beğendiğim bir iktidar gelsin” demiyor olabilir ama neyi istemediği, kimi istemediği konusunda emin olmak lazım. Muhtemelen Rusya’nın çok etkili olmasını istemeyecektir. Buna alternatif olarak bölgede desteklediği grupların Türkiye’nin de desteklediği gruplar olmaması halinde, kaçınılmaz olarak karşı karşıya gelinir. Dolaylı olarak. Bu kamusal anlamda olmaz ama anlaşmazlıklar olabilir. Buna izin vermemek için o bilgilerin sadece başka istihbarat örgütlerden ya da diplomatlardan alınmaması gerekir. Türkiye’nin de takip etmesi önemli.

“İngiltere, dış politikada iyiyi ve kötüyü aynı anda oynar. Bölgedeki beklentileri, Türkiye ile uyumluysa sorun yok. Ancak Türkiye’nin karşısındaysa çok dikkatli işbirlikleri geliştirmek lazım.”

Türkiye’nin İngiltere’ye yaklaşması, AB’yi gözden çıkarmak anlamına gelir mi?
Bunun öyle olduğunu düşünmüyorum; çünkü şöyle: Teklif büyük ölçüde Birleşik Krallık’tan gelmiş durumda. Türkiye’nin böyle AB’ye alternatif bir arayışıyla Birleşik Krallık’ın önüne gittiğini ya da böyle bir anlaşma imzalayalım dediğini düşünmüyorum. Ayrıca bu, onu yadsıyan bir şey değil, alternatif değil ayrıca tamamlayıcı bir unsur aslına bakarsanız. Birleşik Krallık, Avrupa Birliği’nden çıkacak ama benzer anlaşmalar Avrupa Birliği’nde devam edecek. Yani ekonomik ve ticari anlaşmaları devam edecek. Siyaseten içinde olmayacak, Birleşik Krallık’ın işine gelmeyen karara uymayacak ama ekonomik ve ticari ilişkilerini tümüyle kesmeyecek. Avrupa Birliği ile Türkiye ilişkileri, Birleşik Krallık ile böyle bir anlaşma yapılsa da yapılmasa da zaten kötü.

Yenikapı Yeni Türkiye

15 Temmuz, Türkiye

Türkiye-AB ilişkilerinin geldiği noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bir süreç işlemiyor. Tamamen donmuş vaziyette. Kabul etmek lazım. Türkiye – AB ilişkileri ne ilerliyor, ne geriliyor, ki durması aslında gerilemesi anlamına gelir. Ama kötü giden ilişkiler söz konusu. Türkiye’de böyle bir üyelik iradesi şu an mevcut değil; zaten günümüz koşullarında böyle bir iradeyi gösterecek siyasi ortam da yok. OHAL’deyiz. Avrupa Birliği tarafında da böyle bir irade söz konusu değil. Onlar da bir taraftan İngiltere’nin şokunu atlatmaya çalışıyorlar, diğer taraftan da kendi ekonomik sorunlarıyla boğuşuyorlar. Ekonomik mesele ve Brexit meselesi tüm gündemi kaplamışken, Türkiye gibi büyük bir ülkenin aralarına katılmasını kati suretle zihinlerinde bile bulundurmuyorlar. Bu konjonktür bize iki tarafın arasındaki ilişkinin donmuş olduğunu gösteriyor. Kağıt üzerinde de ilerleyen fazla bir şey yok, fiili anlamda da donduğunu söylemek mümkün.

Daha sonrası için ne öngörüyorsunuz? Nasıl ilerleyecek?
Bu donuk vaziyetin daha fazla sürdürülebilir olmadığını düşünüyorum. Bana göre senaryolar içinde en iyisi Türkiye’nin üyeliğini yeniden düzenleyecek bir metin hazırlanmasına yönelik. Bunun formu ne olur bilmiyorum, üyelik öngören ama yolu farklı öngören yeni bir müzakere metnine ihtiyaç var. Çünkü bu gitmiyor.

“Türkiye, 15 Temmuz’a kadar gelen süreçte, Suriye’ye askeri müdahale etmemek ve Rusya ile askeri olarak karşı karşıya gelmemek için direndi.”

AB’nin ve Batı’nın 15 Temmuz depremine karşı tavrını nasıl yorumluyorsunuz?
Bütün olarak baktığımızda, Avrupa birkaç aşamalı bir evre geçirdi. Birinci aşamada; kati suretle anlamadılar 15 Temmuz gecesi ne olduğunu. “Kim yaptı, ne oldu, bu devirde böyle şey mi olur?” şeklinde bakıldı ve anlamadıkları için de Sayın Cumhurbaşkanı’nın sahte bir darbe girişimi düzenlediğini iddia ettiler.

Birleşmiş Milletler Genel Merkezi. New York

Birleşmiş Milletler Genel Merkezi. New York.

Bilgisizlikten kaynaklanan ve bütün meseleleri Sayın Cumhurbaşkanı üzerinden görme alışkanlığından kaynaklanan bir yanılgıya düştüler. Sonra anladılar. FETÖ’nün nasıl devlet içinde yapılandığını bizim gibi onlar da öğrendiler. Daha sonra, “Evet gerçekten çok kötü bir şey bu, kınıyoruz” aşamasına geçtiler. Üçüncü aşama ise muğlak bir aşama. Şu anda geçmekte olduğumuz; darbe sonrası alınan önlemleri anlamaya çalışıyorlar. Türkiye’de, Kanun Hükmünde Kararnamelere bakıyorlar, bu insanların nasıl tasfiye edildiğine bakıyorlar, nasıl bir hukuki süreç izlenecek ona bakıyorlar. Muhtemelen bundan Türkiye’de sonra yapısal düzenlemeler yapılırsa bu durum olumluya geri dönecektir. Dediğim gibi anlamaya çalışıyorlar, eleştiriler geliyor, bazı durumlarda Meclis’in bombalanmış olmasını anlamaları mümkün değil, “Nerede görülmüş böyle rezalet” diye düşünüyorlar. Bu kafa karışıklığı Türkiye’nin içinden değil, kendi oturmuş bir demokrasilerinin içinden baktıklarından yaşanıyor. Dolayısıyla demokrasinin oturması için nelerin yapılması gerektiğini bizlerin daha çok anlatması gerekiyor. Biz onun çabasını veriyoruz. Ama ikircikli bir bakış olduğunu söylemek lazım. Bizim gibi olayları yaşayanların gözüyle bakmaları mümkün değil. Bir kısmı kasıtlı olarak anlamamakta ısrarlı, bir kısmı gerçekten anlamıyor.

Sizce Türkiye, 15 Temmuz’u neden yaşadı? Dış politikaların bu konuya etkisi var mı?
Anladığım ve gördüğüm kadarıyla Türkiye’nin Suriye politikası ve Irak politikası ile özellikle Suriye politikasıyla çok yakından ilgiliydi. 15 Temmuz’a kadarki bütün o süreçlerde Türkiye defalarca Suriye’ye askeri olarak müdahale etmeye davet edildi ve hatta Rusya ile askeri olarak karşı karşıya gelmeye zorlandı. Türkiye tamamen bunlara direndi. Direnmesinin bedelini, dış politika açısından söylüyorum, 15 Temmuz’da ödedi. Allah’tan halk oyunu bozdu.

Peki Doğu’nun Batısı, Batı’nın Doğusu Ortadoğu mu, Türkiye mi?
Şu anda tüm dünyada bu türden tanımları yapmayı kolaylaştıracak bir panorama yok. Eskiden olsaydı, iki bloklu bir yapı olsaydı bu dediğinizi tanımlamak benim açımdan daha kolay olurdu. Ama benim gördüğüm kadarıyla Türkiye’nin artı değeri, Ortadoğu halkları ve devletleri açısından değerine değer katacak olan şey, Türkiye’nin AB üyesi bir Ortadoğu ülkesi olmasıdır. Bu niteliği, muhtemelen Türkiye açısından yani Ortadoğu ülkeleri nezdinde de oldukça önemli bir referans kaynağı oluşturur. Tekrar ediyorum, AB üyesi bir Ortadoğu ülkesi… Bir Litvanya olmaya gerek yok. Bugünkü nitelikleriyle ama demokrasisi daha güçlü bir şekilde Avrupa Birliği üyesi olması, diğer toplumlar açısından çok çok önemli bir referans kaynağı olur. En büyük değeri budur, o zaman Ortadoğu’nun Batısı mıdır, Batı’nın Ortadoğusu mudur, belki orada daha rahat tanımlanabilir.

Türkiye’nin coğrafi olarak gerilim noktalarının ortasında olması, bu coğrafya için kader mi?
Türkiye’nin çok değerli bir jeopolitik konumu var. Karadeniz ve Akdeniz Havzası… Tüm tarih boyu güç mücadeleleri bu coğrafyada olmuş, bütün Türkiye değil ama Karadeniz, Hazar ve Akdeniz Havzası açısından böyle. Bu, avantajdır da dezavantajdır da… Her zaman çok avantajlı bir duruma karşılık gelmeyebilir. Çünkü burası sürekli talep gören bir bölge. Küresel politikaların çakıştığı yer burası, esas sorun o. Çakışmalar, burayı biraz çalkantılı bir coğrafya haline getiriyor. Enerji yolları, ticaret yolları, hepsi bu noktada. Onların o sınırları sürekli genişleyip daraldığı için güç mücadelelerinin yaşandığı bir alan burası…

Bu tabloda küresel oyun kurallarının yeniden belirlenmesi gerekir mi? Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Dünya 5’ten büyüktür” ifadesi burada neye denk geliyor?
ağırlıklarının irdelenmesi gerekiyor. Birleşmiş Milletler’in kendisi de 5 daimi üyesini aşmış vaziyette. Bu 5 üyeden hiçbiri tek başına sistemi belirleyemiyor, 5’i de bir araya gelip bir şey yapamıyor. Yapamazlar da… Çünkü sistem, beşten fazla, dengeleri değiştiren daha fazla oyuncu var. Ya bunların da olduğu yeni zeminlerde dünya siyasetinin yeniden belirlenmesi lazım ya da bu tür çatışmalar kaçınılmaz.

FavoriteLoadingBeğen