AB, TÜRKİYE’Yİ EKSENİNDE TUTMAK İSTİYOR

Posted on Mayıs 18, 2018, 3:02 pm
FavoriteLoadingBeğen 19 mins

Zeytin Dalı Operasyonu’nda Türkiye’nin, askerî harekâtla birlikte diplomasiyi de iyi kullandığını ifade eden Marmara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Emel Parlar Dal “Türkiye’nin Anti-propagandayla da bir şekilde medya kanallarını kullanarak mücadele ettiğini görüyoruz. Bütün bunlara rağmen Avrupa Birliği’nden, Fransa ve Almanya gibi bazı Avrupalı devletlerden gelen açıklamalara bakıldığında, Türkiye’nin Afrin Harekâtı’nın meşru olarak görülmediğini ve özellikle insani yardım ve operasyon olan yerlerdeki halkın yer değiştirmesi gibi meselelerde birtakım endişelerin dile getirildiğini görüyoruz. Türkiye’nin Afrin sonrası Suriye’de barışın inşası ve güçlendirilmesiyle ilgili atacağı adımlar hem Suriye’nin geleceği hem de Türkiye’nin bölgesel politikalarının seyri bağlamında önem taşıyor” diyor.

Türkiye’nin Suriye’de kriz çözücü ve barış inşa edici rollerini güçlendirmesi gerektiğini ifade eden Emel Parlar Dal konuşmasını şöyle sürdürüyor: “Terör unsurlarından temizlenen bölgelerde yaşamın normale dönmesi ve halkın tekrar evlerine dönmesi için atacağı adımlar, aynı zamanda Türkiye’nin bölgesel aktörlüğünü güçlendirmeye de yarayacak.”

Hollanda’nın Ermeni soykırımı ile ilgili da değerlendirmede bulunan Parlar, “Gerek AB gerekse Türkiye tarafına bakıldığında, ilişkiler rasyonel bir çerçevede tutulmak isteniyor izlenimi var. 1915 olaylarıyla ilgili geçmişte de benzer kararlardan dolayı, ilişkilerin bazı Avrupa devletleriyle gerildiği dönemler oldu. Bu gerilimler bir şekilde kısa süreli oluyor. Türkiye’nin Hollanda ile önemli ekonomik ilişkileri söz konusu ve geçen seneki gerilimin benzerinin 1915 olayları ekseninde yeniden yaşanması her iki devletin de çıkarına değil. Türkiye’nin şu an itibarıyla ‘Ermeni soykırımı’ meselesini gündemde tutacağını ve Hollanda ile ilişkileri gereceğini düşünmüyorum” ifadelerini kullanıyor.

Türkiye dengeleyici politika izlemeli
“Türkiye, Suriye’de ABD ve Rusya arasında denge politikası izlemeye çalışıyor” diyen Parlar “Daha doğrusu bütün bu üç aktör bir sonraki adımını diğer iki devletin hamlesine ve o anki konjonktürün seyrine bağlı olarak birbirleriyle olan ilişkiye göre atıyor. Rusya, Türkiye-ABD geriliminden yararlanarak Türkiye’yi Suriye üzerinden kendine bir şekilde bağlamak ve böylece de uzun vadede Atlantik blokunu zayıflatmayı hedefliyor. Türkiye’nin gerek Suriye’de, gerek bölgesinde, gerekse küresel politikada pragmatik ve dengeleyici bir politika izlemekten başka bir alternatifi yok. Rusya ile yakınlaşmayı Türkiye, ABD ile ilişkilerinde dönem dönem koz olarak kullanıyor. Şunu da belirtmek gerekir ki bugün Rusya, Suriye’de sahada bu kadar etkin bir aktör ise bunun en önemli se
bebi ABD’nin Suriye politikasının zayıflığı ve çelişkilerinin yaratmış olduğu kargaşa, kaos ortamıdır” şeklinde konuşuyor.

DOÇ. DR. EMEL PARLAR DAL
Marmara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi
Türkiye’nin gerek Suriye’de, gerek bölgesinde, gerekse küresel politikada pragmatik ve dengeleyici bir politika izlemekten başka bir alternatifi yok.

Türkiye-Almanya ilişkilerine de değinen Dal “Türkiye ve Almanya gerek ticaret, gerekse kültürel bağlardan dolayı birbirinden vazgeçebilecek iki ülke değil. Her iki ülke de bunun farkında. İki ülke arasında demokrasi ve bireysel haklar alanında derin görüş ayrılıkları var. Esasen bu görüş ayrılıkları, genel olarak Türkiye ve diğer Avrupa devletleri arasında da mevcut. Almanya’daki Türk nüfustan dolayı, anti-Türkiye söylemi Alman siyasetinin yararına bir durum değil. Önümüzdeki dönemde Almanya’nın Türkiye’yi popülizme teslim etmemeye çalışacağını düşünüyorum. İlişkilerin gerilimli alanlarının devam etmesi ise hâlâ büyük olasılık” diyor.

Menbiç diplomasisi devam edecek
Dal, Menbiç görüşmelerinin ertelenmesiyle ilgili de şu yorumu yapıyor: “Trump’ın ‘Suriye’den çekileceğiz’ açıklaması ve Macron’un ‘Bölgeye özel kuvvet gönderebiliriz’ açıklamaları işleri daha da karışık hale getirdi. Türkiye’nin Menbiç üzerindeki ısrarı ve diplomasisinin devam edeceğini düşünüyorum. Menbiç esasen Arapların çoğunlukla yaşadığı bir bölge. Dolayısıyla buranın da SDG (Suriye Demokratik Güçleri) güdümünden kurtulmasına Türkiye önem veriyor.”

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Afrin’den işimiz bitmeden çıkmayacağız” açıklamasıyla ilgili de konuşan Dal, “Türkiye, Afrin bölgesinde kalıcı bir barış inşası girişiminde. Şehir Meclisi’nin kurulması ve hayatın normale dönmesi için altyapı çalışmalarını başlatmış durumda.

Türkiye’deki Suriyelilerin bir kısmının da Afrin’e yerleştirilmesini Türkiye’nin bir opsiyon olarak gördüğü düşünüldüğünde, Türkiye hem kendi güvenliğini tam olarak sağlamadan hem de barış inşası çalışmalarını tamamlamadan bölgeden çıkmayacaktır” diyor.

Dal, son yıllardaki transatlantik ilişkileri değerlendiriyor. Söz konusu ilişkilerde “Sistemsel, bölgesel ve yerel, yani iç politika kaynaklı ve birbirinin içine geçmiş dalgalanmalar yaşandığını” belirten Dal şunları söylüyor: “İlişkiler geçmişe oranla daha kırılgan hale geliyor. Özellikle Trump’ın göreve gelmesiyle birlikte ABD ile Avrupa arasında NATO ekseninde, özellikle askeri harcamalar başta olmak üzere, farklılaşan tehdit ve kriz algısı, serbest ticaretin korunması, Paris iklim değişikliği anlaşması, İran nükleer antlaşması ve son olarak da Kudüs’ün ABD tarafından İsrail’in başkenti olarak tanınması gibi başlıklarda ciddi bir dizi ayrışmalar söz konusu. Bu ayrışmaların bir kısmının dönemsel ve dolayısıy la geçici olduğu düşünülse de, bir kısmının özellikle BM ve NATO gibi uluslararası kurumlara yönelik yaklaşım farklılıklarından kaynaklandığı söylenebilir. Yine bu ayrışmanın, Batı sonrası dünyada liberal uluslararası düzenin temel prensiplerinin sürdürülebilirliğiyle ilgili farklı görüş ve pratiklerden oluşan yapısal bir karakteri olduğu ve bu nedenle de uzun vadeli olacağı öne sürülebilir.

Esasen transatlantik ilişkilerin yaşamış olduğu bu sancılı ve belirsiz süreç, genel olarak uluslararası sistemin belirsizlik çağı olarak da nitelendirilen süreçten bağımsız değil; hatta onun bir mikro yansıması olarak bile nitelendirilebilir.”

AB geri adım atamaz

Varna’da yapılan AB Zirvesini de değerlendiren Dal “Zirve, Türkiye-AB ilişkilerinin yeniden gözden geçirildiği ve bunun sonucunda da ilişkilerdeki problemli konuların, tercihen uzlaşılan ortak alanların arkasına itildiği bir zirve izlenimi veriyor. Birlik içerisinde Avusturya Başbakanı Sebastian Kurz’un, Varna’daki zirve öncesinde, Türkiye ile müzakerelerin kesilmesi gerektiğine dair açıklamalarında görüldüğü gibi, Türkiye’nin adaylık statüsünün sürdürülmesiyle ilgili birtakım çatlak sesler çıksa da önümüzdeki dönemde, AB’nin Türkiye’nin adaylık statüsüyle ilgili geri adım atmasını öngörmek zor” ifadelerini kullanıyor. Dal konuşmasını şöyle sürdürüyor: “AB için Türkiye ile ilgili ani bir çıkış yaparak ilişkilerdeki kazanımları harcamak, şu an için pek de kârlı görünmüyor ve anlaşılan o ki gerek AB kurumları, gerekse birliğe üye devletlerin birçoğu, bu riski şu an için almaya hazır değil. İlişkileri, kendileri ve Türkiye için acil çözüm gerektiren pratik meseleler üzerinden yürütmek ve bardağın dolu tarafına bakmak istiyorlar.”

AB Komisyonu Başkanı Juncker’in “Türkiye ile müzakerelerin devamının garantörüyüm” ifadesinin rasyonel bir söylem olduğunu belirten Dal “Bu söylemin, hem AB hem de Türkiye için iki tane fonksiyonel sonucu söz konusu: İlki, AB içerisindeki Türkiye karşıtı sesleri bir ölçüde dizginleyerek günü kurtarmaya yarıyor. AB, Türkiye’nin üyelik meselesini zamana yayarak, uzun vadede üyelik dışında alternatiflerin de içinde olduğu başka bir düzleme kaydırmak istiyor. İkinci olarak ise bu söylem, Türkiye’nin sorunsallaştırılmasını ve yeniden popülist çevreler tarafından AB’nin bir iç meselesi haline dönüştürülmesini engelliyor” diyor.

Dal konuşmasını şöyle sürdürüyor: “Pratik ve çözüm isteyen konulara odaklı pragmatik yaklaşım, Türkiye meselesinin ‘normalleştirilmesine’ yarıyor. ‘Anti’ söylem bir adım öteye götürmeyen ve kendini tekrar eden ama popülist çevreler için ‘kullanışlı’ bir malzemeyi teşkil ediyor.

Türkiye içinse ilk olarak ilişkilerde somut çözümler bulunması beklenen sığınmacılara yapılacak mali yardım, vize serbestisi ve Gümrük Birliği’nin yenilenmesi gibi başlıklarda atılacak adımlar, son yıllarda Türkiye-AB ilişkilerinde adeta bir arpa boyu yol alamama ve tıkanma durumunu hem psikolojik olarak hem de pratikte aşmaya yarayacak. İkinci olarak ise bu söylem, Türkiye’deki Avrupa karşıtlığını frenleme işlevi görerek, normalleşme üzerinden üyelik noktasında sıkışan öze dair meseleleri geri plana itecek.”

AVUSTURYA BAŞBAKANI SEBASTIAN KURZ
AB KOMİSYONU BAŞKANI JEAN-CLAUDE JUNCKER

AB için yeni söylem gerek

Dal, Türkiye-AB ilişkilerinde yeni bir sayfadan söz etmek yerine yeni bir söylemden söz edilmesi gerektiğinin altını çizerek, “Öyle ki bu söylem her iki taraf için de kısa vadede ilişkilerdeki kriz durumunu aşmayı hedefleyen faydacı ve kullanışlı bir söylem olma özelliği taşıyor. AB yoğun gündeminde, kendi kamuoyuna Türkiye’yi birliğin öncelikli bir meselesi olmaktan çıkarmada kararlı olduğunun sinyalini veriyor ve bunu yaparken de aday ülke statüsünün sürdürülebilirliği sayesinde, Türkiye’yi aynı zamanda kendi ekseninde tutmayı başarıyor.

Öte yandan, bu söylemin Türkiye-AB ilişkilerindeki esas sorunları, özellikle de Kıbrıs meselesi, bireysel hak ve özgürlüklerle ilgili ayrışmaları ortadan kaldırmadığını, gelecekte bu iki mesele üzerinden ilişkilerin çatallanma ihtimalinin olduğunun altını çizmekte fayda var” şeklinde konuşuyor.

Zirvede yapılan bazı konuşmalara da dikkat çeken Dal şu değerlendirmede bulundu: “AB Komisyon Başkanı Jean-Claude Juncker’in konuşmasının en başında da altını çizdiği gibi, Türkiye’nin AB’nin halihazırda önemli bir stratejik partneri olduğu ve her iki aktörü birleştiren birçok ortak stratejik çıkarın mevcut olduğudur.

Juncker konuşmasında, AB’nin uzun yıllar boyunca Türkiye ile kendilerini birleştiren ortak noktaları öne çıkarmakta başarısız olduğunu ifade etmiş ve özellikle de güvenlik, enerji, düzensiz güç ve küresel terörizm gibi konularda, AB ve Türkiye’nin ortaklığının önemli olduğunu vurgulamıştır. Juncker, darbe girişimi sonrasında alınan tedbirlerle, Türkiye’nin kurumlarının yeteri kadar güçlendiğini ve olağanüstü hale ihtiyaç kalmadığını da belirtmiştir.

Bireysel haklarla ilgili olarak ise Juncker, gazetecilerin tutuklanması meselesiyle ilgili olarak Türkiye’den bu konuya yeniden göz atmasını arzu ettiklerinin altını çizmiştir. AB Konseyi Başkanı Donald Tusk da konuşmasında demokrasi, Kıbrıs ve Suriye meselelerine vurgu yapmış ve Türkiye’nin demokrasinin standartlarını artırması konusunda tavsiyede bulunmuştur. Öte yandan, Kıbrıs meselesiyle ilgili olarak da Tusk konuşmasında doğal kaynaklarını çıkarma ve kullanma hakkını kullanması konusunda AB’nin Kıbrıs’ın arkasında durduğunu hatırlatmıştır.

Afrin Harekâtı’yla ilgili olarak da Donald Tusk yaptığı açıklamada, Türkiye’ye sivillerin korunması ve insani yardımların aktarılması konularında AB’nin duyduğu endişeleri dile getirmiştir. Türkiye ve AB arasında kısa vadede çözülmesi pek mümkün olmayan bu ihtilaflı konular, özellikle demokrasi ve bireysel haklarla ilgili anlayış farklılıkları, ilişkilerin bundan sonraki dönemde de sürekli dalgalanmalara gebe olduğunu göstermektedir.”

Dal son olarak AB adaylık statüsü ile ilgili şu yorumu yapıyor: “Dikkat edilmesi gereken nokta, ilişkilerin özde değil sözde bir tam üyelik perspektifiyle sürdürülmesinin bir süre sonra, Türkiye’nin AB adaylığı statüsünün form değiştirerek ortaklık statüsüne dönüşmesi riskinin mevcut olmasıdır.

İlişkiler adaylık ötesinde düşünüldüğünde ise küresel ve bölgesel kriz çözümü, güvenlik, karşı terörizm, düzensiz göçün önlenmesi, kalkınma, enerji güvenliği ve çevre gibi birçok küresel meseleyi ilgilendiren konularda, ortaklığın gelişmesi ise kaçınılmaz. AB ve Türkiye’nin Akdeniz’den Balkanlara, Ortadoğu’dan Kafkasya’ya önemli bir coğrafyayı kapsayan geniş bir komşuluk alanını paylaştığı dikkate alındığında, iki aktörün birbirinin vazgeçilmez partneri olduğu ise yadsınamaz.”

FavoriteLoadingBeğen

Leave a Reply

  • (not be published)