1071’den bugüne Türk dış politikası

Türklere Anadolu'nun kapısını açan Malazgirt Zaferi’nin sonrasında, Ortadoğu'da, Batı'da ve Afrika'da görülen Türk varlığı, vazgeçilmez bir aktör olarak etkinliğini korudu. Osmanlı'nın yıkılışıyla beraber Anadolu coğrafyasıyla belirlenen fiili sınırların aksine, son dönemde artan etki sınırı giderek genişliyor.
Yayın Tarihi: Şub 8, 2017
FavoriteLoadingBeğen 11 mins

Türklerin İslam dünyasının lideri olacak büyük bir devlet kurmaları; Selçuklu reislerinin doğru tespitleri ve izledikleri doğru politikalar sayesinde oldu. Büyük Selçuklu Devleti, kendinden sonra kurulan Türk-İslam devletlerine bir model teşkil ettiği gibi, takip ettiği devlet politikası ile yaşadığı yüzyıla da damgasını vurdu. Tarihe yön veren tüm büyük medeniyetler gibi Türk devletleri de; gerek iç gerekse dış politikalarını kuruldukları dönemin şartlarına uygun olarak oluşturup geliştirdiler. Selçuklu sultanları izledikleri politika sayesinde devletin doğu sınırlarında bulunan dönemin büyük devletlerinden olan Karahanlılar ile Gaznelileri tabiiyetleri altına aldılar. Türklere Anadolu’nun kapılarının açılmasında en önemli rolü üstlenen lider şüphesiz 1071 Malazgirt Zaferi’nin mimarı Alparslan’dı. Alparslan’ın hükümdar olmasıyla birlikte doğu ve batının yönetimi onun idaresinde birleşmişti. Bu da doğu ve batı politikasının tek bir elden yönetimi anlamına geliyordu. Alparslan sultanlığı boyunca batıda fetih, doğuda asayişi temin amaçlı bir siyaset takip etti.

Alparslan’dan sonra değişen dengeler
Alparslan’ın 1072 yılında bir suikast sonucu öldürülmesi üzerine genç yaştaki oğlu ve aynı zamanda veliahdı Melikşah tahta oturdu. Ancak Melikşah, babası kadar başarılı bir dış politika izleyemedi. Oğuzlarla giriştiği güç mücadelesinden ise yenik ayrılarak Büyük Selçuklu’nun çöküşünü hızlandırdı. Osmanlı İmparatorluğu’nun kuruluş sürecinde Osman Gazi, diğer Türk beylikleri ile mücadeleden kaçındı ve sınırlarını Bizans toprakları yönünde genişletti. Bu dönem sonrasında Osmanlı için imparatorluğa giden yol açıldı. 1800’lü yıllara kadar da Osmanlı’nın takip ettiği dış politika anlayışında köklü değişiklikler yaşanmadı.

Osmanlı’da genişlemenin sonu
Klasik imparatorluk döneminde Osmanlılar, kendilerine birkaç istisna dışında sürekli bir yayılma alanı bulabilmişti. İmparatorluk 16. yüzyılda, yayılışının fiilî sınırlarına ulaştı ve aşamayacağı engellerle karşı karşıya geldi. Batılılaşma süreci de yeni dış politika kurallarının belirlendiği bir dönem ile paralel ilerledi. III. Selim’den II. Abdülhamit’e kadar birçok Osmanlı padişahının sırf toplumu Osmanlı geleneğinin gerektirdiği halde tutma kaygısıyla giriştikleri işlerde bilmeden değişmeye dönük eylemlerde bulundukları görülüyor. Yaklaşık 300 yıldır devam eden politik yapı ve güç dengeleri değişmeye başlamıştı. Bu noktada

1870’lerdeki ekonomik kriz, Osmanlıları dış müdahalelere açık hale getirdi.

Osmanlıları, önce Batı’yı tanıma çabaları ile başlayan, daha sonra dış politikanın ilke ve araçlarını kökten dönüştürecek bir süreç beklemekteydi. İleride bu sürece Batılılaşma, ilerleme, modernleşme ve çağdaşlaşma gibi farklı isimler verilecekti. Ancak adı ne olursa olsun imparatorluk bir şekilde bu sürece girmişti. Osmanlı’nın açık kapı politikası
1870’ler boyunca yaşanan ekonomik kriz, Osmanlıların açık kapı politikasının yanında Avrupalılara verilen ticarî ve siyasî imtiyazlarının beklenmeyen bir malî krize neden olmasıyla ortaya çıktı. Bu kriz Osmanlıları iflasa sürükledi ve imparatorluğu dış müdahalelere açık hale getirdi. 1793 yılına gelindiğinde III. Selim, imparatorluğun yurtdışında temsilciliklerini açtı. Bu reform, sadece iki tarafın birbiriyle resmi düzeyde karşılıklı ilişkiler kurması anlamına gelmiyordu. Daha önce sınırlı kaynaklarla başlayan Avrupa’yı tanıma süreci hızlandı ve kolaylaştı. Ancak bu dönemde imparatorluk idarî bünyesinde bu elçiler arasında koordinasyon sağlayacak dışişleri bakanlığına ya da benzer bir yapılanmaya sahip değildi. Reîs-ül küttablık makamı dışişleri bakanlığı fonksiyonuna benzer bir fonksiyon yerine getiriyordu ama yetersizdi. II. Mahmut, 1836 yılında Umur-u Hariciye Nezareti’ni kurdu. Son reîsül küttablık olan Akif Efendi Nazır oldu. Hariciye, kabine içerisinde sadrazamlıktan sonra ikinci en prestijli birim haline geldi.

III. Selim

III. Selim

III. Selim ve II. Mahmut döneminde yaşanan bu gelişmeler, gerçekten de eski düzenin yerleşik eğilimlerini zayıflatmak ve yenilerine zemin hazırlamak açısından, daha önceki dönemlerde alınan münferit önlemlerden çok daha iyi sonuçlar verse de yeterli olmadı. Cumhuriyet’le değişen politikalar
29 Ekim 1923 tarihinde Cumhuriyet’in ilan edilmesi ile birlikte Osmanlı Devleti hukuken son bulmuştu fakat imparatorluk bakiyesinin hem toprak hem de sorunlarının büyük çoğunluğu Türkiye’ye kaldı. Bu miras içerisinde şüphesiz Osmanlı Devleti döneminde izlenen dış politika da bulunmaktaydı. Cumhuriyet’in ilanına kadar giden süreçte Osmanlı Devleti, aynı anda birçok cephede mücadele etmek zorunda kalmış ve Çanakkale hariç diğer cephelerde yenilmişti. Hariciye yetkilerinin imzaladığı Mondros Ateşkes Anlaşması ile Osmanlı, savaştan çekilmiş ve bu anlaşmanın şartları gereği ülke işgale açık hale gelmişti. Sevr Anlaşması’nın maddeleri, kurulmuş olan yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin de dış politikasına etki etmişti. Cumhuriyet’in ilk yıllarından itibaren Atatürk’ün benimsediği politikalar ile Türkiye, uluslararası tanınma çabalarına girişmişti. 1923 yılında Lozan Barış Anlaşması ile Türkiye’nin sınırları belirlense de güney sınırlarındaki belirsizlik devam etti. Bu sorunun çözümü içinse çok taraflı bir siyaset izlenmeye çalışıldı.

Türkiye’nin Batı’ya entegrasyonu
II. Dünya Savaşı sonlarında Türkiye, Batı blokunda yer alabilmek için yoğun bir çaba gösterdi. Küresel mücadelede etkinlik kazanan ABD ve Sovyetler Birliği birer çekim noktası haline geldi. Yayılmacı Sovyet tehdidine karşı kendisini savunmasız hisseden Türkiye konumunu Batı bloku olarak belirledi. Türkiye’nin NATO’ya girmesi ile de Türk dış politikasındaki tezler NATO ile uyumlu hale geldi.

Fırat Kalkanı Harekâtı, Türkiye’yi terörle mücadelenin küresel aktörlerinden birisi haline geldi.

Irak’ın işgaliyle başlayan kırılma
Türk dış politikası açısından önemli kırılma noktalarından birisi; Ankara’nın 2003 Irak işgaline yönelik izlediği yol oldu. Türkiye’nin Irak işgaline karşı olması, Rusya ile yakınlaşma sağladı. 1 Mart Tezkeresi’nin TBMM’den geçmemesi Amerika’da hayal kırıklığına yol açtı.

Fırat Kalkanı Harekatı

Fırat Kalkanı Harekatı

Bu dönemden sonra Amerika ile Türkiye’nin dış politikadaki anlayışları farklılık göstermeye başladı. AK Parti iktidarının benimsediği çok yönlü dış politika anlayışı uzun bir süre dış politikanın temel taşını oluşturdu. Dış politikada yumuşak gücün de kullanılması, Türkiye’yi özellikle Ortadoğu bölgesinde etkin güç haline getirdi. Arap Baharı ise tüm dünyada olduğu gibi Türk dış politikasında yeni bir dönemin işaretiydi. Özellikle Suriye konusunda, Türkiye izlediği insani odaklı politika ile yalnız kaldı. Türk dış politikası açısından önemli bir dönemi de 15 Temmuz FETÖ darbesiydi. FETÖ’cü darbe girişimi sonrasında Türkiye’yi desteklemekte isteksiz davranan Amerika ve AB, Türkiye’den FETÖ’cü darbecilere karşı sert davranılmaması konusunda da istekte bulundu. Bu büyük bir kırılma anlamına geliyordu. Rusya ile yaşanan uçak krizini başarıyla atlatan Ankara ile Moskova ilişkileri hızlı bir şekilde gelişme kaydetti. Bu dönemde Suriye’deki PYD-PKK ve DAEŞ varlığından rahatsız olan Türkiye, yumuşak güç politikasını geride bırakarak Fırat Kalkanı Harekâtı’yla küresel terörle mücadelenin aktif aktörlerinden birisi haline geldi.

FavoriteLoadingBeğen