Dünyanın yüzey sıcaklığı 150 yıl içinde aniden ve hızlı bir şekilde yaklaşık 1,5 derece arttı. Uzmanlar, önlem alınamadığı takdirde sıcaklıkların daha da artacağı uyarısını yapıyor. İklimdeki bu ani ve hızlı değişikliğin sebeplerini, ne tür önlemler alınacağını ve hiçbir şey yapılmazsa insanlığı bekleyen iklim felaketlerini İstanbul Politikalar Merkezi İklim Çalışmaları Koordinatörü Ümit Şahin ve Greenpeace Akdeniz ve Enerji Kampanya Sorumlusu Duygu Kutluay ile konuştuk.

İstanbul’da daha önce hiç görülmemiş dolu yağışı ve metrekareye düşen yağmur oranının çok yüksek olmasıyla gelen sel olayı, son yıllarda adını sıklıkla duyduğumuz iklim değişikliğini bir kez daha gündeme getirdi. İklim değişikliği, aslında 150 bin yılda bir gelişen doğal bir süreç. Peki, o zaman şimdi neden endişeleniyoruz ve tehlike çanları neden çalıyor? Çünkü yapılan araştırmalara göre, 150 bin yılda bir olan bu değişim, ilk defa 150 yılda oldu. Yani ani ve hızlı olan olağanüstü bir değişim söz konusu. Peki bu ani ısınmanın nedenleri neydi? Bu ısınmanın anlamı nedir? Ekolojik sistem, bu sıcaklık artışına nasıl tepki veriyor? Suçlu kim ve de geç mi kalındı? Türkiye’deki olası kötü tablo ne? Dünya ülkeleri bu konuda ne yapıyor? Tüm bunları Sabancı Üniversitesi İstanbul Politikalar Merkezi İklim Çalışmaları Koordinatörü Ümit Şahin ve Greenpeace Akdeniz ve Enerji Kampanya Sorumlusu Duygu Kutluay’a sorduk.

ÜMİT ŞAHİN. İSTANBUL POLİTİKALAR MERKEZİ
İLKLİM ÇALIŞMALARI KOORDİNATÖRÜ.

 

“Sanayi Devrimi’nden sonra sera gazları arttı”

İstanbul Politikalar Merkezi İklim Çalışmaları Koordinatörü Ümit Şahin, şu an yaşanan iklim değişikliğinin doğal bir değişim olmadığını söylüyor. Tarım devriminden bu yana iklimin çok fazla değişmediğini belirten Şahin, “Şimdi ilk defa yeryüzünün ortalama sıcaklığı, son yüzyıldır -Sanayi Devrimi’nden bu yana- fosil yakıtlar denen kömür, petrol ve doğalgazın enerji, ulaşım, sanayi ve tarım amacıyla yakılması sonucu sera gazlarının çoğalmasıyla artmaya başladı” diyor. Şahin, fosil yakıtların kullanımına devam edilirse, önümüzdeki 20 yıl içinde sıcaklık artışının iki dereceye çıkacağı uyarısını yapıyor ve ekliyor: “Bu da içinde yaşadığımız üretim biçimlerinin, yaşam biçimlerinin devam edemeyeceği bir noktaya gelir.”

Son 100 yılda dünyanın ortalama sıcaklığının bir derece arttığını belirten Şahin, “Bu, binlerce yıldır görülmemiş bir artış. Bu sıcaklık artışı yeryüzünün farklı yerlerinde, farklı derecelerle oldu. Mesela daha kuzeyde, kutuplara yakın bölgelerde üç-dört dereceye ulaştı. Türkiye’nin içinde bulunduğu ılıman kuşakta 1,5 derece civarına geldi. Dolayısıyla eşit bir ısınma da yok” diyor.

“Sıcaklık artışı uç değerleri etkiliyor”

Dünyanın ortalama yüzey sıcaklığındaki artışın, bildiğimiz sıcaklık artışı olmadığını söyleyen Şahin şunları söylüyor: “Sıcaklık artışı denen şey, bugün odanın sıcaklığını 21 dereceden 22 dereceye çıkarmaktaki gibi bir sıcaklık artışı değil. Koskoca bir gezegenin ortalama sıcaklığın artışından bahsediyoruz. Dolayısıyla bu bir dağılım içeren sıcaklık artışıdır. Ortalamanın bir derece kayması, devasa bir ısınmadır.

İki derece kayması olağanüstü bir ısınmadır. Yani bir-iki derece kayması, uç değerlerinin şiddetini ve sıklığını çok artırır. Bugün yaşadığımız şey de bu. Yani dağılım o kadar dengesiz ve istikrarsızlaşıyor ki geçen haftalarda yaşadığımız fırtınalar, seller, sıcak dalgaları üst üstte gelmeye başlıyor. Normal şartlarda bunların sıklığı çok azken, şimdi sıklıkla yaşanıyor. Üst üstte 10 gün arayla iki tane sel felaketi yaşandı. Bunların bu sıklıkta olmaması gerekir.”

“Türkiye’nin bulunduğu kuşak çölleşecek”

Dünya nüfusunun en yoğun olduğu ılıman kuşağın yani Akdeniz ikliminin olduğu bölgenin giderek ısındığını söyleyen Şahin, “Bunun sonucunda kuraklık ve çölleşme başlıyor. Yani eğer dünya haritasını düşünürseniz, Mısır hizasına kadar çıkan çöl kuşağı denen tropikal kuşak, altı dereceye yakın bu ısınmayla birlikte yukarı doğru kayıyor ve Türkiye hizasına geliyor. Yani Türkiye’nin içinde bulunduğu kuşak, bugün çöl olan Suriye, Mısır’ın olduğu kuşağa doğru gidiyor. Dolayısıyla bir derecelik ısınma öyle hafif bir ısınma değil. Bu, bütün iklimin kalıcı olarak değişmesi anlamına geliyor” diyor.

Şahin, Türkiye için olası kötü tabloyu şöyle aktarıyor: “Kurak bir iklim süreci başladı. Su kaynaklarının daha da kıtlaşacağını, bunun hem tarımsal üretimi etkileyeceğini hem sudan enerji üretimini etkileyeceğini ve de içme suyu sorununun sıklaşacağını söyleyebiliriz. Kuraklık sadece yağmurların ve su kaynaklarının azalması değil, toprak neminin azalması anlamına geliyor. Yani atmosfer ısınıp buharlaşma da artınca daha fazla su tutmaya başlıyor. Fakat bu su buharı yoğunlaşıp yağışa dönüşmüyor, çok uzun süren yağışsız periyotların ardından, bir veya üç ayda yağması gereken yağmurun iki saatte indiği büyük şiddetli yağışlar, dolu yağışları, seller görüyoruz. Isınmadan dolayı orman yangınları artıyor.

Yapılan bir araştırmaya göre, iklim değişikliğine bağlı deniz seviyesinin yükselmesinden en çok zarar görecek ilk 20 büyük kent arasında İstanbul ve İzmir de var. Kış turizmi olumsuz etkilenecek çünkü kar yağmıyor. Yaz turizmi olumsuz etkilenecek çünkü tercih edilebilir ılıman bir havadan, aşırı sıcakların olduğu bir yere doğru gidecek. Aşırı sıcaklıklara bağlı ölümler, hastalıklar artacağı için ciddi bir halk sağlığı sorunu oluşacak. Daha önce kasırga veya tayfun görmedik ama belki onları da göreceğiz önümüzdeki yıllarda. Tahmin edemediğimiz şiddette iklim değişiklikleri ile karşı karşıya kalabiliriz.”

“İklim değişikliğinin tek sorumlusu insanlar”

İklimdeki bu ani değişikliğin tek sorumlusunun insanlar olduğunu belirten Şahin, “Bir, fosil yakıtlar olan kömür, petrol, doğalgazın yakılması. İki, ormansızlaşma. Çünkü ormansızlaşma, karbondioksit miktarının düşmesini engelliyor. Bu ikisini de bugün yaşadığımız uygarlık ve sanayi toplumu yapıyor. Bunu değiştirmediğimiz ve yenilenebilir bir sisteme geçmediğimiz sürece bu devam edecek” diyor.

Isınmanın önüne geçebilmek için dünya ülkelerinin neler yaptığını anlatan Şahin, “Yapılmak istenen şey, ülkelerin belli takipler çerçevesinde her yıl atmosfere attıkları sera gazının miktarını düşürmeleri. En son Paris Anlaşması’nda bir dereceye ulaşan iklim değişikliğini iki dereceye varmadan, hatta mümkün olursa 1,5 derecede durdurma hedefi ilan edildi. Türkiye de dahil tüm ülkeler imza attı. Dolayısıyla böyle bir hedefle sera gazı azaltılmaya çalışılıyor. Paris Anlaşması’nda sunulan taahhütler, maalesef oturup hesaplandığı zaman küresel ısınmayı iki derecede durdurabilecek yeterlikte değil. Bunları yerine getirseler de yine dünya üç derece ısınıyor. Bu taahhütlerin artırılması bir zorunluluk ama maalesef ABD Başkanı Donald Trump’ın çekilme kararı ile beraber Paris Anlaşması’nın uygulanması tehlikeye girdi” ifadelerini kullanıyor.

Yenilenebilir enerjinin fosil yakıtlardan daha ucuz ve daha kolay uygulandığını söyleyen Şahin, “Yenilenebilir enerji artık teknolojik ve maliyet açısından da elektrik üretiminde ve ulaşımda hızlı bir şekilde fosil yakıtların yerini alabilecek bir enerji kaynağı haline geldi” diyor.

“Türkiye, Paris Anlaşması’nı Meclis’ten geçirmeli”

Türkiye’nin hâlâ Paris Anlaşması’nı Meclis’ten geçirmediğine dikkat çeken Şahin, “Bu, Türkiye’nin ekonomisini karbonsuzlaştırması yolundaki kararlılığını zedeleyen bir tutum. Maalesef Türkiye şöyle bir hata yapıyor, enerji politikalarında ‘o da olsun, bu da olsun’ stratejisinde. Yani doğalgazı azaltacağız, kömürü artıracağız, rüzgârı da artıracağız, güneşi de artıracağız. Böyle bir iklim politikası olmaz. İklim politikası yapıyorsanız, rüzgârı ve güneşi artırıyorken kömürü düşürmeniz gerekiyor. Türkiye, Trump yönetimi gibi iklim değişikliğini inkâr eden, bu konuda duyarsız bir yönetime sahip değil. Bu, Türkiye’nin önündeki bir şanstır” diyor.

“En yüksek karbondioksit oranına günümüzde ulaşıldı”

Greenpeace Akdeniz ve Enerji Kampanya Sorumlusu Duygu Kutluay da şu an yaşanan iklim değişikliğinin doğal bir süreç olmadığını vurguluyor. Kutluay, “Gezegen tarihinde doğal nedenlerle oluşan iklim değişiklikleri görülse de şu an içinde bulunduğumuz durumun kaynağı doğa değil, insanlar. Gezegenimizin atmosferinde ‘sera gazı’ adını verdiğimiz, yaşamı devam ettirecek ısıyı tutan gazlar bulunuyor. Ancak Sanayi Devrimi ve fosil yakıtların yaşamımıza girmesiyle, sera gazlarından özellikle karbondioksitin atmosferdeki yoğunluğu arttı. Bununla birlikte bir yandan da karbondioksitin tutak alanları ormanlar tahrip edildi, su kaynakları kurutuldu, toprak kalitesini kaybetti. Gezegenin kayda geçen tarihi boyunca yani son 400 bin yıldan bahsediyoruz, en yüksek karbondioksit oranlarına günümüzde ulaşıldı” diyor.

“Bu değişikliğin sebebi insanlar mı” sorusuna Kutluay, “Bilim insanlarının yüzde 97’si, şu an içinde bulunduğumuz dönemin insan faaliyetleri kaynaklı iklim değişikliği olduğu konusunda hemfikir. Dünya üzerindeki bütün ülkelerin kendi hükumetlerinin atadığı dünyaca ünlü binlerce iklim bilimciden oluşan Hükumetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) de sorunun kaynağının insan olduğunu net bir biçimde açıklarken, yüzyıl sonuna kadar hiçbir şey yapılmazsa sıcaklıkların 3,8 ile 12 derece santigrat arasında bir artış gösterebileceğini söylüyor” ifadelerini kullanıyor.

‘Küresel ısınma’nın yaygın kullanılan bir tanım olduğunu ama insanları yanılttığını söyleyen Kutluay, “İklim değişikliği sonucunda dünyanın ortalama yüzey sıcaklığı artıyor, bu yüzden de bazen medyada veya sokakta bu durumun ‘küresel ısınma’ diye tanımlandığını duyuyorsunuz ancak bu, tüm etkileri açıklamıyor” diyor.

DUYGU KUTLUAY. GREENPEACE
AKDENİZ VE ENERJİ KAMPANYA SORUMLUSU.

“Aşırı hava olaylarının yaşanması söz konusu”

Dünya Meteoroloji Örgütü’nün (WMO) geçen yıl yayımladığı raporda, 2011-2015 arasındaki beş yıl, kayıtlara geçen en sıcak beş yıl oldu. 2016, bu beş yılın da rekorunu kırdı. İçinde bulunduğumuz 2017 ise son beş yıldan da daha yüksek sıcaklıklarda seyrediyor.

Bu noktada Duygu Kutluay şu uyarıyı yapıyor: “Küresel olarak ısı ortalamalarının artması, her yerde sıcaklıkların artacağı anlamına gelmiyor. Sıcaklıkların artışı; yağış rejimlerinin değişmesi, aşırı hava olayları, deniz seviyelerinin yükselmesi gibi farklı etkilere sahip olabilir. Örneğin bütün mevsim beklenen yağmur bir günde inerken, yılın geri kalanı kurak geçebilir. Belki de yıllık toplam yağmur miktarı bu durumda aynı kalırken  tarımsal mahsul alınmaz hale gelir, aşırı yağmurların sebep olduğu seller can ve mal kaybına sebep olur.” Türkiye için olası kötü senaryoları anlatan Kutluay, “Sıcak hava dalgalarını daha şiddetli yaşayabilir, daha fazla selle karşılaşabiliriz. Ya da zaten su sıkıntısı yaşayan bir bölgede bulunan ülkemiz için hiç görmediğimiz kuraklıklar baş gösterebilir. Kesin olan tek bir şey var, fosil yakıt kullanımına acilen dur demezsek aşırı hava olaylarının sıklığı giderek artacak ve hayatımızın bir parçası haline gelecek” diyor.

Kutluay, iklim değişikliğinin tüm ülkeleri etkilediğini ancak etkinin boyutunun ve karşılaşılan sorunların farklılaştığını söylüyor. Kutluay, “Bir ülkenin iklim değişikliğinden ne kadar etkileneceğini tartabilmek için çok farklı kriterleri birlikte düşünmek lazım. İlk olarak tabii ki ülkenin, iklim değişikliğinden etkilenecek bölgeler listesinde üst sıralarda yer alan bir coğrafi konumda olup olmadığı. Örneğin ada ülkeleri yükselen deniz seviyeleri nedeniyle iklim değişikliğine karşı en kırılgan ülkelerden. Ülkelerin gelir seviyesi, iklim değişikliğine uyum çalışmalarında ne aşamada olduğu, bu tarz uyum çalışmaları için ne kadar kaynağı olduğu, gıda, su, sağlık, ekosistem, insan yerleşimleri, altyapı durumları ülkelerin iklim değişikliğinden ne kadar etkileneceğinin göstergesi olacak” diye konuşuyor.

“Türkiye, iklim değişikliğine karşı savunmasız”

Türkiye’nin etkilenme alanına ilişkin ise Kutluay şunları söylüyor:

“2012 yılında Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ile Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı’nın birlikte hazırladığı Türkiye’de İklim Değişikliği Risk Yönetimi Raporu’na göre, Akdeniz Bölgesi’nin güney kuşağında yer alan Türkiye, tahmini iklim değişikliği etkilerine karşı oldukça savunmasız durumda. 2009 yılında Dünya Bankası tarafından yayımlanan rapora göre Türkiye, 21. yüzyılın sonlarına doğru Avrupa ve Orta Asya bölgesinde ekstrem iklim olaylarına en çok maruz kalacak üçüncü ülke olacak.” Türkiye’nin iklim politikasına ilişkin konuşan Kutluay şöyle devam ediyor: “Türkiye iklim değişikliğinden en çok etkilenecek bölgelerden Akdeniz Havzası’nda yer alıyor. Bununla birlikte Paris Anlaşması’nı imzalamasına karşın Türkiye henüz bu anlaşmayı Meclis’e getirerek onaylamadı. Ülkemiz de gerekli uyum ve azaltım çalışmalarına tüm hızıyla başlamalı. Zira Avrupa Birliği Çevre Ajansı’nın raporuna göre, 1980 – 2013 yılları arasında aşırı iklim olayları Türkiye ekonomisinden 15 milyarı alıp götürmüş.

Eğer ülke olarak bir an önce adım atıp iklim değişikliğiyle mücadele ve uyum çalışmalarına başlarsak, Türkiye zengin yenilenebilir enerji kaynakları ve enerji verimliliği potansiyeli sayesinde bölgemizin lideri olur. Enerjide bağımsız hale geliriz ve de daha sağlıklı, daha temiz, daha yeşil kentlerde yaşayabiliriz. Bir yandan kentlerimizin altyapısını güçlendirerek ve yeşil alanlarını koruyarak iklim değişikliği kaynaklı değişimlere uyumlu hale getirip dayanıklılığını artırmalı; bir yandan da iklim değişikliğine sebep olan sera gazı emisyonlarının salınımının en büyük nedeni olan fosil yakıtlardan acilen kurtulmalıyız.”

Küresel ısınmanın en belirgin etkileri kutuplarda görülüyor. Arktik Araştırma Komisyonu’na göre 2050 yılına kadar buzul alanları yaklaşık yüzde 40 oranında azalacak. En son Antarktika’da son yıllarda görülen en büyük buz dağlarından biri koptu. 6 bin 600 kilometre kare yani dört İstanbul büyüklüğünde buzun toplam ağırlığı 1 trilyon ton.

FavoriteLoadingBeğen

Leave a Reply

  • (not be published)