Davut Kavranoğlu: Bilimi ıskalamamak beka konusudur

T.C. Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanı Prof. Dr. Davut Kavranoğlu ile Türkiye’nin bilim ve teknolojide atması gereken adımları konuştuk. Türkiye’de bilim ekosisteminin yeniden yapılandırılması gerektiğinin altını çizen Kavranoğlu, devletlerin bekası için bilimin gerekliliğini tarihten örneklerle anlattı. Kavranoğlu, İslam’ın bilime verdiği öneme de dikkat çekti.
Yayın Tarihi: Şub 8, 2017
FavoriteLoadingBeğen 36 mins
Prof. Dr. Davut Kavranoğlu, T.C. Cumhurbaşkanlığı Bilim, Teknoloji, Sanayi ve Üniversite Politikaları Başdanışmanı.

Prof. Dr. Davut Kavranoğlu, T.C. Cumhurbaşkanlığı Bilim, Teknoloji, Sanayi ve Üniversite Politikaları Başdanışmanı.

İnsanlık tarihine baktığınız zaman hangi medeniyet bilimde öndeyse as keri, ekonomik ve siyasi olarak da dün yada baskın unsur o olmuştur. Tarihe baktığımızda 15, 16 ve 17. yüzyıllarda dünyanın tümünde iki büyük güç oldu ğunu görüyoruz. Doğu’da Çin, Batı’da ise Osmanlı İmparatorluğu. İkisi de o zamanın bilimde en ileri olan devlet leri. Bilim, devletlerin askeri ve ekono mik gücünden, refahından bağımsız değildir. Sebep sonuç ilişkisi içindedir. Osmanlı’nın güçlü olduğu zamanlara baktığınızda ise bilimde çok ileride olduğunu ve bilime çok önem verdiği ni görüyorsunuz. O zamanın bilinen dünyasında bilimde öne çıkan kim varsa onların, Osmanlı’da gelip rahatça çalışmalarına devam edeceği bir ortam oluşturulmuş. Bütün dünyanın hayran olduğu, belki de gelmiş geçmiş en bü yük mimar olan Mimar Sinan’ın eser lerini nasıl yaptığı hâlâ anlaşılmaya çalışılıyor. Fatih’in, İstanbul’u alırken, dünyanın en ileri askeri teknolojilerini kullandığını görüyoruz. Bu, asker sayısı ile değil, zekâ ve bilimle olan bir şeydir. Dolayısıyla; bilimin, âlimin hakir gö rülmesi, ihmal edilmesi güçlü devletle rin zaman içinde yok olması sonucunu doğurmuştur. Günümüzde bu önem çok daha fazla arttı. Önümüzdeki dö nemde ise devletlerin üstünlüğünü ve bekasını belirleyen neredeyse yegâne unsur hâline geliyor. Artık asker sayısı nın bir önemi yok. 10 milyon askeriniz olabilir ama bilimde önde olan ülke bir düğmeye basarak, birkaç saat içinde si zin o 10 milyon askerinizi yok edebilir. Hatta ülkenizi yakabilir. Bunlar artık bilimkurgu olmaktan çıktı. Tabii insan önemli değil demek istemiyorum. Tam aksine, insan en önemli faktör ve bilimi yapan da insan. Eğitilmiş insanın önemi artıyor. Kuru kalabalığın hiçbir stratejik önemi yok. Bilim üniversitelerde yapılır, bilim yuvaları üniversitelerdir… Esası budur. Çok güçlü üniversitelerinizin olması gerekiyor. Bu üniversitelerin çok iyi bi lim insanlarına yuva olması gerekiyor. Bu kurumları ortaya çıkaracak olan şey ise çok iyi bir bilim ekosistemidir. Bu ekosistemin en önemli paydaşların dan biri şüphesiz çok iyi bir üniversite sistemi. Baktığınızda burada her şeyin birbirine bağlı olduğu bir zincirden bahsediyoruz. Bilim her konuda en önemli stratejik unsur. Bilimin iyi ola bilmesi için iyi eğitimli insanın olması gerekiyor. Bunların olması için de çok iyi üniversiteler gerekiyor. Ve bu unsurlardan biri olmadan diğerleri de olmuyor.

Osmanlı’nın tek süper güç olduğun dan bahsettik. Ne oldu da koca impa ratorluğu kaybettik?
Çok önemli bir örnek var; İstanbul’u fethettiğimiz zaman diliminde, 1452’de Almanya’da Gutenberg matbaayı icat etti. Bilim tarihçilerine göre matbaanın icadından önce Batı’da okuma yazma oranı yüzde birin çok altındaydı. Mat baanın icadıyla öncelikle dini kitapları basmaya başladılar. Ama matematik, fizik, edebiyat gibi başka kitaplar da basmaya başladılar ve kitap ucuzladı. Önceden el yazması olduğundan kitap sadece zenginlerin sahip olabildiği bir imkândı. Kitabın artmasıyla okuma yazma oranı da hızla arttı. Batı, takip eden yüzyıllarda hızla ilerlemeye başladı. 1500’lerde, 1600’larda Newton kanunları gibi modern bilimde hâlâ kullandığımız temel kavramlar o zamanlar geliştirildi. Bilgi tabana ya yılmaya başladı. Matbaanın bize gelişi ise 1726. Neredeyse 275 sene sonra… Bunun sebebi, hep iddia edildiği gibi dinimiz değil, sendikadır. Bu tespiti rahmetli Halil İnalcık yapar. Ayasofya Camii’nin etrafında el yaz ması eserleri el yazısı ile çoğaltan 10 bin kadar sanatkâr (müstensih) vardı. Bu sanatkârlar padişaha, matbaaya müsaade ederse 10 bin kişi ve ailele rinin ekmeğinden olacağını, bunun da haram olduğunu söylerler. “Hangi kitabı istediniz de yazmadık, niye ihtiyacımız var matbaaya?” itirazıyla matbaa geciktirilir. 1492’de İspanya’da Engizisyon’dan kurtarıp getirdiğimiz Yahudiler, kendi dini kitaplarını, ken di dillerinde basmak için bir matbaa kurarlar. Ama Türkçe olarak matbaa 1726’da geliyor. Tabii bu tek başına matbaa değil bir zihniyet meselesi. Kitap basmak ile bilginin yayılması arasındaki ilişkiyi ıskalamışız. Bir de gücün verdiği rehavet var. Tek süper güçsünüz. Bir selam göndererek bir devletin kralına dediğinizi yaptırabili yorsunuz. Ancak sonradan bilimi ih malin neticesi çok vahim oluyor. Çok güçlü ahşap donanmanızın, zaman içinde rakibinizin buharla çalışan ve hatta sac gövdeli gemileri karşısında hiçbir şansı kalmıyor. Birçok sahada aynı şey yaşanıyor ve sonunda Batı’ya bir hayranlık başlıyor. Frenk diyarında görülen makineden övgüyle söz edili yor ama işte o makineyi bilim yapıyor. Farkındaysanız günümüzde de benzer şeyler var. Hayran olunan birçok iş bu gün de bilimle oluyor. Bizim yıkılma mız bile yüzyıllar sürdü. Devletimiz çok vahim durumlara düştü. Sultan Abdülhamit Han bu durumu tersine çevirmek için çok gayret etti. Birçok öğrenciyi Fransa başta olmak üzere yurtdışına gönderdi. Batı’nın bilimini öğrenmesi istenenlerin birçoğu ma alesef vatana ihaneti öğrendi. İttihat Terakki Partisi’ni kurdular. Darbe yap tılar.

Prof. Dr. Davut Kavranoğlu

Prof. Dr. Davut Kavranoğlu

Sonunda 1908-1909 Olayları ile Sultan Abdülhamit’i devirdiler. Büyük bir maceraya girerek memleketi yık tılar. Demek ki ülkenizdeki eğitim sistemi tabandan gelerek böyle bir bilim ekosistemini besleyecek nitelik te değilse birkaç kişiyi yurtdışına gön dererek büyük bir sonuç elde etmeniz mümkün olmuyor. Bu zaman alan bir şey. Dolayısıyla tarihten alacağımız ders, bilimin bütün devletler için her zaman en öncelikli ve en belirleyici konu olduğudur.

Türklerin bilim tarihine katkıları neler olmuştur?
Türkler ve Arapların, İslam’a geçene kadar bilimle ilgili pek bilinen bir çalışması yok. Fakat İslam, bilime o kadar çok önem veriyor ki, “Hiç bi lenle bilmeyen bir olur mu?” diyor. Bunun etkisi müthiş olmuş. Hiç bi limle ilgilenmeyen Araplar bir anda, matematik, astronomi, fizik gibi alanlarda dünyaya fark atmışlar. Eski Mısır’da ve Yunan’da ne varsa onları alıp tercüme etmişler. Üzerine de bir sürü şey ilave etmişler. Aynı şekilde bizler de İslam ile şereflendikten sonra bilime çok önem vermişiz. Örneğin astronomi ve matematikte dönemin önde gelen bilim insanla rından biri olan ve Fatih Sultan Meh met’in de İstanbul’a davet ettiği Ali Kuşçu gibi dâhiler yetiştirmişiz. Daha Avrupa ülkelerinde bilimle ilgili en ufak bir çalışma yokken Buhara’da gözlemevi var. Matematikte ve fizik te ileri gitmişler. Mesela El Cezeri, Cizre’de birçok makine inşa etmiş. Tıpta İbn-i Sina’nın kitapları 100 yıl öncesine kadar dünyanın her tarafın da tek referansmış. İslam’ın bilime önem vermesi ile Araplar ve Türkler çağlarının çok ötesine geçmişler. Bu askeri açıdan da üstünlüğü getirmiş. Ama Türk ve İslam dünyasının bilime önem vermedikleri zaman düştüğü durum da tarih sayfalarında kayıtlı. Hepimiz biliyoruz. Bu bizim daha az zeki olduğumuz ya da ırkımızın bozuk olmasından filan değil, tama mıyla o zamanki devlet yöneticileri nin elde ettikleri güç ve refahın sanki otomatik olarak devam edeceğini sanmaları ve bunun asıl sebebinin Al lah’ın “Emaneti ehline verin” emrine riayet etmemek ve güç zehirlenmesi sonucu bilime ve âlime önem verme mekten ileri geldiğini kavrayamama ları olmuştur.

Sanayi devriminden sonra büyüyen bilimsel açığı kapatabilmek için Cumhuriyet, Türkiye’ye neler ka zandırmıştır?
Sanayi devriminin esası buhar ma kinesinin icadıdır. Bu da bilimin bir sonucudur. Sanayi devrimi ve bunun ortaya çıkardığı enerji ihtiyacının karşılanması, dünyadaki jeopolitik, stratejik ve siyasi bütün haritayı al tüst ediyor. Neticesinde Osmanlı yıkı lıyor. Birinci Dünya Savaşı ile dünya nın haritası yeniden çiziliyor. Enerji kaynakları hâkim güçlerin eline geçiyor. Bize de bir dördüncü dünya ülkesi olma rolü biçiliyor. 1920’lerde, 1930’larda bir duvar yapacak usta ve marangoz bulamazmışız. Cumhuri yet ile tekrar Türkiye’nin ayağa kalk ması için devlet eliyle birçok fabrika kurularak çalışmalar yapıldı. Şeker fabrikaları ve Sümerbank gibi… Bü yük bir gayret ile okuma yazma sefer berliği başlatıldı ve günümüze kadar geldik. Cumhuriyet tarihi çok ilginç alt bölümlere sahiptir. Türkiye’nin kalkınma serüveni çok girifttir. Bütün Cumhuriyet tarihi boyunca çabalama ile gelinen nokta, 2002’de kişi başına 3 bin dolar gelirdi. Son 14 yılda, Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan liderliğinde “Bu durum bize yakışmaz. Biz tekrardan dünyada güçlü ülkelerden birisi olabiliriz, olmalıyız” özgüveni ile 3 bin doları 10 bin dolara yaklaştırdık. Türkiye artık kendine güvenen bir ülke. Bu şimdi bizim uzun yıllar önce kaybettiğimiz bazı değerleri tekrar geri alma çaba mız. 14 yılda elde ettiğimiz mucize bir ilerleme ancak layık olduğumuz yere gelmek için daha yapacak çok işimiz var.

“Türk-Japon Bilim ve Teknoloji Üniversitesi kuruluyor ve bu üniversitede nükleer mühendislik bölümü mevcut. Türkiye, nükleer enerji teknolojisini geliştirmenin çok önemli olduğunu biliyor ve bunun için adımlarını atıyor.”

Günümüzde teknoloji transferinde ne aşamadayız? Bu transferler bize ne kazandıracak?
kimse stratejik bir teknolojiyi size vermez. Mesela bir boru fabrikası ya pacağız. Bu konuda gelişmiş bir ülke ye gidip en iyi teknolojilerini istemek karşınızdakini saf yerine koymak olur. Teknoloji transferi kalkınma serüvenimizde bir ara adımdır. Şir ketler ve devletler teknoloji konusun da çok kıskançtır. Çünkü kendisinin pazar payını kapma riskiniz vardır. Rakibi olabilirsiniz. Dolayısıyla bi limde gelişmek için hazır çözüm bulamazsınız. Bunun bir istisnası var; dünyadaki gelişmiş ülkelerdeki en iyi üniversitelere çocuklarınızı gönde rebiliyorsanız, en anlamlı teknoloji transferi budur. Sonrasında yapılması gereken ise burada o ekosistemi oluş turmanız ve o çocukların yurtdışında öğrendikleri esaslara göre ülkelerin de bilim yapabilmeleridir. Önce bi limde güçlü olacağız. Temel bilimler bu işin temeli. Yoksa hiçbir zaman stratejik olarak öne geçemeyiz. Teknoloji transferi sanayiciler için önemlidir. Hayat devam ediyor ve sanayicilerimizin üretmesi lazım. Yabancı ortaklar ile işbirliği yaparak ürettikleri ürünlerin katma değerle rini artırmaya çalışmaları doğrudur. Devlet olarak da bunu destekliyoruz, ama esas olan bir an önce ülkemiz de bilimin güçlenerek teknolojiye dönüşmesi ve sanayiye dalga dalga yayılmasıdır. Bu açıdan öncelikli olarak teknoloji transferini değil; üniversite sisteminin bilim üretecek hâle getirilmesini Türkiye’nin gü venliği ve kalkınması için stratejik görüyorum. Bilime öncelik verilmesi gerekir. İyi bilim insanları yetiştirme miz ve dünyanın her tarafından en iyi bilim insanlarını Türkiye’ye çe kecek bir bilim iklimi oluşturmamız gerekir. Şu anda binlerce öğrencimiz yurtdışında. Ancak geri geldiklerinde çalışmalarına aynı kalitede devam edebilecekleri ve mutlu olacakları bir üniversite ekosistemini oluşturmak için çabalıyoruz.

Türkiye’nin bilimde cazibe merke zi olması için planlanan projeler nelerdir?
Devletimizin ortaya koyduğu 2023 vizyonuna göre araştırmacı sayımızı 300 bine çıkarmak istiyoruz. İki sene önce bu rakam 120 bindi. Gayri safi milli hasılamızın bugün itibarıyla yüzde 1’ini araştırma-geliştirmeye ayırıyoruz. 2023’te bunu yüzde 3’e çıkarmak istiyoruz. Güney Kore’de bu oran hâlihazırda yüzde 4 seviyesinde. Dolayısıyla devletimiz, Türkiye’nin büyüme vizyonunda bilimin, tek nolojinin ve yüksek katma değerli ürünlerin önemli rol oynayacağının farkında. Bunu destekleyecek şekilde, sayılarla ifade edilen bazı hedefler or taya koyduk. 300 bin kişinin verimli şekilde çalışacağı bilim ekosistemini oluşturabilmek bunların içinde en önemlisi. Bununla ilgili de yapısal de ğişiklikler yapmamız lazım. O zaman 300 bin kişi daha verimli çalışacak. Eğer sizin bir hazmetme kapasiteniz yoksa gayri safi milli hasılanın yüz de 10’unu da araştırma-geliştirmeye ayırsanız bir netice elde edemezsiniz. Kaynaklar israf olmuş olur.

Savunma Sanayii Müsteşarlığı gibi kurumların AR-GE’ye yönelmesi nasıl bir dönüşümün ifadesidir?
hurbaşkanımızın liderliğinde son 14 yılda şu konuya çok önem verdik: savunma sanayii ihtiyaçlarımızı Tür kiye’de üretebilmemiz lazım. 2002’de Sayın Cumhurbaşkanımız yönetime gelmeden önce Türkiye, savunma sanayii ihtiyacının sadece %25’ini yerli kaynaklardan elde edebiliyordu. Bu gün bu rakam %50’yi aştı. Bizim tankı mızı da helikopterimizi de roketimizi de, yani neye ihtiyacımız varsa hepsini üretebilmemiz lazım. Bunun için de, AR-GE yapmak ve bu konuya kaynak ayırmak gerekiyor. Marifet iltifata tâbidir. Savunma Sanayii Müsteşarlı ğı’nın birçok şirketi var. Bu şirketlere devletimiz daha fazla vazife verdi. Bu siparişleri yerine getirebilmeleri için daha çok AR-GE’ye önem vermeleri gerekiyordu. Üniversitelerle işbirliğini artırdılar. Tabii bunun artarak devam etmesi lazım. Savunma Sanayii Müste şarlığı’nın asli vazifesi teknoloji ya da bilim geliştirmek değil, TSK’nın tedari kini koordine etmektir. Bunu yaparken elinizde sanayi olarak ne varsa ondan faydalanıyorsunuz. Şu anda Savunma Sanayii’nin üretim yapacak kapasitesi nin önemli miktarı, TSK’yı Güçlendir me Vakfı’nın sahip olduğu şirketlerden oluşuyor. ASELSAN, HAVELSAN, TAİ, TEİ gibi kurumlar. Bu şirketlerin ARGE’ye yaptıkları yatırım ve üretim ka pasiteleri ile yaptıkları satışlar da arttı. Bugün ordumuz teknolojik olarak 15 sene öncesine göre çok daha güçlü. Arzu ettiğimiz yere gelmek için gece gündüz çalışıyoruz. Sayın Cumhur başkanımızın en önem verdiği konu bu. Savunma ihtiyaçlarımız için başka bir ülkeye bağımlı olmamız bizim en olmadık zamanda canımızı yakıyor. Böyle bir durumda paranız da bir işe yaramıyor.

Bilim, Teknoloji ve Yenilikçi Ekosistemi

Bilim, Teknoloji ve Yenilikçi Ekosistemi

Türkiye’ye ihtiyacı olan silahlar satılmıyor mu?
Evet satılmıyor. Satılsa bile “Bunu şu rada kullanamazsın” deniyor. Bu bizim kanayan bir yaramızdır. 14 senede epey tedavi ettik. Ancak kanamaya devam ediyor. Bizden sonraki nesiller Türkiye’nin daha güçlü olabilmesi için mücadele etmeyi sürdürecekler. Bura daki en önemli dayanak da bilim ola cak. Şimdi sormamız mümkün değil ama “Dünyanın en iyi 50 üniversitesi arasında kaç üniversitemiz var?” diye inşallah sorabiliriz bir gün. İnanın, o gün Türkiye’nin çok başka teknolojile ri ve ürünleri olacaktır.

Eğitimin ve bilimin gelişmesi için devlete ve bireylere ne kadar iş düşüyor?
Belirleyici olan sistemdir. Sistem neyse millet ona göre davranır. Sistemi be lirleyen güce sahip olan yegâne merci olması dolayısıyla asli rol devlete düşüyor. Siz bir üniversite sistemini, sağlık sistemini, tarım sistemini ya da bir turizm sistemini nasıl kurarsanız, yatırımcılar, girişimciler, öğrenciler, hocalar kısaca herkes kendini o sis teme göre ayarlar. Bilim diliyle söyle yecek olursak, sistemleri belirleyen diferansiyel denklemlerdir. Diferan siyel denklemlerin kat sayılarının ne olduğu, uzun vadede değişkenlerin nereye varacağını belirler. Burada girdiler; insanlar ve yatırıma ayrılan paradır. Bunlar, kararsız bir sistemi kararlı yapmazlar. Önemli olan denk lemlerdir, düzendir, sistemdir. Bilim ekosistemini değiştirmemiz, üniversi te sistemini yeniden yapılandırmamız ve devletin sanayideki rolünü yeniden tanımlamamız gerekiyor. Biz bunu turizmde yaptık. Devlet 20-30 sene önce bir karar aldı. Turizmden çekildi ve turizmcilerin nasıl teşvik edileceği yönünde mevzuatlar hazırladı. Sonu cunda Türk girişimcileri, Türkiye’yi turizmde çok iyi bir yere getirdiler. Devlet olarak gerekli kanunları çıkar dığımızda, insanımız onun sonuçları nı bize hızla gösteriyor. Bunu tekstilde de yaptık. Bilimde de yapıyoruz ama henüz “Tamam, bitirdik” diyemiyoruz. Gereği kadar kaynak ayırıyoruz ama yetmiyor. Sistemleri, denklemleri de ğiştirmemiz gerekiyor.

Türkiye, nükleer santral projeleri ile bilim ve teknolojide nasıl gelişmeler sağlamayı planlıyor?
Konunun özü şu; enerji güvenliğimiz için nükleer santrallar yapmak istiyo ruz. Çünkü elektrik enerjisi ihtiyacımı zın önemli bir kısmını ithal ettiğimiz doğalgazı yakarak elde ediyoruz. Bu bizi enerjide dışa bağımlı hale getiri yor. Bu yüzden enerji güvenliğimizi sağlamamız lazım. Bunun için de kay nak çeşitlenmesi gerekiyor. Nükleer santrallarımız olsun istedik. Çünkü büyüyen Türkiye’nin, tüm gelişmiş diğer ülkelerde olduğu gibi kişi başına tükettiği enerji miktarı da katlanarak artacak. Bunlar on yıllar süren yatı rımlar. İki tane ile başladık. Akkuyu’da bir nükleer santral yapıyoruz. 20-22 milyar dolarlık bir yatırım. Sinop’ta da yine benzeri büyüklükte bir yatırım söz konusu. Toplamda 40 milyar do larlık yatırımın maalesef tümünü ithal ediyoruz. Santralları yapanlara bunun malzeme maliyeti, belki bu rakamın onda biri ya da daha azıdır. Aradaki fark bilimdir. O nükleer santrali yapa bilme bilgisi ve tecrübesidir. Nükleer yakıtı üretebilme tecrübesi ve işletme tecrübesinin bize maliyeti 40 milyar dolar. Biz ise yıllarca bunu ihmal et mişiz. 1970’lerde 80’lerde bir nükleer araştırma laboratuvarı vardı. Sonra nedense bunlar ihmal edildi ve biz yine bilimde ihmalin neticesinde, fın dık, üzüm gibi ürünler satarak nükleer santralların maliyetini ödeyeceğiz.

“Enerji güvenliğimiz için nükleer santrallar yapmak istiyoruz. Çünkü elektrik enerjisi ihtiyacımızın önemli bir kısmını ithal ettiğimiz doğalgazı yakarak elde ediyoruz. Bu yüzden nükleer teknolojide de söz sahibi olmamız lazım.”

Çünkü Türkiye’nin enerjiye ih tiyacı var. Bu enerji de olmazsa biz hiçbir şey yapamayız. Bu yüzden nük leer teknolojide de söz sahibi olma mız lazım. Sayın Cumhurbaşkanımız burada yine bir irade ortaya koydu. Türkiye ile Japonya arasında nükleer santral anlaşmasına varıldıktan son ra, Japonya ile bir bilim ve teknoloji üniversitesi kurulmasına karar verdi. Bu üniversitede nükleer teknoloji de olması kararlaştırıldı. Önümüzdeki haftalarda üniversitenin kuruluş ka nunu onaylanmış olacak. Türk-Japon Bilim ve Teknoloji Üniversitesi kuruluyor ve bu üniversi tede de nükleer mühendislik bölümü var. Türkiye, nükleer enerji tekno lojisini geliştirmenin de çok önemli olduğunu biliyor ve bunun için adım larını atıyor. Enerji ile ilgili olarak dünyayı çok yakından alakadar eden ve yeri gelmişken altını çizmek istediğim başka bir konu daha var: Füzyon. Bildiğiniz gibi ana enerji kaynağımız olan güneş, enerjisini füzyon me kanizması ile üretiyor. Füzyon çok yüksek sıcaklık ve basınç altında iki hidrojen atomunun birleşerek bir helyum atomu oluşturması sürecidir. Füzyonda çok yüksek miktarda enerji açığa çıkıyor. Herhangi bir radyoaktif kirlilik de yok. Nükleer teknolojiye göre çok temiz bir enerji. Şu anda dünyada bu konuda birçok çalışma yapılıyor. Gayet temiz, yanıcı iki hid rojeni birleştiriyorsunuz ve helyum ortaya çıkıyor. Bu da müthiş bir enerji açığa çıkarıyor ve hiçbir şekilde çevre kirliliğine sebep olmuyor. Hidrojen bombası yani hidrojen atomları ara sındaki reaksiyonun bir defaya mah sus yapılması ile büyük bir tahribat gücünün ortaya çıkarılması bilimsel olarak 1950’lerde gerçekleştirildi an cak bu reaksiyonun kararlı, sürekli ve kontrol edilebilir şekilde nasıl yapıla cağı sorusu çözülmeye çalışılıyor. Bu konuda çok önemli ilerlemeler var. Güney Kore, Japonya, Çin, Amerika, Almanya ve Fransa gibi ülkelerde çalışmalar mevcut. Sonuçta sonsuz miktarda enerjiyi çok temiz olarak üretme imkânı ortaya çıkacak. Artık petrol, doğalgaz, hidroelektrik gibi enerjilerin önemi kalmayacak. Petrol sadece plastik yapmak için kullanılan pis bir malzeme haline gelecek. 150 sene önceki konumuna tekrar geri dönecek.

Bu durum politikaları da değiştire cek diyebilir miyiz?
Her şey değişecek. Jeopolitik durum tamamıyla değişecek. Şu anda petrol ve doğalgazdan geçinen ülkelerin bir anda hiçbir şeye sahip olmadıkları or taya çıkacak. Dünya her açıdan altüst olacak. 2600 ya da 3000 yılında olacak bir şeyden bahsetmiyorum. Belki 5-10 sene ya da 15 sene içinde olacak. Bir-iki gün sonra bir laboratuvarda bu işi çözerlerse iş zaten bitmiş olacak. Biz burada yokuz. İslam dünyası da yok… Böyle daha nice örnekler var. Füzyon önemli potansiyellerden bir tanesi ama denklemi tamamen de ğiştirecek olanıdır. Sağlık bilimleri, kimya ve her konuda denklemleri ta mamıyla değiştirecek gelişmeler var. 1930’larda insanlar icat edilebilecek şeylerin neredeyse tamamının icat edildiğini düşünüyorlarmış. Şu anda bakıyorsunuz bir haftada yapılanlar belki de 1930’lara kadar yapılanlardan fazla. Bilimin hızı gittikçe artıyor. Şimdiye kadar bulunanlar bizim torunlarımızın bulacakları yanında hiçbir öneme sahip değil. Dolayısıyla bilimi ıskalamamak ‘beka’ konusu dur. Özeti budur. Gerisi detaydır. Korkutmak için söylemiyorum ama bilime gereken önemi vermeliyiz. Bu önem de para vermek değil, sistemi değiştirmektir. Bugünlerde ülkemi zin en önde gelen gündem maddesi sistem değişikliği. Çünkü Türkiye’nin önü tıkandı. Eskiden kalan bürokra tik bir düzen var. Yürütme, yasama hepsi birbirinin içine girmiş. Her şeyi bürokrasi kontrol etmeye çalışıyor. Biz siyaset olarak bunun içinde bir şeyler yapmaya çalışıyoruz. Sayın Cumhurbaşkanımız bu nedenle yü rütmenin önünü açacak ve yürütme nin halkın beklentilerini karşılayacak şekilde serbestçe çalışmasını sağlaya cak sistem değişikliklerinin yapılması çağrısında bulunuyor. Yürütmenin önünü açmak için yapılması gereken sistem değişikliğini bilim alanında da yapmamız gerekiyor. Yoksa gelecek teki bütün bu bilimsel gelişmelerin dışında kalırız.

Sosyal bilimlerde nasıl projeler öngörülüyor?
Münevver insan, meramını anlata bilen, şiir yazabilen, şiir okuyabilen ve dünyayı yorumlayabilen insandır. Bilimin, ‘din bilimleri ve dünyevi bilimler’ veya ‘sosyal bilimler ve fen bilimleri’ şeklinde ayrımına inanmı yorum. Bilim bir bütündür. Mutlaka hepsi aynı derecede önemlidir. Tama mıyla robot gibi olan bir fizikçinin dünyaya hiçbir faydası yoktur. İnsani tarafı olan, sosyal bilimlerden anla yan insanlara ve çok büyük sosyal bilimcilere ihtiyacımız var. Aziz San car Nobel Kimya Ödülü’nü aldı. İste riz ki bizim Nobel Ekonomi Ödülü’nü de alan bilim insanlarımız çıksın. Üniversitelerimizin sosyal bilimler alanında da yeni fikirler üretmesi lazım. Türk-Japon Bilim ve Teknoloji Üniversitesi aynı zamanda sosyal bi limler alanında da iddialı bir üniver site olacak. Ekonomi, sosyoloji, tarih, müzik, edebiyat ve güzel sanatlar gibi bölümleri olacak. Amacımız, öğlen yemeğinde öğretim görevlileri bir araya geldiğinde sofrada mühendis de, tarihçi de, fizikçi de olsun. Böyle bir entelektüel ortam oluşsun. Dola yısıyla sosyal bilimler ve fen bilimleri eşit derecede önemli. Kalkınmış Tür kiye’de kuvvetli sosyal bilimcilerimi zin olması şart. Farkındaysanız bir ülke, Nobel Fizik Ödülü’nü alıyorsa Nobel Ekonomi Ödülü’nü de alıyor. Bilim bütün olarak ilerliyor. Aziz San car çok değer verdiğimiz bir hocamız. Arzu ederdik ki bütün o çalışmalarını 30 yıl boyunca Türkiye’de yapabilmiş olsa da bu ödülü Türkiye’de almış olsaydı. Türkiye’de kalsa alabilir miy di, tabii ki alamazdı. Maalesef bizim öyle bir ekosistemimiz yok. Türklere Nobel ödülü verilmiyor diye değil. Bir ülkede bir kişi Nobel Ödülü alıyorsa, o ülkede onu takip edebilecek insan lar vardır. Öyle olması gerekir. Ekosis tem tarla gibidir. Elma ağacından bir elma topladığınız zaman herkes bilir ki başka toplayabileceğiniz elmalar da vardır.

FavoriteLoadingBeğen