Türkiye vicdanıyla meydan okuyor

Dünyanın ve Türkiye’nin geçirdiği tarihi dönüşümü analiz eden gazeteci ve televizyoncu Ardan Zentürk çok bilinmeyenli denkleme sahip yeni dünya düzenini anlattı. Türkiye’nin vicdan sahibi devletler arasında lider olduğunu ifade eden Zentürk, “Erdoğan, kendisine önerilen ılımlı İslam’ı, olağanüstü bir deha ile sadece 10 yıl gibi kısa bir sürede ılımlı laikliğe döndürmeyi başarmış bir lider. Bunu beğenmedikleri için, Türkiye’yi ılımlı İslam adı altında kolay yönetilebilir ve kontrol edilebilir bir ülke haline getirmek istedikleri için, Erdoğan’dan nefret ediyorlar” diyor.
Yayın Tarihi: Nis 24, 2017
FavoriteLoadingBeğen 33 mins
ARDAN ZENTÜRK. GAZETECİ. TELEVİZYONCU.

ARDAN ZENTÜRK. GAZETECİ. TELEVİZYONCU.

ABD’de orta sınıfın desteğini alarak Amerika’yı yeniden büyük yapmak ideali ile yola çıkan Trump, Esed yönetimini destekleyen Putin, dünyanın ikinci büyük ekonomisi olan ve İpek Yolu’nu canlandırma niyetindeki Çin, sağ politikaların yükseldiği AB ve Türkiye.

Meslek hayatında bugüne kadar sayısız dünya lideri ile röportajlar yapan, dünyayı ve Türkiye’yi yakından takip eden gazeteci ve televizyoncu Ardan Zentürk, bugünün çok kutuplu dünyasını, Recep Tayyip Erdoğan liderliğindeki Türkiye’nin duruşunu ve içinden geçtiği tarihi dönüşümü, 40 yılın imbiğinden süzülen tecrübesi ile analiz etti.

Tarihin Sonu: Adaletsiz gelir dağılımı

Ardan Zentürk, Soğuk Savaş’ın bitiminde Fukuyama’nın ‘Tarihin Sonu’ tezinde nasıl yanıldığını anlatırken, bugünkü dünya düzeninin ekonomik altyapısına ilişkin çarpıcı tespitlerde bulunuyor:

“Berlin Duvarı 1989’da çöktüğünde, Soğuk Savaş fiilen bitmişti ve 2. Dünya Savaşı sonrasında ideolojik anlamda ikiye bölünmüş bir dünyada yaşıyorduk. Dünya, Batı ve Doğu hattında, nükleer dehşet dengesiyle yüz yüze gelmiş iki farklı ittifakla karşı karşıyaydı. 1991’de Sovyetler Birliği dağıldığında, Fukuyama gibi bazı tarihçiler tarihin sona erdiğini söylediler. Çünkü bu, liberalizmin ve demokrasinin zaferiydi. Bundan sonra da artık her şey bu çerçevede olacağına göre artık savaş da olmayacaktı. İnsanlar liberal demokrasi çerçevesinde hayatlarını sürdüreceklerdi. Hatta Henry Kissinger, ‘Diplomasi’ isimli kitabında “Artık Pax Americana’ya yani Amerikan barışına doğru gidiyoruz. Tıpkı Pax Romana ve Pax Ottomana gibi bir dönem olacak. Amerika’nın demokrasi, insan hakları, liberalizm gibi iç değerleri, artık bütün dünyaya yayılacak ve bu çerçevede güzel bir döneme giriyoruz” demişti. O sırada kültürler savaşından da söz edenler vardı. Karışık bir dönemdi ama insanlar genel olarak umut yüklüydü. Nükleer silahlara dayalı ikiye bölünmüş bir dünyada nihayet sınırların kalktığı, toplumların şeffaflaştığı, serbest hareketlerin çoğaldığı, özgürlüklerin vaat edildiği bir döneme doğru gidiyorduk. Bu dönemin sihirli kelimesi ‘küreselleşme’ olarak ortaya çıktı. Çünkü küreselleşme bize, insanların, paranın, malların serbest dolaşımını getiriyordu. Turizm patlayacaktı. Bunların bir kısmı oldu da. Ancak neoliberal diye adlandırdığımız bu küreselleşmeci akım, daha önce de zaman zaman insanlığın geleceğine hakim oldu. Mesela 2. Dünya Savaşı sonrasında Batı’ya hâkim oldu. 19’uncu yüzyılda da buna benzer dönemler yaşandı. Liberaller iyi çocuklardır. Dışarıdan baktığınızda çok efendiler. Hatta onları sevebilirsiniz de. Fakat o sevimli hallerinin perde arkasında, bir vahşet yatar. Çünkü liberallerin bir türlü çözemedikleri sorun, hâkim oldukları dönemlerde insanları en derin eşitsizliklere yuvarlamış olmalarıdır.”

Zentürk, Soğuk Savaş’tan bugüne kadar, gelir dağılımında adaletsizliğin dünyaya hâkim olduğunun altını çizerek bugünkü tabloyu şöyle anlatıyor:

“Küreselleşme, bütün toplumların kalkınması, ticaretin artması, internetin devreye girerek bunun katlanması, Latin Amerika başta olmak üzere dünyadaki bütün askeri darbelerin sonlandırılması, demokrasi bayraktarlığı gibi şeylerle son derece güzel süslenmiştir. Ama 1991’den 2017’ye geldiğimiz zaman, 26 yılda vardığımız nokta ne yazık ki, dünyanın en zengin sekiz adamının kasasındaki paranın toplamı, dünyanın en fakir 3.6 milyar insanının cebindeki paranın toplamından nerdeyse fazladır. Geldiğimiz nokta, yüzde 1 gibi çok küçük bir elit sınıfın dünya nimetlerinin yüzde 52’sine el koyduğu ve yüzde 99’un da bu yüzde 1’den arta kalan yüzde 48’i paylaşmaya çalıştığı bir dünyadır. Zaten liberalizm böyle bir şeydir. ‘Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler’ diye yola çıkan liberalizmin, hiçbir zaman servetlerin eşit dağılımı gibi bir çabası olmadı. Aynı köklerden çıkmış, başka bir güç olan sosyalistlerin böyle bir çabası oldu ve arada bir yol bulmaya çalışan sosyal demokratların böyle bir çabası oldu. Liberaller, kendilerini de saklamadılar. Onların hâkim olduğu her dönemde zenginler çok zengin, fakirler çok fakir oldu. 1.6 milyar nüfus şu anda günlük, hijyenik, temiz suya sahip değil ama aynı 1.6 milyar insanın cebinde cep telefonu var. Bu, kabul edilebilir ve sürdürülebilir bir sistem değil. Asya’ya, Afrika’ya, Latin Amerika’ya ve Ortadoğu’ya baktığınız zaman inanılmaz fakirliklerle inanılmaz zenginliklerin bir arada yaşamaya çalıştığını görüyoruz.”

“Dikenli telleriniz o insanları durduramayacak”

Zengin ile fakirin arasındaki uçurumun giderek arttığı günümüz dünyasında AB’nin mültecilere karşı tutumu ise mevcut tablonun başka bir boyutu. Gelir dağılımındaki adaletsizliğin artmasının ardından zenginin fakiri ötekileştirmesinin sürdürülebilir bir sistem olmadığının altını çizen Zentürk, insanlığın oturup nerede hata yaptığını düşünmesi gerektiğini söylüyor: “Metropollerde çok zengin insanlar, yüksek duvarları, dikenli telleri ve güvenlik kulübeleri olan sitelerindeki evlerinden sabahları işe giderken yan taraftaki gecekondu mahallesinden geçiyorlar. Bundan ne kadar rahatsız oluyorlar bilmiyorum ama o yüksek güvenlikli sitelerden birilerinin rahatsız olduğunu biliyorum. AB dediğiniz şey, kendi konforuna o kadar düşkün bir yapıdaydı ki, mülteci akımı başladığı saniye, sınırlarına dikenli teller döşediler. Ve insanları almamak için ellerinden gelen her şeyi yaptılar. Bu da sürdürülebilir bir şey değil. Eğer bu dünyada şu anda 62 milyon mülteci varsa ve bu mültecilerin rakamları önümüzdeki 10 yıl içinde 150 milyona varacaksa, insanlığın oturup nerede hata yaptığını değerlendirmesi gerekiyor. O insanları yarın durduramayacaksınız. Dikenli telleriniz hiçbir işe yaramayacak. Askeri önlemleriniz hiçbir işe yaramayacak. İnsanlar kitleler halinde var olmak için yerlerini değiştirecekler. Bunu bazen para için yapacaklar, bazen iklim koşullarından ama çoğu kez de savaş koşullarından dolayı yapacaklar. Böyle bir dünyada elit kadrolar, bir başka hayalin de peşine düşmüş görünüyorlar. O da 4’ncü Sanayi Devrimi. 4’ncü Sanayi Devrimi esas olarak insanın emeğinin bir kenara çekildiği ve bütün üretim ilişkilerinin ileri düzey bilgisayarlar ve robotlar vasıtasıyla yapıldığı bir sistem. 4’ncü Sanayi Devrimi’ni başlattığınız zaman ortaya çıkacak insan fazlasını ne yapacaksınız? Çok yüksek düzeyde komplo teorilerine inanacak olursak, o elit kadrolar bugün düzenli olarak bölgesel ve genel savaşları çıkartarak insan nüfusunun bir kısmını katletmeyi planlıyorlar. Ve orada etnik temizlikler yapılıyor. Ülkesini işgal ettirmiş bir diktatör Beşar, kimyasal silah kullanıyor ve BM Güvenlik Konseyi’nden bu konuda bir kınama kararı bile çıkamıyorsa, o zaman bu dünyada herkesin üstünde olduğuna inanan bir güç, bu olayları organize ediyor demektir. Bu yüzden insanlık adım adım, 21’inci yüzyılın bu döneminde, bir kırılma noktasına doğru gidiyor. Bu fay hattında büyük bir kırılma gerçekleşeceği bir gerçek artık. Devletler silahlanıyorlar ve sürekli güç gösterisinde bulunuyorlar. Diplomasi neredeyse rafa kalktı.”

 

“Erdoğan bir dönüm noktası. Türk toplumu, Erdoğan’ın kimliği üzerinden geleceğin siyasetçilerine de mesaj vermiş durumda.”

Çok parçalı yeni dünya

Dünyanın yeni sistem içinde, Soğuk Savaş döneminde olduğu gibi bir kutuplaşma yaşadığını söyleyebilmek zor. Mevcut tabloyu “çok parçalı bir merkezkaç kuvveti” olarak tarif eden Zentürk, “Eğer iki kutuplu değerlendireceksek, o zaman bu sorunları ciddiye alarak üzerine gitmeye çalışan devletlerle, bu sorunlardan maksimum düzeyde faydalanıp kan dökülmesinin yolunu açan devletler arasındaki çelişkiden söz edebiliriz” diyor.

“Batı, Çin ve Rusya ittifakına karşı diye düşünemezsiniz artık. Çin Cumhurbaşkanı hemen hemen her yıl Washington’da ağırlanıyor. Yeni Amerikan yönetimi Putin ile çok iyi geçinmeye çalışıyor. Bizim Soğuk Savaş yıllarında edindiğimiz izlenimlerden çok farklı bir dünya ile karşı karşıyayız. Bazen taktik işbirlikleri yaşanıyor, bazen stratejik çatışmalarla karşı karşıya geliyoruz. En kolayı iki bilinmeyenli denklemdir ama bugünün dünyası, çok başlı, taktik ve stratejik işbirliklerine ve düşmanlıklara bağlı. Çünkü birbirine çok yakın görünenlerin ertesi gün düşman olarak karşımıza çıktıkları bir dönemden geçiyoruz. Buna tam olarak teşhisi koyabilmek için felsefeyi, siyaseti, sosyolojiyi, ekonomiyi, her şeyi harmanlayarak bir noktaya varmamız gerekiyor. Gördüğünüz gibi çok karmaşık bir dönem. Batı, esasında 2008 yılında girmiş olduğu ekonomik kriz ve dünyada yaşanılan, biraz önce ifade ettiğim olağanüstü ve sürdürülemez ekonomik yapılanma nedeniyle bir duvara dayandığını görüyor. İçlerinden mutlaka sağduyu sahibi sesler de çıkıyor. Onlar, ‘Biz bunu sürdüremeyeceğiz. Sürdürülebilir kalkınmaları, dünyanın fakir bölgelerinin ayağa kalkmasını sağlamalıyız’ diyor. G-20 Antalya’da toplandığında ana konu buydu ama herkes konuştu ve gitti. Kimsenin ondan sonra dünyanın yaşamakta olduğu sosyal, ekonomik ve buna bağlı olarak siyasal, askeri sorunlara ciddi bir çözüm getirme gibi bir çabası olmadı. Bu çerçevede baktığınız zaman dünya eğer iki kutuplu gibi görünüyor ise illa öyle değerlendireceksek, o zaman bu sorunları ciddiye alıp üzerine gitmeye çalışan devletlerle, bu sorunlardan maksimum düzeyde faydalanıp kan dökülmesinin yolunu açan devletler arasındaki bir çelişkiden söz edebiliriz.”

“Türkiye vicdan sahibi”

“Türkiye hem lider bir ülkedir hem de tek ve yalnız bir ülkedir” diyen usta gazeteci, Türkiye’nin ve lideri Recep Tayyip Erdoğan’ın, yeni dünya düzeninde, mazlumun yanında durarak fark yarattığının altını çiziyor: Türkiye vicdan sahibi devletler kategorisinde. “Türkiye, bütün sorunları görüp, 21’inci yüzyıl insanlığının dayandığı duvarı teşhis ederek, bu sorunların çözümlenmesi çabasındaki devletlerin arasında lider olarak kabul edilebilir. Herkes ABD, Rusya çelişkisi, ABD-Çin veya Avrupa ile Rusya çelişkisini tartışıyor. Bunlar geçen yüzyılın konuları. Görüyoruz ki, Rusya ve Amerika çok rahat Müslüman öldürüyorlar. Öyle ki, Ortadoğu’da şu anda milyonlarca masum sivili, yeni ürettikleri silahların kobayları gibi kullanıyorlar. Onların arasındaki çelişki geçici. Çünkü aynı takımın devletleri olarak hareket ediyorlar. Biri Halep’i yok etti. Öbürü Musul’u yok ediyor. Aralarında büyük bir fark yok. Acaba Halep ile Musul’u korumaya çalışan kim? İşte o sorunun cevabında Türkiye’yi ve Recep Tayyip Erdoğan’ı buluyoruz. Analizlerimizi ancak bu çerçevede yaparak ilerleyebiliriz. Bu açıdan baktığınızda, Türkiye hem lider bir ülkedir hem de tek ve yalnız bir ülkedir. Kimsenin, Türkiye’nin BM için söylediği ‘Dünya 5’ten büyüktür’ cümlesinin arkasında durmadığını görüyoruz. Hindistan’ın veya Afrika’yı temsil edecekse Güney Afrika’nın ve Brezilya’nın bile. Korkuyorlar ve ciddi bir baskıyla karşı karşıyalar. Sünni coğrafyada büyük bir katliam yaşanıyor ama dünyanın bütün Müslüman ülkelerine dönüp bakıyorsunuz, bir tanesi bile Türkiye’nin yanında yer alma cesaretini gösteremiyor. Millet ve devlet yapılanmamız olarak vicdan açısından bütün dünyaya meydan okuyoruz. Üç buçuk milyon insanı ağırlıyoruz. 7 yılda 25 milyar dolar para harcadık. Vergi verenler, Erdoğan’a bir kere bile bunun hesabını sormadı. Bu, dünyada ender rastlanacak büyük bir uzlaşma. Karşımızda ise adeta masum sivilleri öldürmeye yemin etmiş devletler var. Bu yalnızlığımız giderek meydan okumaya dönüştü. Bu yüzden mahallede sevilmiyoruz.”

“Türkiye dünyaya karşı bir duruş sergiliyor”

Türkiye’nin yaşadığı 17/25 Aralık, Gezi Olayları ve 15 Temmuz kanlı darbe girişimi ile büyük bir mücadele verdiğini hatırlatarak soruyoruz: İpek Yolu’nu canlandıran mega projeler ve enerji anlaşmalarının bu yaşadıklarımızda etkisi nedir? “Büyüme ile üzerimize gelinmesi arasında bir bağlantı yok. Büyürseniz, güzel bir pazar açılacağından emperyalistler daha da memnun olabilir. Esas çelişkinin, Türkiye’nin tarihinden gelen refleksleri ile günümüz dünyasının vahşi karakterinin çatışmasından kaynaklandığına inanıyorum. Biz dünyaya karşı şöyle bir duruş sergiliyoruz: ‘Sizin Mars’a gidecek teknolojiniz, kapsülleriniz olabilir ama siz vahşisiniz ve bir vahşet uyguluyorsunuz. Bunu 1993-1996 arasında Bosna-Hersek’de uyguladınız. 14 yıldır da Irak’ta ve Suriye’de uyguluyorsunuz. Siz vahşisiniz.’ Bundan hoşlanmıyorlar. Sayın Cumhurbaşkanı, Türkiye’nin güçlenmesi ve altyapı yatırımları ile de bu durumu topluma izah etmeye çalışıyor. Benim şu anda söylediğim olayın tamamen perde arkasındaki felsefi ve kalıcı olan konudur. O nedenle Anadolu coğrafyasını Doğu-Batı hattında dağıtmayı planladılar. Çünkü burada yükselecek güç ve o gücün tercih edeceği geleneksel kültür ve dini değerler, Batı kapitalizmi açısından kabul edilebilir değil. Düşünün, gayri safi milli hasılamızı 2500 dolardan 11 bin dolara çıkarabildik. Gezi Parkı olaylarından sonra anormal fren yaptırdılar. Şu anda gayri safi milli hasılamız 16-17 bin dolar olabilirdi. 2023 hedeflerimizi 25 bin dolar olarak revize edebilirdik. Karşılaştığımız saldırılar en son 15 Temmuz’da taçlandı. Fakat biz 11 bin dolara vardığımız anda bile bir anda bütün Avrupa hatta Avrasya coğrafyasının en sosyal devleti haline geldik. Bizim aydınlarımız uyanmamış olabilir ama ben biliyorum ve görüyorum ki, Avrupa ve Rusya, Türkiye’nin, biraz daha güçlenmesi halinde bir dünya sistemi alternatifi üretebilecek kapasiteye gelebileceğini görüyorlar.”

"Erdoğan, Saraybosna’dan Bağdat’a, Bakü’den Şam’a uzanan büyük bir coğrafyanın adamı olarak konuşuyor."

“Erdoğan, Saraybosna’dan Bağdat’a, Bakü’den Şam’a uzanan büyük bir coğrafyanın adamı olarak konuşuyor.”

 

“Türkiye, bütün mazlum coğrafya için konuşuyor”

Ardan Zentürk, yeni dünya düzeni içerisinde lider profilleri açısından da çarpıcı bir analizde bulunuyor. Trump ya da Putin’den güçlü bir lider olamayacağını söyleyen Zentürk, “Erdoğan haricinde güçlü lider formatı yok” diyor. “Güçlü liderler, sorunların üzerine giden ve o sorunları çözme kabiliyeti gösteren insanlardır. Liderler çağlarında yaşanan tıkanıklara ve biriken sorunlara, yerinde ve doğru kararlarla müdahale edip, en azından sorunların o çağ için aşılmasını sağlayan insanlardır. Mustafa Kemal bunlardan biridir. Erdoğan hariç Putin ya da Trump’ta güçlü lider formatı yok. Bunlar sadece, yaşanmakta olan tıkanıklıklara yönelik, reçete üretmeden, günlük veya orta vadeli, kendi devletleri ve uluslarının çıkarını kollayan adımlar atan, diğer ulusları ve devletleri ötekileştiren insanlardır. Trump güçlü bir lider olabilir mi? Pragmatik bir faşist. Dünyada Nazizm’in bitişinden 70 yıl sonra, Ortadoğulu mini bir Nazi’nin arkasına takılmış bir Rusya büyük bir devlet midir sizce? Bence her geçen gün küçülen bir devlet. Erdoğan’ı diğerlerinden ayıran özel bir durum var. Erdoğan, sadece Türkiye adına konuşmuyor, her liderin sadece kendi ülkesi için konuştuğu bu dönemde hem Türkiye hem de bütün mazlum coğrafya için konuşuyor. Afrika, Asya, Ortadoğu için ve Sünni coğrafyanın parçalanmasına karşı çıkan bir yapıda konuşuyor. Buna kendisine dönük bütün algı operasyonlarına ve saldırılara rağmen ısrarla devam ediyor. Saraybosna’dan Bağdat’a, Bakü’den Şam’a uzanan büyük bir coğrafyanın adamı olarak konuşuyor.”

“Mursi, Erdoğan’ı dinleseydi bugün Mısır’ı yönetiyor olabilirdi”

Türkiye’nin yaşadığı saldırıların ön izlemesini Arap Baharı ile Ortadoğu’da gördüğümüzü anımsayarak, soruyoruz: Erdoğan, Mursi’nin yaşadığı yenilgiyi yaşamadı ve hem kendisini hem ülkesini ayakta tutmayı başardı. Erdoğan bunu hangi özelliklerine borçlu? Erdoğan’ın akılcı oluşuna dikkat çeken Zentürk, yine çarpıcı bir tespitte bulunuyor: “Erdoğan, kendisine önerilen ‘ılımlı İslam’ı, ‘ılımlı laiklik’e dönüştürmeyi başarmış bir lider. Mursi, Erdoğan’ı dinleseydi bugün Mısır’ı yönetiyor olabilirdi. Erdoğan, onun ayağına kadar gitti ama o dinlemedi.”

“Erdoğan tarihi bir laf etti: ‘Ben laik olmayabilirim şahıs olarak ama devletler laik olmalıdır.’ Bu, Mursi’ye önerilmiş, ayakta kalmasını sağlayacak sihirli bir cümleydi. Ancak Mursi, anayasa değişiklikleri ile ülkesindeki orduyla, kendilerini laik kabul eden halk kesimlerinin birleşmesini ve ülkede büyük bir askeri darbenin oluşmasının yolunu açan bir yapı gösterdi. Halbuki Erdoğan, Kahire’de, Müslüman Kardeşler’in yüzüne karşı bu cümleyi söylediği zaman, onlardan çok sert eleştiriler alacağını biliyordu. Tarih Erdoğan’ı haklı çıkardı. Bugün Türkiye’de ‘Beyaz Türkler’ veya kendini Atatürkçü-laik olarak gören kesimler, Erdoğan’ın Arap Baharı sırasında, Arap coğrafyasına yapmış olduğu bu uyarıları görmezlikten geliyorlar ve sürekli güçlendiği zaman, Türkiye’de laikliğin rafa kalkacağını söylüyorlar. Tersine Erdoğan, kendisine önerilen ılımlı İslam’ı, olağanüstü bir deha ile sadece on yıl gibi kısa bir sürede ılımlı laikliğe döndürmeyi başarmış bir lider. Bunu beğenmedikleri için, Türkiye’yi ılımlı İslam adı altında kolay yönetilebilir ve kontrol edilebilir bir ülke haline getirmek istedikleri için, Erdoğan’dan nefret ediyorlar. Ilımlı laiklik Türkiye’de güçlü bir demokrasiyi de beraberinde getireceği için korkuyorlar. O yüzden dinci bir cemaate darbe düzenletecek kadar ileri gittiler.”

“16 Nisan kırılmaları toparlayacak”

Ardan Zentürk, bir uygarlık doğurmuş Osmanlı’nın genlerini taşıyan Türkiye’nin bugün geçirdiği dönüşümü ise şu sözlerle anlatıyor:

“Türkiye kendi uygarlığını asırlardır yaratmış bir devlet. Bilge bir kimliğimiz var. Anadolu’nun insanlarının bilge bir kimlik taşımasının sırrı, tarih içinde yaşanmış acı olaylar. 15 Temmuz’da da insanlar o bilge kimlikleri ile var olma mücadelesi verdiler. Bu açıdan baktığınızda zaten Türkiye inanılmaz bir sentezle yoluna devam ediyor. Bu, Mustafa Kemal ile başlayan bir sentez. Zaman içinde çok darbeler yemiş ancak son on yılda, yeni bir zemin ve metotla kendi uygarlığını güçlendiren bir yapı. Bu açıdan baktığınız zaman, bu coğrafyanın uygarlığına yan bakacak başka bir uygarlık tanımıyorum. 16 Nisan, 2013 Haziran’ından beri, bu topluma dönük kuşatma sonucunda üst üste yaşanılmış kırılmaların toparlayıcısı olarak karşımızda duruyor. Bu sefer kırılma yaşanmayacak. TBMM bütün bu kırılmalara el koydu ve anayasa değişikliğini kabul etti. Ana hedef yeni kırılmalar oluşturulması değil, bütün bu kırılmalardan çıkmış zararın en hızlı şekilde kapatılarak, yeni bir kırılmayı önlemek.”

Zentürk, referandum sürecinin toplumda kutuplaşmaya yol açtığı yönündeki eleştirilere de Kenan Evren’in bir sözünü hatırlatarak cevap veriyor: “Demokrasiyi, vesayet rejiminden gelen alışkanlıklarla tarif etmeye çalışırsanız, Kenan Evren Paşa gibi konuşmaya başlarsınız. Kenan Evren 80’lerdeki konuşmalarında tam olarak şunu dedi: ‘Bu partiler ve liderler, bu memleketi böldüler ve parçaladılar, ben geldim toparladım.’ Bir demokraside, siyasi tartışmaları ve farklı siyasi tercihleri, bu ülkenin aydınları, yazarı, çizeri veya siyasetçisi toplumun bölünmesi olarak kabul ediyorsa benim bunlara söyleyecek bir cümlem yok. Bu 18 madde, zaman içinde yürütme ve yasama arasındaki güzel ilişkiler, toplumda uzlaşmacı siyasetin öne çıkmasını ve tartışmacı siyasetin azalmasını sağlayacak.”

“Erdoğan, Türklerin siyaset kriteri”

Yeni hükumet sisteminin bundan sonra nasıl güçlü liderler üretebileceğini soruyoruz. Zentürk, Erdoğan’ın kimliği ile bir dönüm noktasını temsil ettiğini belirterek, Türk milletinin bir liderde aradığı özellikleri şöyle özetliyor:

“Akıllı liderlere ihtiyacımız var. Dünyayı iyi bilen, iyi yetişmiş, Türkiye’ye milli ve yerli pencereden bakan, meselelere Ankara’dan bakan, milletinin çıkarlarını iyi koruyan akıllı siyasetçilere ihtiyacımız var. Güçlü liderler zaten o kadronun içerisinden toplum tarafından seçiliyor. Türk toplumunun böyle bir geleneği var ve yönetimde sıradanlıktan hoşlanmıyor. Erdoğan zaten bir dönüm noktası. Türk toplumu, Erdoğan’ın kimliği üzerinden geleceğin siyasetçilerine de mesaj vermiş durumda. Türk milleti, ‘Bu adam benim kriterlerime uydu ve bu adamı destekledim. Bu kriterler benim için geçerli’ dedi. Yeni Erdoğanlar çıkar mı? Hayır. Yeni Mustafa Kemaller çıkmadığı gibi. Ama Türk toplumunun siyaset kriterleri ortaya çıktı. Birincisi, milli olacaksınız ve anti-emperyalist bir duruşunuz olacak. Bu duruşunuzu bozmayacaksınız. Türk milleti kavgacı liderleri sevmeyebilir ama uzlaşmacı liderleri daha az seviyor. İkincisi de Türkler hiçbir zaman siyasetçilerden para istemediler. Bütün dünya meydanlarında insanlar siyasilere ‘Açım bana para ver’ der. Türkler 1950’den bu yana siyasetçilerin karşısına ‘Açım bana iş ver’ diye çıktılar. Bu çok onurlu bir milletin karakteridir. Erdoğan’ın istihdam seferberliğinin temelinde, işsizlik oranının yükselmesinden kaynaklı bir panik değil, onurlu bir millete iş verme telaşı bulunuyor.

FavoriteLoadingBeğen

Leave a Reply

  • (not be published)