Türkiye 15 Temmuz’da bütünlüğünü kazandı

Türkiye, FETÖ’nün 15 Temmuz 2016’daki kanlı darbe girişiminde 248 evladını kaybetti. O gece halkı tankların karşısına dikilmeye sevk eden güç ise girişimin arkasındaki nedenlerin doğru şekilde görülmesiydi. Türkiye o gece terör örgütüne teslim olsaydı, sadece demokrasisini değil, ulusal bütünlüğünü de kaybedecekti.
Yayın Tarihi: Haz 30, 2017
FavoriteLoadingBeğen 14 mins

15 Temmuz 2016… Türkiye demokrasisi açısından en önemli kavşak noktalarından birisi olarak tarihteki yerini aldı. O gün tüm ülke, “Demokrasi mi, kaos mu” sorusuna bir yanıt verdi. Üstelik bu yanıtın bedeli de son derece ağır oldu. Fetullahçı Terör Örgütü (FETÖ) üyesi teröristler, hvalkın üzerine bomba yağdırıp kurşun sıkarken, direnişten en ufak bir geri adım atılmadı. O gece Türkiye, 248 evladını şehit verdi, binlercesi ise gazilik unvanı aldı.

Bugünden bir yıl önceye bakıldığında, darbe girişimine karşı olan halk direnişinin önemi çok daha iyi anlaşılıyor. Türkiye’yi hem içeride hem de dışarıda karmaşa ortamına düşürmek isteyenlerin oyunları bu sayede bozulmuştu. Üstelik sadece elinde silah olan teröristler değil, uluslararası alanda faaliyet gösteren ve arka planda olan aktörler de yenilgiye uğramışlardı.

15 Temmuz darbe girişimi, tarihte eşine az rastlanır bir stratejiyle gerçekleştirilmeye çalışıldı. Planlar, girişimin erken haber alınması sayesinde sekteye uğradı. 16 Temmuz gecesi saat 03:00’da başlaması planlanan darbe, bu nedenle 15 Temmuz akşamına çekildi. Ancak darbecilerin hayal kırıklığı, sivil halka karşı olan saldırganlığın da fitilini ateşlemişti. 15 Temmuz Şehitler Köprüsü’nde, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin önündeki alanda yaşananlar hâlâ hafızalarda.

“Milletimizi meydanlara davet ediyorum.”

FETÖ’yü güçlendiren nedenler

Peki nasıl olmuştu da FETÖ böylesine bir eyleme girişme cesareti ve gücüne ulaşmıştı? 30 yılı aşkın süre boyunca devletin içerisine sızma çabaları, ‘hizmet hareketi’ ismi altında kazanılan sempatiyle güç elde etti. Sınavlarda yapılan yolsuzluklar, halktan zorla toplanan paralar, yargı sistemi, ordu ve polis içerisinde kendinden olmayanlara yönelik akıl sınırlarını zorlayan suçlamalarla gerçekleştirilen haksız tasfiyeler, örgütü devlet içinde bu noktaya taşımıştı.

FETÖ’nün ‘Paralel Devlet Yapılanması’ olarak tanımlanmasının arkasındaki neden de buydu. 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında sadece ordudan 6 binin üzerinde muvazzaf askerin örgüt üyeliği nedeniyle atılması, yapının ulaştığı durumu gözler önüne seriyordu. Benzer tablo, devletin diğer organlarında da vardı ve temizlik buralarda da gerçekleştirildi.

Hiç şüphe yok ki, 15 Temmuz gecesi Türkiye’nin kaderini belirleyen en önemli gelişme, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın halka yaptığı çağrıydı. Erdoğan, darbeye karşı çıktığı bu konuşmasında paralel yapıyı suçladı ve “Milletimizi meydanlara davet ediyorum” dedi. Erdoğan, bu çağrısının ardından da “Bu gelişme silahlı kuvvetlerimizin içindeki bir azınlığın ne yazık ki kalkışma hareketidir. Ülkemizin birliğine, beraberliğine yönelik bu harekete milletçe vereceğimiz cevapla bunlar bu cezayı alacaklardır. Bunun bedelini yargı önünde çok ağır ödeyecekler…” dedi. Aradan geçen zaman, bu bedelin ne olduğunu da gösterdi.

FETÖ ile küresel mücadele

Tablo sadece bundan da ibaret değil. Türkiye, FETÖ elebaşı Fetullah Gülen’in iadesi konusunda da yoğun çaba içerisinde. Bu konuda ABD nezdinde bulunulan girişimler henüz istenen sonucu vermese de çalışmalar sürüyor. Ankara, Washington yönetiminin söz konusu ismi iade etmeyerek örgüte zımnen destek verildiği yönündeki tezini ise her platformda dile getiriyor. Bu tez aynı zamanda FETÖ’ye el altından ya da açıkça Batı tarafından verilen destekle ilgili eleştirileri de güçlendiriyor. Benzer bir tablo Almanya ve Avusturya başta olmak üzere Avrupa ülkeleri açısından da geçerli. 15 Temmuz 2016 tarihinde gerçekleşen başarısız darbe girişimi sonrasında yaşanan gelişmelerle birlikte uluslararası ilişkiler anlamında da yeni bir sürece girildi. Terör örgütü FETÖ ile girişilen yoğun mücadele kısa sürede etkisini gösterdi. Örgüt üyesi teröristler ise soluğu çoğu Avrupa Birliği üyesi ülkeler olmak üzere Batı’da aldı. Bu ülkelerin azımsanmayacak kısmının bu isimlere ve örgüte açık destek vermesi ise Ankara ile olan ilişkileri olumsuz etkiledi. Darbe girişiminin yaşandığı gün ‘bekle gör’ politikası izleyen bu ülkeler, sonraki süreçte de politikalarını farklı bir çizgiye oturtmadı.

Bu ülkelerden pek çoğu halen FETÖ’yü bir terör örgütü olarak tanımaktan imtina ediyor. FETÖ, tıpkı ABD’de yaptığı gibi Avrupa Birliği içerisinde de kurduğu medya kuruluşları, sivil toplum örgütleri ve okullar aracılığıyla Türkiye aleyhine bir kampanya sürdürüyor. Söz konusu kampanyalarla hükumetlerin desteğini almak isteyen örgüt üyeleri sığınma başvurularının kabulü konusunda da bir kamuoyu oluşturmak istiyor. Nitekim, sadece Almanya’ya Fetullahçı Terör Örgütü’nün darbe girişiminden sonra diplomatik ve hizmet pasaportuna sahip 437 Türk vatandaşının iltica talebinde bulunduğu biliniyor. Türkiye açısından olumsuz olan tablo ise bu taleplerin pek çoğunun kabul edilmesi. Örneğin Alman Adalet Bakanı Heiko Maas, FETÖ’nün firari savcıları Zekeriya Öz ve Celal Kara’nın Türk adli makamlarının taleplerine rağmen Türkiye’ye iade edilmeyeceğini açık bir dille dile getirdi.

Peki Türkiye, söz konusu teröristlerin yargılanması için hangi adımları atmalı? Uzmanlar, bunun çok uzun vadeli ve çaba gerektiren bir süreç olacağını belirtiyor. Bu mücadelede kamuoyu desteğinin alınması ve diplomasi iki önemli etken olarak görülüyor. FETÖ’nün Türkiye’de gerçekleştirmek istediğinin bir terör girişimi olduğunun Avrupa ülkeleri kamuoyuna açık şekilde anlatılması gerektiğinin üzerinde duran uzmanlar, diplomasi silahının da doğru şekilde kullanılmasının önemine dikkat çekiyor.

Terör örgütünün bu ülkelerde yapmış olduğu gayri meşru eylemlerin deşifre edilmesi ise en önemli adımlardan birisi olarak gösteriliyor. Bu noktada dikkat çekilen bir diğer konu da ortaya çıkan veya çıkacak potansiyel konjonktürel gelişmelerde Türkiye’nin elini güçlendirecek adımları atmasının önemi. Bu sayede, söz konusu ülkeler için Türkiye’nin artan önemi FETÖ ile mücadele konusunda Ankara’nın elini güçlendirecek.

Aksi durumda adları tüm Türkiye kamuoyu tarafından da bilinen Batılı ülkeler için kullanışlı bir silah haline gelen FETÖ ile küresel çapta mücadelenin zorlaşabileceği belirtiliyor. FETÖ’nün küresel bir aktör haline getirilmesinin arkasında da benzer nedenlerin yattığı görülüyor.

Türkiye’nin son yıllarda artan etkisi ve Batı ile ilişkilerdeki sorunlar, özellikle dış politikadaki proaktif hamleler ve bölgesinde etkin olma iddiasıyla başlattığı girişimler Batı’nın tepkisiyle karşılandı.

Bu süreç 2009’daki Davos krizi ile başladı ve 2010’da Birleşmiş Milletler’de İran ambargo görüşmeleri sonrasında ortaya çıkan eksen kayması tartışmalarıyla devam etti. 2013 Gezi olayları, 2014 yılında gerçekleşen Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ortaya çıkan Erdoğan karşıtı blok, sonraki dönemde DAEŞ ve Türkiye ilişkisini farklı düzeylerde kurmaya çalışan haber, yorum ve değerlendirmelerle gizli bir savaşı yürütüldü. Türkiye karşıtlığının yoğun biçimde görüldüğü ve Batı dünyasının demokrasi iddiasının dışına taşan söylemler, 15 Temmuz darbe girişiminde zirve yaptı.

Özellikle 17-25 Aralık girişimlerinin ardından FETÖ unsurları da açık biçimde Türkiye karşıtı bloka katıldı ve söz konusu blokla çeşitli düzeylerde işbirliğine gitti.

Vekalet savaşında FETÖ’nün misyonu

FETÖ’nün Batı’daki Türkiye karşıtlığı ile kesişen yönleri, sonraki süreçte daha da dikkat çekici boyuta ulaştı. Örgüt, Batı için son derece kullanışlı bir hale geldi. FETÖ’nün son yıllarda Türkiye karşıtı girişimlere verdiği destek, bölgede yaşanan gelişmelerle birlikte ele alındığında, direkt ya da dolaylı işbirliğini de gözler önüne seriyor. Bu, aynı zamanda ana malzemesi terör olan vekâlet savaşları planlarının Türkiye üzerine yapılan bölümünü de içeriyor. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 140 ülkede faaliyet gösteren FETÖ için ‘küresel tehdit’ tanımlamasını yapmasının arkasında yatan gerçek de bu.

15 Temmuz darbe girişimi sonrasında yapılan yorumların tamamı, girişinin arkasındaki nedenin Türkiye’de bir iç savaş çıkarmak ve ülkeyi zayıf düşürmek olduğu noktasında birleşiyor.

Bu noktada yapılan değerlendirme, Türkiye’nin bölgede öne çıkmaması için bilinçli bir şekilde terör örgütlerinin öne çıkarıldığı yönünde. DAEŞ’in Irak ve Suriye’deki varlığının sonuçları ortadayken, terörün kimler için kullanışlı bir silah haline dönüştüğünü görmek mümkün. Bugün Kuzey Irak’taki bağımsızlık referandumu tartışmaları, Suriye’nin kuzeyinde terör örgütleri eliyle bir Kürt koridoru oluşturma çabaları, Türkiye’nin tepkisini çeken gelişmeler. Ancak asıl risk, söz konusu gelişmelerin Türkiye’nin kontrol altına alınması yolunu açması riski. Bölgede tüm bu gelişmeler yaşanırken, 15 Temmuz darbe girişiminin, lideri ABD’de yaşayan FETÖ eliyle gerçekleştirilmek istenmesi ise dikkat çeken bir tablo. Türkiye söz konusu girişimleri engellemek adına, darbe sürecinin hemen sonrasında ‘Fırat Kalkanı Operasyonu’nu başlatarak gerekli cevabı verdi. Aksi durumda terör örgütlerini harekete geçiren aklın planı hayata geçirilecekti.

FavoriteLoadingBeğen

Leave a Reply

  • (not be published)