Sınırsız bir gönül coğrafyası

Orta Asya bozkırlarından Avrupa içlerine kadar uzanan geniş bir coğrafyaya hükmeden Türk uygarlığı son 100 yıldır, kültürel bağlarından kopartılmıştı. Şimdi bu ilişkiler yeniden canlanıyor. Türkiye’nin uzun tarihi, geçmişte iç içe geçtiğimiz farklı dinler ve kültürlerle çok farklı platformlarda yan yana gelmemizi sağlıyor.
Yayın Tarihi: May 31, 2017
FavoriteLoadingBeğen 19 mins

Türklerin Anadolu’ya giriş tarihi olarak 1071 Malazgirt Savaşı gösterilse de bu topraklardaki Roma uygarlığı, Türklerle çok daha önce tanışmıştı.

Selçuklulardan önce de İran ve çevresindeki Türk toplulukları Anadolu’ya göç akını başlatmıştı. Türkler askeri bir kast olarak da Bizans ve dönemin diğer büyük devletlerinin ordularında varlık gösteriyordu. 10. yüzyılda, İslam âleminin bölündüğü sayısız emirliğin pek çoğunun başında Türk askerler vardı. Türkler, askeri ve siyasi bir kast olarak Anadolu’da varlık gösterse de demografik olarak bu topraklardaki dönüşüm 12. yüzyılda hız kazandı. 1200’lü yıllara kadar sınırlı bir biçimde, 1200’lerden itibaren ise yoğun olarak yaşanan Türk göçünün en göze çarpan tarafı, Anadolu’daki yoğun İslamlaşma oldu. Bu durum, Türk olsun olmasın İslam şehirlerinden büyük bir nüfusu Anadolu’ya çekti. Gelenler yalnızca göçerler ve köylüler değildi. Horasan’ın, Tebriz’in, Musul’un, Şiraz’ın, Şam’ın, Kahire’nin en nitelikli insanları, Türklerin egemenliğindeki Anadolu’nun yolunu tutuyordu. Mimarlar, kadılar, âlimler, sanatkârlar, dervişler İslam’a açılan bakir topraklarda yeni bir gelecek arıyordu.

 

Dönemin hâkim dili Farsçaydı. Ancak ordunun dili olan Türkçe, kısa sürede çarşı-pazarın, ardından da siyaset ve edebiyatın dili olacaktı. Orta Asya’nın Oğuz aşiretleri, Batı’ya doğru ilerleyen Türk göçünün esas unsuru olarak kabul edilir. Özellikle Oğuzların Bozok kolunun, Anadolu Türklüğünün temel direği olduğu konusunda tarihçiler büyük ölçüde hemfikir. 1200’lerde yoğun olarak göze çarpmaya başlayan İslamlaşma, Türk göçünü, yerleşik bir kültürle buluşturdu. Türkçenin, dönemin Farsça ve Arapça olan kültür dünyasında kök salması bu sayede gerçekleşti. Göçer Türk’ün yerini ‘yatuk’ yani şehirli Türk almaya başladı. Zamanla dili Türkçe olan İslam şehirleri ortaya çıktı. Amasya, Kırşehir, Kastamonu ve çevresi Anadolu Türk-İslam şehirlerinin nüvesi oldu. 12. yüzyıl, Anadolu’nun Türkleşmesinde kilit bir tarih. Anadolu’da Türk kültür ve medeniyetinin merkezinde ise İslam var. Daha önce bu topraklarda askeri bir kast oluşturan Türkler için kültür ve medeniyet izlerinden bahsetmek pek mümkün değil. Orta Asya’yı, Tanrı Dağları’nı yurt tutan Türk uygarlığı, özellikle İran coğrafyasında oluştu. Tanrı Dağı ve etrafında şekillenen Türk mitolojisini bir tarafa bırakırsak, dilbilimsel veriler de Türk uygarlığının ana kaynağının, bugün Doğu Türkistan olarak adlandırılan coğrafya olduğunu doğruluyor. Bu durum, Cumhuriyet’in kuruluşunun ardından Türk uluslaşmasının temel direği olarak şekillenen Türk Tarih Tezi’nin esasını oluşturur. Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Türk Tarih Tezi’ni savunurken daha sonra bu tezin dışında bırakacağı mitolojik unsurları da kullanarak şunları söyler: “Efendiler, bu insanlık dünyasında en az 100 milyonu aşkın nüfustan oluşan büyük bir Türk milleti vardır ve bu milletin yeryüzündeki genişliği oranında da bir derinliği vardır. Efendiler, bu derinliği isterseniz ölçelim: Birinci ölçek tarih öncesi devirlere ilişkin ölçektir. Bu ölçeğe göre Türk milletinin kökünün dayandığı Türk adındaki insan, insanlığın ikinci babası Nuh Aleyhisselam’ın oğlu Yafes’in oğlu olan kişidir. Tarih döneminin belge tedarikinde pek hoşgörülü olan ilk evrelerine biz de hoşgörü gösterelim fakat en açık ve kesin ve en maddi tarih kalıntılarına dayanarak söyleyebiliriz ki Türkler, 15 yüzyıl önce Asya’nın göbeğinde muazzam devletler kurmuştur ve insanlığın her türlü yeteneği onda ortaya çıkmıştır.”


Türklüğün kaynağında Türkçe var

Orta Asya dillerinin ana kaynağı olan Türkçe, bilindiği üzere Altay dil ailesinin asal kollarından biri. Moğolca, Tunguzca, Japonca ve Korece ile birlikte Asya’nın uygarlık kaynaklarının en büyüğü olan Türkçeyi diğer dillerden daha geniş bir coğrafyaya taşıyan şeyse bu dili konuşan ilk klanların savaşçı özelliğiydi. Türkçe konuşan savaşçı topluluklar, Orta Asya bozkırından Batı’ya doğru ilerlerken, karşılaştıkları en verimli durak, eski İran toprakları oldu. Tarihte Taşkent’e, Bişkek’e kadar uzanan İran uygarlık alanı, Asya’dan Anadolu’ya taşınan Türk kültürü için adeta bir rahim işlevi gördü. Pek çok tarihçiye göre, Batı uygarlığı için Yunanistan neyse, Türk uygarlığı için de İran odur.

Türkçe, İslam’la yayıldı

Bu uygarlık alanı içinde Asya’nın devlet düzenini kurumsallaştıran Türkler, İslam’a geçtikten kısa bir süre sonra, önce Bağdat sonra da Kahire’deki İslam Halifesi’nin koruyuculuğunu üstlenecek düzeye erişti. Güçlü Türk orduları geçtikleri yerlerde hâkimiyeti ele geçirirken, ordu gücünün her şeyin üzerinde olduğu o yıllarda, askerin konuştuğu dil, kaçınılmaz bir şekilde hâkim dil oldu. İran’dan taşan Türk uygarlığı en kararlı haline Anadolu’da kavuştu. Anadolu’da bin yıldan fazla bir süre büyük bir uygarlık oluşturan Roma her bakımdan çöküyordu. Türklerin bir bozkır devleti olarak getirdikleri toprak ve vergi düzeni, Roma’nın çok ilerisindeydi. Orta Asya bozkırlarından Anadolu’ya akının ilk örneği, şüphesiz Türkler değildi. Önce Moğollar, ardından da Tatarlar Anadolu’da pek çok yeri zapt etmişti. Ancak bu topluluklar devlet ve toprak düzeniyle değil, düşmanların ordularını besleyen şehir ve ticaret düzenini tahrip etmekle ilgiliydi. İstila edilen şehirlere sahip olmak yerine, yıkıp yurtlarına geri dönüyorlardı. Türkleri diğer bozkır uygarlıklarından ayıran temel fark, ele geçirilen yerleri yurt olarak benimsemeleriydi. Türklerin bu özelliği henüz İslamiyet’le buluşmadıkları çağlarda bile İslam fethiyle aynı özelliği gösteriyordu. Bu açıdan İslam fethi, Türk uygarlığının karakterine birebir uyuyordu. Türkleri kültür ve medeniyet taşıyıcısı olarak tarih sahnesine çıkaran en temel özellikleri bu oldu. Söğüt’ün küçük bir yurtluğundan üç kıtaya yayılan Türk devlet ve uygarlığının mayasında, Orta Asya’nın bu kültürü büyük rol oynadı. Kemal Tahir’in ‘Devlet Ana’ adlı eşsiz eserinde tarif ettiği ‘Kerim Devlet’in temeli Orta Asya’ydı. Hatta denilebilir ki Osmanlı devlet teşkilatı, kendinden önceki devletlerin köklü kurumlarını devşirirken, ‘Kerim Devlet’i Avrupa içlerine kadar taşıdı.

Gönül coğrafyasının önüne set çeken sınırlar

20. yüzyılın başlarına gelindiğinde, Türkler de bütün büyük imparatorluklarla aynı kaderi yaşadı. 600 yıllık Osmanlı İmparatorluğu artık son günlerini yaşıyordu. Duraklama döneminden başlayarak hiç durmadan devam eden toprak kayıpları en üst aşamaya ulaşmış, Osmanlı’nın karşısında birleşen Britanya liderliğindeki İtilaf Devletleri, bir zamanlar üç kıtaya yayılan Türklere, Sevr Anlaşması’yla, Karadeniz kıyısından İç Anadolu’ya uzanan küçük bir toprak parçası bırakmıştı. İstanbul Hükumeti’nin imzaladığı ateşkes anlaşması olan Mondros’a göreyse, Birinci Dünya Savaşı’nın galipleri, kendileri için stratejik önemi olan her yeri işgal etme imkânı elde etmişti. Her ne kadar galip devletlerin İstanbul’daki askeri ataşeleri, başkentlerine, imzalanan bu anlaşmaları hayata geçirmenin imkânsız olduğunu bildirse de Anadolu’da henüz işgali geriletecek bir askeri ve siyasi irade de ortaya çıkmış değildi. Bu irade, günümüzden 98 yıl önce tam da bu günlerde ortaya çıkacaktı. Bugün üzerinde “Zafer mi?”, “Hezimet mi?” tartışmalarının yapıldığı Mustafa Kemal’in liderliğindeki Milli Mücadele, bir zamanlar 24 milyon kilometrekareye yayılan Türk egemenliğinin bundan sonra ne kadarlık bir alanda hüküm süreceğini belirleme mücadelesiydi. 1918’de Almanya ve Osmanlı imparatorluklarının mağlubiyetiyle sonuçlanan Birinci Dünya Savaşı’nın son cephesi Ankara’daki TBMM ordularıyla, İngiltere destekli Yunanistan arasında kuruldu. Birçok tarihçiye göre, Yunan ordularının Anadolu işgalini destekleyen İngiltere büyük bir stratejik hata yapmıştı. Londra’nın planına göre, Anadolu’daki yerleşik Rum nüfusu, Anadolu’ya gelen Yunan ordusuna katılacak, ‘Wilson İlkeleri’ doğrultusunda Anadolu kentlerinde yapılacak plebisitlerin ardından, Ege ve Trakya’dan başlayarak Trabzon’a kadar uzanacak Büyük Yunanistan’ın sınırları böylece çizilecekti. Bütün hesaplar bunun üzerine yapılmıştı.

Ancak beklendiği gibi olmadı. Ege’de yerli Rumlar yer yer Milli Mücadele’ye destek verirken, Karadeniz’deki isyancı Rumlar daha Milli Mücadele örgütlenmeden büyük bir Türk ve Müslüman direnişi ile karşılaşmıştı. Anadolu’nun Müslüman halkı, İstanbul’dan Ankara’ya geçen millici paşaların başlatacağı mücadeleye çoktan hazırdı. Kısa bir süre sonra işgal ve plebisit yoluyla bu topraklarda bir ‘Büyük Yunanistan’ kurulamayacağı anlaşıldı. İngiltere, Yunan ordusunu kaderine terk ederken, diğer galip devletler de İstanbul’daki karargâhlarında, Anadolu’daki Türk ilerleyişini izlemekle yetindi. Nitekim Yunan ordusunun Anadolu macerası, başladığı yerde, İzmir’de son buldu. Ankara Hükumeti, Anadolu ve Rumeli topraklarında yeni bir Türk yurdunun sınırlarını çizmek için hazırdı. Lozan’da çizilen modern Türkiye’nin sınırları, Balkan Savaşları’ndan bu yana cepheden cepheye koşan, yorgun düşmüş bir halkın verdiği mucizevi bir mücadelenin eseri olarak ortaya çıktı. Savaş yorgunu Türk milleti, imparatorluktan ulus devlete dönüşmeye hazırlanırken, sınırları için iki noktayı esas aldı. Sınırlar esas olarak Türk ve Müslümanların coğrafyasını belirlemeye yönelikti. Kaybedilen topraklardaki Müslümanlar, Balkan ve Kafkas yenilgilerinden bu yana Anadolu’nun yolunu tutmuşlardı. Ancak yine de kurtarılamayan topraklarda ciddi oranlarda Müslüman vardı. Harita başında kıyasıya bir mücadele başlamıştı.

Yeni sınırlar kültürel çalışmalarla çiziliyor

Lozan’da çizilen sınırlar savaş yorgunu Türkler için, Türk dünyasının sınırlarının önüne set çekiyordu. Balkanlar’daki Türkler mübadeleyle Anadolu’ya gönderilmiş, Ortadoğu’daki Türklük buralarda kurulan suni devletlerin sınırlarına hapsedilmişti. Kuzeydoğudan Orta Asya’ya açılan kapıda ise Ermenistan Devleti vardı. Cumhuriyet’in kuruluşunun ardından Türk ulus devleti oluşturulurken, dünyanın şekillenişine uygun olarak, ulusal sınırlar içinde bir ulus kimliğinin inşasına yönelen yeni kadrolar, yeni sınırları esas aldı. Türkiye’yi çevreleyen sınırların aşınması için uygun ortam oluşmamıştı. Bunun için uzun yıllar beklemek gerekecekti. 1990’lı yıllara gelirken değişen dünya bu fırsatı Türklere tanıdı. Atatürk’ün, Türk Tarih Tezi’nde ifade ettiği, “İnsanlık dünyasında en az 100 milyonu aşkın nüfustan oluşan büyük bir Türk milleti vardır ve bu milletin yeryüzündeki genişliği oranında da bir derinliği vardır” sözleri, bugün Türkiye’nin istikametini belirleyebilecek nitelikte bir siyaset imkânı sunuyor. Nitekim devletin kurumları da bu istikamette hareket ediyor. Türkiye, bir yandan tarihinde yayıldığı kıtalardaki ecdat eserlerini bugüne taşırken, Türkçenin hâkim olduğu coğrafyalarda, Türkçe eğitimin canlanması için adımlar atıyor. Bosna’daki Mostar Köprüsü’nden Moğolistan’daki Orhun Anıtları’na uzanan coğrafyada, Tİ- KA’dan Maarif Vakfı’na pek çok kurum dinamik bir çalışma içinde. Bu hedef şüphesiz siyasi bir gayretle yürütülmüyor. Türk dünyasına uzanan faaliyetler, bugün bu dünyayı çevreleyen yeni ulus devletlerle işbirliği içinde gerçekleştiriliyor. Kültür ve tarih, Türkiye’nin çabalarının temel dinamiği olurken, bu çalışmalara eşlik eden ticari faaliyetler karşılıklı bir motivasyon oluşturuyor. Nitekim Balkanlar’dan Orta Asya’ya bu çalışmalar için Türkiye’ye pek çok davet var. Bu davetler, yalnızca Türk ve Müslümanlardan değil, çok geniş kesimlerden geliyor. Türkiye’nin uzun tarihi, geçmişte iç içe geçtiğimiz farklı dinler ve kültürlerle çok farklı platformlarda yan yana gelmemizi sağlıyor. Gönül coğrafyamıza çekilen sınırlar yeni dünyanın sunduğu imkânlarla belirsizleştiriliyor.

FavoriteLoadingBeğen

Leave a Reply

  • (not be published)