YAZAR MEHMED FATİH CAN: 1965 yılında Ankara’da doğdu. Ankara Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü’nü bitirdi. Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde yüksek lisans yaptı. Başbakanlık Osmanlı Arşivleri’nde görev alan Mehmed Fatih Can, Tarih ve Medeniyet Dergisi ile Tarih ve Düşünce Dergisi’nin Genel Yayın Yönetmeliği’ni yaptı. Cine 5 TV’de sunuculuk, moderatörlük yapan Can, muhtelif araştırmalarda, belgesellerde ve akademik projelerde yönetmen olarak çalıştı. Tarih ve siyaset bilimi alanında makaleler ve kitap çalışmaları olan Can, iyi derecede Arapça ve Osmanlıca ile İngilizce biliyor.

İslam tarihinin Asr-ı Saadet’ten sonraki asırlarında hükümferma her İslami devlet ve hassaten Müslüman olmuş Türkler; dahilde ve hariçte siyasi ve dini meşruiyet teminiyle otoritelerini güçlendirmek; Müslüman âlemin temsil ve liderliğini üstlenmek ve aynı zamanda gayrimüslim dünyaya karşı üstün bir moral ve bir manevi kuvvet kaynağı elde etmek gibi saiklerle tüm arzın tacı olarak gördükleri ‘Mekke-i mükerreme ve Medine-i münevvere’, yani Haremeyn’e hep hâkim ve hadim olma; bu mukaddes beldeleri muhafaza ve temsil etme gayesi ve arzusunda oldular.

Arap yarımadasındaki Hicaz bölgesi, ‘son vahiy’in nazil olduğu yer olması hasebiyle Müslüman sultanların en çok sahip olmak istedikleri bir ‘tac’ olmakla birlikte İslam’ın karşısında mevzi alan başta Hıristiyan dünya olmak üzere her neviden gayrimüslim gücün de hep ele geçirmek istediği bir hedef olageldi. Dolayısıyla Müslüman devletler açısından buraya hâkim olmak yekvücut İslam ümmetinin ağyara karşı siyasi ve dini muhafızı, lideri, temsilcisi olmak demekti. Bundan maada ‘tac’ın sahibi ‘baş’ın meşruiyeti de sorgulanamazdı. Bu hâkimiyet, yerinde ve bilfiil olabileceği gibi, uzaktan, bu beldeler de yaşayanlara saygınlığını kabul ettirmek cihetiyle de olabilirdi.

Bu zaviyeden bakılınca görülür ki, Osmanlı Devleti de daha ilk zamanlarında bile bu realitenin farkındaydı ve büyüyüp geliştikçe Haremeyn’e hâkim ve hizmetkâr olma arzusunu kuvveden fiile taşımayı bir strateji olarak önüne koymuştu. Çağının yegâne siyasal ve askeri gücü olan Doğu Roma (Bizans) İmparatorluğu’na ve müteakiben Hıristiyan dünyanın ‘Haçlı’ ittifaklarına karşı kazandığı zaferleri zaman kaybetmeksizin başta Hilafet merkezi olmak üzere tüm İslam beldelerine birer nameyle duyurmasında gördüğümüz şey, şüphesiz başlarda belirtilen neticeye ulaşma iddiasıydı. Nitekim bunun yanı sıra daha Çelebi Mehmed devrinden itibaren Mekke ve Medine’ye ‘Sürre Alayı’ denilen büyük ayni ve nakdi yardım gönderme geleneğini de yine bu gayeye müsteniden devreye sokmuştu. Hicaz ahalisinin ve hacıların her türlü ihtiyacı için ferdi inisiyatiflerce kurulan Haremeyn vakıflarını da yine bu kalemde tadat etmek gerekir.

Filhakika Osmanlı devlet ricali ve halkı için, Mekke ve Medine’nin ihtiyaçlarını karşılamanın, buraların hamiliğini üstlenmenin siyasal getirisine ve itibarına sahip olmak ikinci dereceden bir kazanım olarak görülüyordu. Asıl olan Allah’ın ve Resulü’nün rızasına ulaşma iştiyakı idi. Bunu, tarihi boyunca getiren, alan değil; hep götüren, hep veren el olmaları gerçeğinden anlıyoruz. Karşılıksızlık üzerinden kurdukları ilişki sisteminden bu manayı istihraç ediyoruz. Yavuz Sultan Selim’in, kendisine Rumeli Kazaskeri tarafından yapılan; “Hicaz’a Kadı gönderelim” teklifini; “Ne haddimize düşmüş Resulullah’ın evladına, akrabalarına, hemşehrilerine idareci göndermek! Onlar kendilerini yönetirler. Biz onlara hizmet ederiz… Hayatım boyunca Allah’a bunun için yalvardım ve bize bu şerefi bahşetti. Bu, benim için bütün dünyanın hâkimi
olmaktan daha şerefli bir şeydir…” diyerek şiddetle reddetmesi ve 400 yıllık Osmanlı pratiğinin bu sözlerdeki samimiyeti ispat etmiş olması gerçeğine istinat ederek bu hükmü rahatlıkla serdedebiliyoruz.

Hakikaten Türkler açısından bu mefkûre ve hedef, Osmanlı’dan önce Selçuklu’ya hatta onun öncesine kadar dahi götürülebilir.
Bilindiği üzere, Büyük Selçukluların kurucusu olacak Selçuk Bey’in babası Dukak, Deşt-i Hazar Türkleri’nin Subaşısı yani ordu komutanıdır. Deşt-i Hazar Türkleri’nin Yabgusu -ki henüz Müslüman değildir- ordusunu toplayıp İslam ülkeleri üzerine yürümek isteyince Dukak’ın sert muhalefeti ile karşılaşmıştır. Pek çok kaynağa göre Dukak bu sırada ya İslamiyet’e girmek üzeredir ya da girmiş ancak henüz ilan etmemiştir.

Dukak’tan sonra yerine geçen oğlu Selçuk Bey de ahalisi henüz Müslüman olmayan bu Oğuz devletinde Subaşılık görevini üstlenmiştir üstlenmesine ama Müslüman olduğu bilindiği ve Yabgu’nun tehlikeli planlarını öğrendiği için bu görevde kalmayacak ve kendisine sadık adamlarıyla beraber ‘darül harb’den ‘darul İslam’a yani Turan’dan Maveraünnehir civarına hicret edecektir. Bu büyük hamleyle Abbasi Halifeliği’nin, Türklerle sınır olduğu Hazar’ın güneyinde, kendisine bağlı olanlarla birlikte zamanla büyük bir siyasi, dini güç olacak sürecin başlatıcısı olacaktır.

Kısa bir süre sonra artık ‘Büyük Selçuklu’ olarak şanlanacak kudretli devletin başına torunu Tuğrul Bey geçtiğinde İslam âlemi; Sünni Hilafetin merkezi olan Abbasi mülkünde Şii Büveyhilerin, Mısır’da ise sapkın ve heretik ama Hilafet iddiasındaki Fatımilerin baskısı altında iki parçaya bölünmüş durumdadır. Sünni âlemin Hilafet otoritesi neredeyse yerini Şii sultaya teslim etmek üzeredir. Tam da bu kritik zaman diliminde Tuğrul Bey’in şahsında Türkler, İslam ve dünya tarih sahnesinde boy göstereceklerdir. Tuğrul Bey, Abbasi Halifesi El Kaaim Biemrillah’a, Bağdat’a girerek Şii Büveyhileri bertaraf etmeyi teklif edince Türkler, kendilerini makarr-ı hilafetin kumanda merkezine ulaştıracak köprünün kilit taşını gediğine koymuş olacaklardır.

İslam tarihinde Türklerin devri başlıyor
Halife bu teklifi kabul edecek ve bugün de Irak’ın Türkmen şehri olan Samarra, Tuğrul Bey ve askerlerine karargâh olarak tahsis edilecektir. Bir iki yıl içinde Tuğrul Bey, kumandasındaki Selçuklu askerleriyle, Büveyhileri Bağdat ve çevresinden temizleyerek Abbasi halifelerinin hamisi olacaktır. Türkler artık halis bir Sünni kuvvet olarak tarih sahnesinin baş aktörleridir. Ocak 1058’in anlamı büyüktür. Zira Abbasi halifeleri bu tarihten sonra dünya Müslümanlarının yalnız manevi önderi olurken, cismani liderlik Türklere geçmiştir. Rene Grousset bu olağanüstü gelişmeyi şöyle yorumlar: “Türk imparatorluğu Arap imparatorluğunun üzerine konuverdi. Onu imha etmeden, ona taze kuvvetini verdi ve ondan hukuki selahiyetle meşruiyet hakkını istihsal etti.” (R.Grousset; Bozkır İmparatorluğu; sf. 157.)

1250’li yıllara gelindiğinde Hilafet merkezi Bağdat, Moğollar tarafından yakılıp yıkılmış, Moğol Hanı Hülagü, halifeyi ve ailesinin büyük kısmını katletmiştir. Halife ailesinden kendilerine sağ kalmak nasip olanlar kaçıp kurtularak bu sefer Halep’ten Şam ve Kahire’ye kadar olan bölgeye hükmeden bir başka Türk devleti; hatta Türk kelimesini devletlerinin adında ilk kullanan Memlûklere (ed Devletü’t Türkiyye) sığınacaklardır. Memlûk sultanları bu fırsatı iyi değerlendirecek, âlemi İslam’ın yeni liderleri olarak çevredeki tüm Müslüman devletlere karşı rekabetlerinde müthiş bir avantaja sahip olacaklardır. Bu rekabetin en güçlü karşı tarafı ise 14. yüzyıldan itibaren Anadolu ve Balkanlar’da köklenen ve güçlenen Osmanlı Türkleri’dir. Filhakika Osmanlılar için de 15. ve 16. yüzyıl boyunca İslam topraklarında hükümferma olan en tehditkâr iki rakip devletten birisi Safevîler, diğeri ise Memlûklerdir. Üstelik Kahire, hilafet merkezi olmak hasebiyle meşruiyet ve moral üstünlük bakımından da bir adım öndedir. Osmanlı’nın rakibi bu iki devlet, Osmanlı ne zaman Batı’ya yönelse onun Doğu’daki topraklarını istila hareketlerine girişmekte, küffara karşı cihatta ayak bağı olmaktadırlar.

Bilindiği üzere Yavuz Sultan Selim daha Trabzon Sancak Beyi olduğu dönemde inisiyatif alarak Osmanlı’nın bu Doğu meselesiyle ilgilenmeye başlayacaktır. Nitekim tahta geçtiği 1512 yılından kısa bir müddet sonra evleviyetle Safevî Şahı’nın üzerine gidecektir. Çaldıran’da Şah İsmail’i mağlup ederek onu ve Şii yayılmacılığını durduracaktır. Ama Kahire Sultanları meydandadır ve Sünni olmalarına rağmen Safevî Şahı’nın Osmanlı’ya karşı yürüttüğü gizli açık mücadelede adeta onun destek kıtaları rolünü oynamaktan içtinap etmemişlerdir. Buna bir de güvenliğinden mesul oldukları Hicaz bölgesi için açık ve yakın tehlike haline gelen Portekiz haçlılarına karşı koyabilme gücünden mahrum kalışları da eklenince, Yavuz’un Memlûk üzerine yürümesinin meşruiyeti kendiliğinden doğmuş olacaktır. Nitekim Mısır ve Hicaz uleması da Yavuz’a yazdığı mektuplarda onu, açıkça ve ısrarla emanete sahip çıkması için Mısır’a davet etmişlerdir. Bu mektuplar halen Mısır’daki Osmanlı arşivlerinde bulunmaktadır.

Bütün bu sebepler silsilesi olgunlaşınca harekete geçen Yavuz’un ordusu, Memlûklere karşı Halep yakınlarındaki Dabık Ovası’nda yapılan Mercidabık Savaşı’nda rahat ve kesin bir galibiyet elde edecektir. Memlûk Sultanı Kansu Gavri, yanında Halife Mütevekkil Ala’l-lah, bütün beyleri ve dört mezhebin kadısı olduğu halde kendisi için kahredici mağlubiyeti hazmedemeyecek, yaşadığı şiddetli üzüntü neticesinde inme isabeti sebebiyle aynı gün vefat edecektir. Halife, beyler ve Hanefi kadısı hariç diğer üç mezhebin kadısı Osmanlı’ya tutsak olmuşlardır. Gavri’nin yerine geçen yakın akrabası Tomanbay’a (Tuman Bay) bir mektup gönderen Yavuz, Mısır’ı eman ile teslim etmesi halinde kendisini Mısır Valisi olarak ilan edeceğini bildirecektir. Devrin tarihçileri Tomanbay’ın bu mektup karşısında korkuya kapılarak ağladığı bilgisini naklederler.

Ancak Tomanbay yine de Yavuz’un teklifini kabul etmeyecek ve hazin akıbetine doğru son adımını atacaktır. Mercidabık’tan bir beş ay kadar sonra, Ocak 1517’de Memlûk saltanatının hesabını kapatacak olan Ridaniye kapışması öncekinin aksine çok çetin geçecektir. Ancak meydandan sağ kurtulmayı başaran Tomanbay, yedi bin kadar askeriyle kaçarak Kahire’ye girmiş bulunan Osmanlı askerine baskınlar gerçekleştirip hayli kanlı ve zayiatlı sokak savaşlarıyla direnişini ve umudunu sürdürmeye çabalasa da nihayetinde yakalanıp saf dışı bırakılacaktır. Memlûk Devleti de Abbasi Halifeliği de tarihe karışmıştır. Kahire’de hutbe, yeni Sultan Halife’nin ‘Hakimü’l Haremeyn’ sıfatını kabul etmeyip ‘Hadimü’l Haremeyn’ şeklinde değiştirmesiyle birlikte artık Osmanlı Sultanı adına okunmaya başlamıştır. Türklerin, Tuğrul Bey’den yani 1058’den 1517’ye kadar tam 459 yıl cismani tarafına malik oldukları İslam âlemi liderliği, bu sefer bu tarihten 3 Mart 1924’e kadar, tam 407 yıl tam ve mükemmil bir halifelik nizamına yeniden kavuşmuş, iki otorite birleşmiştir. Bu durum İslam tarihinin en büyük hadiselerindendir.

Ridaniye zaferinin ardından sekiz ay kaldığı Mısır’ı, Kansu Gavri’nin Mercidabık’ta esir düşen Halep Valisi Hayır Bey’e vali olarak emanet etmekte hiçbir beis görmeyen Yavuz Selim Han gönül rahatlığıyla Şam’a geçmiş; yaklaşık bir beş ay da burada kaldıktan sonra Kahire’de yaptığı gibi buranın valiliğini de yine bir Memlûk beyi olan Can Birdi el Gazali’ye gayet yüksek bir özgüvenle teslim ederek İstanbul’a; Hilafet’in yeni merkezi yaptığı taht şehrine doğru yola revan olmuştur. Bu zaferlerin hemen akabinde Yavuz’a ilk biat eden Mekke Emiri Şerif Berakat, oğlu Nuaym ile birlikte Peygamber Efendimizin (SAV) Mukaddes Emanetleri olan Sancak-ı Şerif, Hırka-i Şerif ve Sened-i Şerif gibi emanat-ı mübarekeyi Yavuz’a gönderip teslim etmekle Yavuz’un şahsında Osmanlıların artık İslam âleminin dini, askeri ve siyasi tek önderi olduğunu tescil etmiş olmaktadır.

Yavuz’un zaferinin anlamı
Peygamber Efendimiz, diğer şeriat sahibi nebiler gibi dört ana hususiyeti ihraz etmiş bulunmaktadır. Birincisi Allah’tan vahiy telakki etmek yani ilahi vahye muhatabiyet. İkincisi, Allah’tan telakki ettiği vahyi tüm âleme tebliğ edip kavlen ve fiilen açıklamak (sünnet). Üçüncüsü, vahiyle kendisine indirilen şeriatı icra ve infaz etmek (siyasi sulta). Dördüncüsü ise ruhlarda tasarruf yani insanların ruhi tarafına manen nüfuz edip onları uyandırarak kemale taşımak.

Resulullah’ın (SAV) vefatından sonra, vahye muhatap olmanın dışında kalan üç salahiyeti Raşid halifeler bihakkın temsil etmişlerdir. Nihayet Tuğrul Bey’in Bağdat’a girerek halifeliğin hamiliğini üstlendiği dönemde ise bu nebevi hususiyetlerden üçüncüsü yani siyasi ve askeri önderlik Selçuklu sultanlarına geçmiştir. Abbasi Halifesi ise bu nebevi mirasın manevi tarafını temsil makamında kalmıştır. Bu ikili yapı (dualite) uzun asırlar sonra ilk kez Yavuz Sultan Selim Han ile birlikte son bulmuş; Allah Resulü’nün halifeliği, iki nebevi hususiyetiyle tek zatta yeniden cem olmuştur. Osmanlı sultan halifeleri, Resulullah’ın ruhlarda tasarruf vazifesini ise ‘Ehlullah’ denilen maneviyat önderlerine bırakacaklardır.
Mekke ve Medine, Hulefa-i Raşidin’den sonra zaman içinde siyasi merkez olma yönüyle önemini kaybettikten sonra, bu kutsal beldelerde farklı bir hukuk, değişik bir durum ortaya çıkmıştır. Haremeyn’in idaresi Peygamber Efendimizin soyundan gelen Şerif ve Seyyidlere ait olmakla birlikte, Hicaz bölgesi zamanın en güçlü İslam devletine yani hilafetin sahibi siyasi merkeze tabi olarak hayat sürmüştür. İstanbul’un hilafet merkezi olmasından sonra da bu sistem değişmeyecektir. Fakat farklı olarak Yavuz’dan başlayarak bütün Osmanlı padişahları Haremeyn’in ‘Dört Halife’den sonra hasret kaldığı bütün şartlar ve imkânları bu mübarek beldelere tevdien sunmada birbirleriyle yarışmışlar, eski hilafet merkezlerinin aksine tahakküm gösterilerine tevessül etmemişler, buraları o parlak günlerine yeniden kavuşturmuşlardır.

Yavuz Sultan Selim Han mübarek emanetlerle birlikte payitahta doğru yol alırken, yol boyunca 24 saat durmaksızın Kur’an-ı Kerim hatimleri indirtecektir. İstanbul ve koca Osmanlı mülkü de Yavuz’u ve emanetleri kesintisiz hatimlerle beklemektedir. Üsküdar’a vasıl olan Yavuz, halkın teşyide göstereceği coşku ve iltifatı karşısında nefsine hâkim olamayıp kibre kapılırım korkusuyla geceye kadar burada bekleyecek; karanlığın bastırmasından sonra sessizce Topkapı Sarayı’na geçecektir. Yol yorgunluğuna rağmen, sarayda yüksekçe bir yere koydurduğu mübarek emanetlerin başında sabaha kadar nöbet beklerken, bir taraftan da derhal Hırka-i Saadet Dairesi’nin inşaatını başlatacak ve çok kısa bir sürede daire tamamlanacaktır. Emanetlerin saraya girdiği geceden itibaren 24 saat düzenine göre hatim indirme vazifesi yapacak 40 hafız tespit ettirecek; daha yolda başlatılan bu harikulade ince tahassüs ürünü iş, haleflerince tam 400 küsur yıl aralıksız devam ettirilecektir. Kırkıncısı bizzat Yavuz olan hafızlar ikişerli nöbetler halinde hatmi şerif kıraat ederlerken, sıra Koca Yavuz’a gelmişse ve seferde de değilse tahttan veya yataktan rahle başı yapmada en ufak ihmali görülmeyen bu mübarek padişahın Türk milletine sekiz senede kazandırdığı üç milyon kilometrekare vatan toprağı bir tarafa, şu mübarek emanetleri İstanbul’a sırtlaması, bu milleti hâlâ diri ve iddialı tutan herhalde en kıymetli ve en mühim mirasıdır şüphesiz.

Makarr-ı Hilafet İstanbul
Mukaddes Emanetler’in İstanbul’a getirilişi, payitahtı İslam âleminin merkezine yerleştirmiş; İstanbul’un birçok güzel isminin yanına en mühimi olan ‘Makarr-ı hilafet’, ‘Daru’l hilafe’ sıfatları da eklenmiştir. Mekke-i mükerreme, Medine-i münevvere, Kuds-ü şerif nass hükmünde bir ayrıcalığa sahip olarak tüm zamanların baş tacı olmuşlar ve olacaklardır bittabi, lakin buraların hadimi ve küffara karşı hamisi olma şerefi de İstanbul’a lütfedilmiş olmaktadır. Artık İslam coğrafyasından hacca gidecek olan Müslümanlar önce İstanbul’a uğramakta; halifeden dua ve helallik alarak kutsal beldelere buradan devam etmektedirler. Üsküdar’daki Harem’in adı buradan geliyor. Topkapı’ya geçerek halife sultanla görüşecek hacı adayları buradan kayıklara bindiği için semte ‘Haremeyn-i şerifeyn’e izafeten ‘Harem’ adı layık görülmüştür. Bu müstesna hatıra, İstanbul’un ‘Emanat-ı mübareke’ye kavuşmasından sonra İslam âleminde ve Ümmet-i Muhammed nezdinde geldiği yeri ve nasipdar olduğu itibarı çok güzel anlatmaktadır.

Yahya Kemal, İstanbul’un İngiliz işgali altında bulunduğu 1921 yılında Yıldız Sarayı mabeyncisi Lütfi Simavi Bey’le Topkapı Sarayı’nı gezerken, Hırka-i Saadet Dairesi’nden gelen Kuran sesiyle ürpererek “Bu nedir” diye soracak ve başlarda bahsedilen tüm hikâyeyi ilk defa Lütfi Bey’den duymuş ve öğrenmiş olacaktır. Bu bilgiyi de aldıktan sonra manzara karşısında kendinden geçecektir. 14 Şubat 1921 tarihli İleri gazetesinde kaleme aldığı makalede: “Siz bu saat, benim bu satırlarımı okurken Hırka-i Saadet Dairesi’nde Kuran okunuyor! Tam 400 seneden beri de böyle fasılasız okunmuş. O günden beri bu düşünce bir saat rakkası gibi hafızamda sallanıyor. O günden beri Hilafet’in Türk kalbinde ne kadar derin bir temeli olduğunu duydum. Makarr-ı hilafet olan İstanbul’da böyle bir makamın yanında dört asırdır durmamış bir Kuran sesi olduğunu bilmezdim. Nice Türkler, hatta nice İstanbullular da bilmezler… Bu hadiseyi idrak ettikten sonra, İstanbul’dan niçin çıkarılamıyoruz; bu şüpheyi halleder gibi oldum…” diyecektir. Yahya Kemal’in idrak ettiği manaya bu günlerde de çok ihtiyacımız olduğu herhalde izahtan varestedir diye düşünüyorum.

FavoriteLoadingBeğen

Leave a Reply

  • (not be published)