MEHMED FATİH CAN

“Avrupa dışında Avrupalı gibi olmak, Avrupa’da yabancı olmak kadar zor bir serüven. Çözümü de yok, sürekli bir gurbetçilik, yersiz yurtsuz olmak gibi. Ancak bu, benim Türklüğümden ya da Avrupalılığımdan çok, kişiliğimden geliyor… Özelde Türkiye’de Avrupalıya benzeyen biri, Avrupalının kabul etmediği Türk olmak çok ağır bir duygu…” Prof. Dr. Bozkurt Güvenç

İskoçyalı yazar Charles Macfarlane (1799-1858) daha 1820’lerde; bir Türkiye seyahatinde İstanbul’daki Mekteb-i Tıbbiye’nin kütüphanesinde gördüğü pozitivist, natüralist kitapların çokluğuyla Avrupa’nın hiçbir kütüphanesinin yarışamayacağını hayretle ifade eder. Askeri Tıbbiye talebelerinin; Kant’ın, Lamark’ın, Holbach’ın, Voltaire’in, Darwin’in kitaplarını nasıl bir tehalükle yıprattıklarını; sayfa boşluklarını tasvip ve takdir cümleleriyle nasıl doldurduklarını, şaşkınlığını gizlemeden belirtir. Halife’nin başşehrinde böyle bir manzara ile karşılaşmak onu etkilemiştir.

Macfarlane’in, Müslüman bir memlekette kitaplarıyla karşılaşmayı pek ummadığı mezkûr yazarlar, Avrupa Aydınlanmacılığının temsilcilerinden bazılarıdır. O halde İskoç yazar gibi bizi de şaşırtan şu ‘aydınlanma’ maceramıza afaki (nesnel) bir nazarla işe başlayalım.

Aydınlanma nedir?

Rivayete göre,18’inci asır Avrupa’sında gerçekleşen endüstriyel yenilik ve hamlelerin tetiklediği çok sayıda gelişme ışığında; ‘kilise aklı’nın reddedilip formatlanarak bambaşka bir hüviyete büründürülmesiyle zuhur eden düşünceye ‘aydınlanma felsefesi’; müelliflerine ‘aydınlanma filozofları’; bu akımın hâkim renklerine boyadığı vetireye ‘aydınlanma çağı’; çağın modasına ayak uydurmuş insanına da ‘aydın’ denir… Almanlar buna ‘aufklarung’, İngilizler ise ‘Enlightenment’ der ve İngilizlerin ‘intellectuel’i de ‘aydın’ müsemmasıyla kavram dünyamıza girmiş olur. Bu yüzyılda, Batı’da kilise sultasına ve ona ait kurum, itikat, amel, dünya görüşü gibi kadim unsurlara isyan suretinde ortaya çıkan ve özgür aklı, ferdiyetçiliği, ilerlemeciliği, bilimsel bilgiyi kilisenin yorum tekelindeki ‘Hıristiyani’ kutsalların karşısına koyan ve mutlaklaştıran bu düşünce sistematiği, kendine özgü sayısız kavramsallaştırmalarla adeta bir sembol dünyası oluşturur. Avrupa’dan gelen her şeye geldiği şekliyle kalbini açmakta beis görmeyen, lakin dilini asla kaptırmayan ilk ‘müstağriplerimiz’ intellectuel/aydın yerine ‘münevver’, ‘Enlightenment/Aydınlanma’ yerine ‘tenevvür’ kelimelerini uygun görmüşler ve kullanıma sokmuşlardır.

Aydınlanma düşünürlerinin sayısız kavramlaştırmalarla kendilerine göre bir sembol dünyası oluşturduklarını söylemiştik. ‘Ortaçağ’, ‘Karanlık Çağ’, ‘Rönesans’, ‘Hümanizma’, ‘Aydınlanma’, ‘İlerleme’, ‘Çağdaş Değerler’, ‘Zamanın Ruhu’ vs. gibi bizde de halen kullanımda olan imgeler üzerinden farklı aydınlanma tarifleri yapılmıştır. Mesela Kant’ın tanımına bakalım:

“Aydınlanma, insanoğlunun kendini maruz bıraktığı çocukluktan (reşit olmama) kurtulmasıdır. Reşit olmama, başkasının kılavuzluğu olmadan kendi aklını kullanamayışıdır. Bu reşit olmama halinin nedeni, anlayış eksikliğinde değil de kendi aklını, başkasının kılavuzluğu olmadan kullanmadaki kararsızlığında ve cesaretsizliğinde olduğu için, bu durumun mesulü kendisidir… ‘Sapereaude/ Bilmeye cüret et! Kendi aklını kullanmaya cesaret et!’ sözü aydınlanmanın mottosudur.” (Fehmi Baykan; Aydınlanma Üzerine Bir Derkenar; Kaknüs Yayınları/ Peter Gay’den naklen.)

Çok farklı tarihi tecrübelere sahip medeniyetler adına ahkâm kesen Kant, hepsini bir torbaya koyup beşeriyetin 18’inci asırdan önceki halini akıl baliğ olmamışlıkla (!) yaftalayıp bühtanda bulunuyor. Aydınlanmacı düşünürlerin indirgemeciliğine muhteşem bir örnek… Bir de bizden tarifimsi bir şey nakledelim:“… Biz bir ihtiyaç yüzünden felsefe yaparız; çünkü hayatımızın manası karanlıktır… Eskiden din, inanç bu karanlığa ışık getiriyordu. Bugün bir Aydınlanma Çağı’nda yaşıyoruz; hayat bilmecesine din ve geleneklerin bulduğu cevaplar gönüllerimizi artık kandıramıyor.” (Macit Gökberk; Kant ile Herder’in Tarih Anlayışları; YKY.)

Laisizm, Sekülarizm

Aydınlanmacıların kiliseyi hayatın merkezinden tart edip seküler/laik bir siyasal, sosyal düzen kurmalarının meşruiyet kaynağı; kilisenin yorumladığı Hıristiyanlığın, dünya hayatını ontolojik bir problem olarak görmesi, onda var olan rasyonel aklı ve bilgiyi değersizleştirip kendi kurguladığı metafizik âlemi kutsallaştırmasıdır. Artık İsa’nın hakkı İsa’ya, Sezar’ın hakkı Sezar’a verilmelidir. Kiliseye karşı verilen kavgada 18. yüzyıl aydınlanmacıları ilginçtir ki “İslam’ı ve Hz. Muhammed’i (sav) bile kilisenin temsil ettiği Hıristiyanlık anlayışının tenkit edilmesinde kullanmışlardır.” (Yücel Bulut; Oryantalizmin Kısa Tarihi; Küre Yayınları.) Mamafih aydınlanmacı kadronun kilise ve tanrı karşısında takındıkları tavrın farklılıklar gösterdiğini de belirtmeliyiz. Bir kısmı kiliseyi ve Hıristiyanlığı reforme ederek hayatın içinde bir yerlerde tutma fikrini savunmuşlardır. Bu itibarla aydınlanma felsefecilerinin hepsi ateist değildir. Bazıları deist, bazıları agnostik, bir kısmı natüralist (tabiat dini) ve az bir kısmı da kiliseye iman etmiş olmakla birlikte dünyevi tasarruflarına karşı olmak şeklinde bir inanca sahiptirler. Bu farklılaşma, aydınlanmanın coğrafi ekollerinde de mevcuttur. Fransız aydınlanmacılığı tamamen din karşıtıdır. Alman ve İngiliz aydınlanmacılığı böyle bir radikal tutumu benimsememiştir.

Galebe nöbetleşmesi

Dramayı, bizdeki temsilinden izlemek daha aydınlatıcı olabilir. Aydınlanmacıların ‘karanlık’ dediği Ortaçağ, kendi tarihleri içinde gerçekten karanlık bir çağdır. Takribi 800 senelik bir zamanı kaplayan bu devir; Müslümanların siyaset, ticaret, kültür, medeniyet, ilim-bilim alanlarında dünyayı tenvir ettikleri bir çağdır. Endülüs’ten başlayan, Sibirya ve Çin sınırlarına kadar temadi eden devasa bir coğrafyada kurulan üstünlük; o uzun asırlar içinde kaale bile alınmayan bugünkü Avrupa için kıskançlık, aşağılık duygusu ve korkuyla izlenen bir ütopyadır.

O devrin haritalarına bakıldığında görülen şey, Avrupa coğrafyasının İslam memleketleri tarafından bir hilal gibi kıskaca alındığıdır. İçe kapanık ve skolastik dünyalarında sonu gelmez kavgalarla birbirlerini tüketen yarı vahşi denilebilecek bu insanlar, zaman içinde gevşeme gösteren İslam ümmetinin zaaflarından istifade ile yağma ve çapul seferleri diyebileceğimiz haçlı saldırılarını başlatarak, bu zengin ve parlak dünyayı yakından görme ve sonrasında yağmalama fırsatını yakalamışlardır. El hak; tabiatında fanilik bulunan dünyada cari olan kanun (meşiyyetullah), mutlak üstünlüğün de mutlak düşkünlüğün de bir müddetliğine olmasıdır. Bu galebe nöbetleşmesinin zorunlu kıldığı ontolojik gerçek, miladi 1400’lü yılların sonuna doğru ortaya çıkmakla vaziyet yavaş yavaş tersine dönmeye başlamıştır.

Moral çöküş

Konumuz harici olması hasebiyle bu eksen kaymasının safahatını bir başka yazıya bırakarak şunu söyleyebiliriz. Batı dediğimiz bu coğrafyadaki gelişmeler, Müslümanların müstağni tutumu ve üstten bakıcı tavrı sebebiyle dikkatle izlenmemiş ve haliyle de tam kavranamamıştır. Gerçek kendini dayatınca tehlike anlaşılmış, lakin iş işten geçmiştir. Bu beklenmeyen vaziyetle savaş meydanlarında karşı karşıya kalınmış; müteselsilen ticaret, imalat ve sanayi meydanlarında kaybedilen mevziler, aziz-i vakt olan medeniyetin çocuklarını, geri çekilişi ve yenilgiyi kabule mecbur kılmıştır. Şairimizin dediği gibi; “Aziz-i vakt idik; a’dâ (düşman) zelîl kıldı bizi…”

Akabinde galiplerin coğrafyasında zuhur eden laik içtihatlar, tatbikatlar ve inkılaplar geleneksel dünyamızın tüm köklü fikir ve müesseselerini yerinden oynatarak bir teşevvüş halinin her yere bulaşmasına sebebiyet vermiştir. Müteakiben derin bir moral çöküş ve sorgulama süreci başlamıştır. İlk planda bu mağlubiyetin esbab-ı mucibesini devlet, ilim ve fikir adamları kendi hata, ihmal ve kusurlarıyla birlikte ait oldukları dinin referans kaynaklarından uzaklaşmış olmakta ararken, bilahare arızanın İslam inancında aranması gerektiğini söyleyen nevzuhurlar peyda olmuştur. İçine düşülen gayya, günümüze kadar uzanan düşünce tarihimizi de şekillendirecek iki karşıt kampı ortaya çıkarmıştır.

Kamplardan biri İslam’ın asla böyle bir ithamı hak etmediği; bakılması gereken noktanın gelenekselleşmiş dini tasavvurlarımız olduğu; dolayısıyla İslam’ın, çağın realitelerine göre reforme edilmesi gerektiği tezini kurtuluş reçetesi olarak sunmuşlardır. M. Âkif’in “Doğrudan Kur’an’dan almalıyız ilhamı/Asrın idrakine söyletmeliyiz İslam’ı…” mısraı, bu kampın geliştirdiği ideolojiyi kısa ve öz olarak formüle etmektedir. Karşı kampın sakinleri ise Batı’daki aydınlanma devrimini aynıyla ithal etmeyi, dinle bütün maddi bağın koparılarak caminin hayatın dışına itilmesinin gerçek kurtuluşu sağlayacağı fikrini şiar edinmişlerdir

“Zaman zaman-ı terakki, cihan cihan-ı ulum

Olur mu cehl ile beka-yı cemiyet.” Diyen Sadullah Rami Paşa’nın ‘19. Asır’ isimli şiiriyle beraber manzum Sefaretname’sinde geçen şu sözler; “Akıl artık hiçbir şeyi duadan beklemiyor” bu kampın fikir dünyasını ele veren en iyi örneklerdendir.”(M.Çetin; Aydın Yabancılaşması; Biyografi Net Yayınları.) Ünlü hanım yazarlarımızdan Münevver Ayaşlı’nın kayınpederi olan Paşa da Beşir Fuad gibi arada kalmışlığın, kısılmışlığın tevlit ettiği manevi buhran sonucu Viyana’da intihar etmiştir. “Aklın, o büyük sahirin i’cazı önünde

Batıl geçecek yerlere hüsranla, inandım.”

Bu dizelerin şairi Tevfik Fikret ise yine bu kampın içinden birisi olarak oğlu Haluk’un şahsında Osmanlı aydınları için amentü yazacak kadar ileri gidebilmiştir. ‘Haluk’un Amentüsü’nde ‘bilim kilisesi’nin ışıltılı muştusunun batıl dediği İslamiyet’i batıracağını coşkuyla haykırmaktadır. Kaderin cilvesi olacak; biricik oğlu Haluk ‘bilim kilisesi’nin laik misyoneri değil ama bir Protestan kilisede papaz olacaktır. (Fikret’in kimlik bunalımı onu intihara değil ihtidaya götürmüş. Ölümünden bir müddet önce aslına rücu ettiğine dair bilgiyi Hadis âlimi Prof. Dr. Cevat Akşit hocadan dinlemiş idim. Allahu a’lemu bi’s savab.)

“Bu devir yazarlarının çoğu tanrıya inansa da kiliseye (bizde cami-mfc.) karşı derin bir husumet duydular. Bu tepkilerini Lucretius’un (M.Ö. 99-55) yazdığı ‘Eşyanın Tabiatı Üzerine’ adlı şiirinde geçen meşhur mısraını motto haline getirerek ifade ettiler. ‘Tantum religio potruit suadere malorum’/din işte böyle kötülüklere yol açar.” (Baykan; age.)

Doğu tipi aydınlanma(!)

Bizim okumuş yazmışlarımız askeri mağlubiyetler sonrasında ortaya çıkan atmosfer içinde, aydınlanma ve aydın kavramlarıyla karşılaşmışlardır. Macfarliane’nin şaşkınlıkla karşıladığı manzara tam da burada ifadeye çalıştığımız durumun bir fotoğrafıdır. Dolayısıyla Türk tipi aydınlanmacılık geç Osmanlı’nın asrileşme, erken Cumhuriyet’in ise çağdaşlaşma argümanlarıyla birlikte anlaşılacak bir meseledir.

Osmanlı aydını da Cumhuriyet aydını da memurdur. Kalemden yetişmiştir. Özellikle Tanzimat bürokrasisinde ‘Tercüme Odası’ memurları, devletin Avrupa’yla temas noktalarında kilit roldedir. Cemil Meriç’in tespitiyle bu sınıf “Entelijansiyanın döl yatağıdır”. Meriç’in entelijansiya dediği aydınlanmış, devşirilmiş kafadır. Klasik ulema sınıfı, devlet ve milletteki tereddüde İslam ve gelenek içerisinden bir cevap üretmeye çalışmış; bu mevzuda çok sayıda layiha, risale, siyasetname kaleme almışlardır. Koçi Beyler, Katip Çelebiler, Hüseyin Hezarfenler, Ahmed Cevdet Paşalar bu kabildendir. Koçi Bey’in 1631 de IV. Murad’a sunduğu layiha (rapor) Osmanlı ilim adamlarının erken bir devirde, gidişatın Batı lehine, Müslümanlar aleyhine cereyan ettiğinin farkında olduklarını göstermektedir. Risale’de gördüğümüz, dinin merkezi rolünün tashih ve tahkimi üzerinden bir silkinme gerçekleştirilmesi düşüncesi ve inancıdır. Ulema sınıfının karşısında konumlanan yüzü Batı’ya dönük kalemiye erbabı ve süfera sınıfı da raporlarında iptida, Batı’nın askeri, sınai ve teknolojisini talep ediyorlardı. Bu, aslında pragmatik bir tercihin ifadesiydi. Fakat sonraları bu fennin arkasında bir zihniyetin de olduğu ve bu dinamiğin belli adaptasyonlarla ülkeye taşınmasının icap ettiğini mahcup bir üslupla da olsa dile getirmeye başlamışlardır. Bu zümrelerde daha sonra gördüğümüz en bariz problem, derin bir aşağılık kompleksi ve ötekine duyulan iflah olmaz hayranlık duygusudur. Reşat Ekrem Koçu’nun bir kitabına kapak ismi yapmasıyla sanki ilmi bir tespitmiş gibi tarih literatürümüze yapışıp kalmış ‘lale devri’ uydurmasını yine de zikrederek, bu dikkat çekilen duygunun başlangıç devri olduğunu söylemek nispeten mümkündür. 1721’de Paris’e sefir olarak gönderilen Yirmisekiz Mehmed Çelebi’nin Sadrazam Damat İbrahim Paşa’ya sunduğu Sefaretname’de bu duygunun emarelerini görüyoruz. Avrupa’yı ilk görenlerde oluşan bu halet-i ruhiye henüz zayıf olmakla birlikte, Tanzimat sonrası Batı görmüşlerimizde ortaya çıkan hissiyat, ülkesinden ve halkından adeta tiksinme diyebileceğimiz patolojik bir psikolojidir.

Mağlubiyet ideolojisi

Savaşlarda alınan yenilgilerin ve toprak kayıplarının icbar ettiği askeri modernizasyon için Avrupa’dan, yani galiplerimizden muallim subay transferi, Macar asıllı Fransız subay Baron de Tott’la başlamıştır. Comte de Bonneval (Humbaracı Ahmed Paşa) ile devam eden bu yeni strateji, devri Cumhuriyet’te bile güçlü bir şekilde kabul görmeye devam etmiştir. Geleneğin güçlü temsilcisi Yeniçeri Ocağı’nın tüm kültürel unsurlarıyla beraber maziye gömülmesi sonucunda aydınlanma düşüncesinin çocuğu dediğimiz modernleşme,Osmanlı bünyesinin diğer uzuvlarını da kısa sürede dönüştürmeyi başarabilmiştir. Askeri mühendishaneler, tıbbiye ve harbiye mekteplerinde ders veren ecnebi hoca kadrosunun ilgili teknik derslerle birlikte talebelerine aşıladıkları aydınlanmacı felsefe ve zihniyet; devletin sivil ve askeri bürokrasisine memur olarak dahil olacak bu sınıfın önce kendi zihin dünyalarını radikal bir değişime uğratmış, sonra onlar eliyle devlet de toplumda bu istikamette şekillenmiştir. Klasik Osmanlı nizamının şer’i ve örfi hukukla mukayyet padişah, sadrazam ve şeyhülislam arasındaki dengeyle işleyen düzen II. Mahmud’la birlikte, metamorfoza uğramış bürokratik elit ve padişah arasına sıkışmıştır. Ulemanın saf dışı bırakıldığı bu yeni dengede, mutlak merkeziyetçi bir yapıyla birlikte erken Cumhuriyet’te daha koyusunu göreceğimiz jakoben devletlü ve aydın tavrı gelişmiştir. Modernleşme biraz da sarayın kucağında semirtilmiştir diyebiliriz. Sultan Abdülmecid’in Fransız sefarethanesindeki baloya katılması, ecnebi tiyatro kumpanyalarının saraya taşınması, Fransızcanın neredeyse Türkçeden fazla itibar görmesi, II. Mahmud’la kıyafette ortaya çıkan pantolon, pelerin, jaketatay gibi unsurlar, sarık yerine fesin kabulü hep saraydan konaklara, oradan sosyeteye atlayan modalardır. Ayrıca mimariden musikiye kadar gelenekten kopuş, Avrupai olana koşuş, sarayın onayı olmaksızın gerçekleşebilecek şeyler değildir.

Tanzimatçı, memur aydın…

Hele 1856 Islahat Fermanı sonrası ortaya çıkan durum, Tanzimat Fermanı’nı mumla aratacak derecededir. Tanzimat’ın babası M. Reşid Paşa bile yetiştirmesi Ali Paşa’nın bu icraatını kayıtsız şartsız bir teslimiyetle Batı’nın köleliğine doğru atılmış bir adım olarak lanetleyecektir. Bu kadarına o bile tahammül edememiştir. Savruluş o derecededir ki Ali Paşa, İslam medeni hukukunun yerine Fransız medeni kanununu ibka etmeyi, yani Fransız laikliğini teklif edebilecektir. Ekürisi ve rakibi Fuad Paşa modernleşme mevzuunda onunla yarış halindedir. Heykelin memnu olduğu bir ülkede heykel koleksiyonu olduğu bilinir. Osmanlı memur aydın tipinin bir hususiyeti daha vardır ki başta Farmason locaları olmak üzere İngiltere, Fransa ve Rusya gibi Osmanlı’nın can düşmanı merkezlerle içli dışlı olmalarıdır.

Devşirme merkezleri

1800’lerde Osmanlı şehirlerinde hızla türeyen ve yayılan yabancı okullar, özellikle Cizvit ve Protestan kolejleri, aydınlanma felsefesinin bizim için yıkıcı olan görüşlerinin donörlüğünü üstlenmişlerdir. Bu okullardan mezun olanlar, aydınlanmacı misyonerliğinin sivil kanadını temsil edeceklerdir. Gazetecilik, yazarlık, edebiyatçılık, sanatçılık gibi meslek alanlarını dolduran bu yeni sınıf, aydınlanma felsefesinin mottolarını cemiyetin kılcal damarlarına kadar taşıyacaklardır. Kullandıkları dil abartılı ve tahrik edicidir. Mesela gazeteci Şinasi, Mustafa Reşid Paşa’ya kaside yazarak onu Batı medeniyetinin haşa peygamberi ilan etmektedir. Yazılarında rasyonel aklı aynı şekilde kutsamaktadır. ‘Şair Evlenmesi’ adlı komik tiyatro teksinde kadim dini âdet ve inanışları tiye almakta, Osmanlı mahallesinin, köyünün önderi konumundaki imamlarla dalga geçmektedir. Şinasi’nin peygamberlik payesi biçtiği Mustafa Reşid Paşa, masonluğu yanında onun tabii sonucu olarak belki de tarihimizin en erken pozitivistidir. “Hem mason hem pozitivist olan paşanın pozitivizmi o kadar ağır basar ki, onun masonluğu gölgede kalır.” (O. Koloğlu; Abdülhamid ve Masonlar; Gür Yayınları.) Erken Osmanlı pozitivizminin kafa kaldırdığı vetirede, “Pozitivizmin kurucusu Aguste Comte’un M. Reşid Paşa’ya gönderdiği mektup, tarihi bir belge niteliğindedir. Comte bu mektubuyla paşayı, sadece pozitivizme değil, ‘yeni insanlık dini’ne davet etmektedir.” (Mahmut Çetin; Aydın Yabancılaşması; Biyografi Net Yayınları.) Burada Comte’un insanlık dini dediği şey, masonluğun temel itikadıdır. Filhakika aydınlanmacı düşünür ve yazarların da kahir ekseriyeti masondur. Aydınlanma felsefesi ile masonluğun değerleri birçok başlıkta birbirine geçmiş durumdadır. Fransız tarihçi Seignobos: “İngiliz aristokrasisi tarafından moda haline getirilen tabiat dini ‘natüralizm’, farmason locaları vasıtasıyla Avrupa yüksek sosyetesine yayıldı, sonra Almanya’ya geçip prensleri ve edebiyatçıları da içine aldı; farmasonlar, asillerle subaylar arasından devşiriliyorlardı.” (Charles Seignobos; Avrupa Milletlerinin Mukayeseli Tarihi; Çev. Samih Tiryakioğlu; Varlık Yayınları.) demektedir. Münif Paşa, ‘Mecmua-i Fünun’ dergisinde deist, natüralist, ateist aydınlanma filozoflarının fikirlerini işlemekte; Voltaire gibi İslam düşmanlarını göklere çıkarmaktadır. Mustafa Fazıl Paşa, terakkimize (ki bu devrin dillerden, kalemlerden düşmeyen efsunkâr kavramı terakki idi, yani aydınlanmacıların ilericilik, ilerleme dedikleri şeydi) engel olanın din olduğunu, onu Batı’daki gibi kenara almamız gerektiğini, bunun için Fransa örneğini benimsememizin lüzumunu vs. hem de Sultan Abdülaziz’e yazdığı 1866 tarihli bir mektupta ifade etmektedir.

Muhafazakâr Osmanlı aydın tipi

Aydınlanma devrinin estirdiği rüzgârlardan etkilenmekle beraber dini ve geleneği dışlamayan, hatta müdafaasını üstlenen muhafazakâr aydınlar kendilerine ‘Genç Osmanlılar’ markasını uygun bulmuşlardır. Bunlar özellikle İslamiyet’in, geri kalışımızın müsebbibi olduğu fikrine şiddetle karşı çıkmışlardır. Ziya Paşa’nın şu mısraları bu karşı çıkıştaki edebi gücü gayet güzel aksettirir: “İslam imiş devlete pa-bend-i terakki Evvel yoğ idi iş bu rivayet yeni çıkdı. Milliyeti nisyan ederek her işimizde Efkar-ı Freng’e tebaiyyet yeni çıkdı. Eyvah bu baziçede bizler yine yandık Zira ki ziyan ortada bilmem ne kazandık.” Namık Kemal ve sonradan ‘Sarıklı İhtilalci’ diye anılacak Ali Suavi de Batı’yı körü körüne taklit etmenin felakete müncer olacağını beyan eden ilmi ve edebi makaleleriyle ön plana çıkmaktadır. Tunuslu Hayreddin Paşa da bu zümrenin bürokrat temsilcilerindendir.

Taassup

Osmanlı fikir sahasında sürüp giden bu ateşli kavga, okumuş yazmışları tam ortadan ikiye bölmüştür. Sarıklı, fesli; mektepli medreseli ayrımı yeni ideolojik ve sosyolojik sınıflar ihdas etmiştir. “İslam’da bir kilise ruhban teşkilatının bulunmayışı, devlet desteğinden mahrum kalan medreseli aydınların durumunda çok köklü sarsıntılara yol açmıştır. Bu sarsıntının bir tarafı maddi, bir tarafı ise manevi çöküntü şeklinde ortaya çıkmıştır. … Medrese aydını modernleşmenin hızlanması ölçüsünde sosyal ve iktisadi bakımdan hep aşağılara doğru itilmiştir. …Kendilerinin temsil ettiği değerler, bir değerler sistemi ve bir hayat tarzı, bir başka sistem adına geri plana atıldığı zaman, medreseli aydınlar sadece eski itibarlarını kaybetmekle kalmamışlar, adeta kötülüğün kaynağı diye görülmeye de başlanmışlardır. …Haklarında yapılan menfi propaganda, bunları yeni nesillerin gözünde hem gülünç hem korkunç bir kılığa sokmuştur. Bugün orta yaşlı aydınların nazarında medrese, imam, ulema, sarık, şeyh kelimeleri korku filmlerindeki hortlaklar veya karnaval maskaraları gibi korku ile istihza arasında karışık duygular uyandırmaktadır.” (Erol Güngör; İslam’ın Bugünkü Meseleleri; Ötüken Yayınları.) Bu durum rakip sınıfların kendi fikirlerinde derin bir taassuba düçar olmalarına yol açmıştır. Umumiyetle ariz-amik bir tahlil ve tahkik gerektiren meseleler, yerini sloganvari, klişeci bir retoriğe bırakmıştır. Zaman, mekân ve varoluş tasavvurları tarih boyu İslam merkezli olmuş bir cemiyetin zındıklık mülhidlik ve mürtetlik olarak tarif ve tasvir ettiği aydınlanmacılığın ilkeleri; halkın aydın sınıfa, aydın zümrenin de halka yabancılaşmasını tevlit etmiştir.

İttihad-ı İslam’dan Türkçülüğe…

Tanzimat aydını, Osmanlı’nın çimentosu İslam olduğu için ‘İttihad-ı İslam’ fikrini savunurken; Meşrutiyet aydını, daha kozmopolitik bir tedaisi olması ve her neviden gayrimüslim unsurla ittifak halinde olmaları hasebiyle ‘ittihad-ı Osmani’ fikrini benimsemişlerdir. Sonrasında, bilhassa dağılma safhasında vuku bulan Balkan ve Arap isyanları ve Ermeni hadiseleri neticesinde ‘Türkçülük’ ideolojisine sarılmışlardır. İslam öncesi Türklük konusunda araştırmalar yapan oryantalist yazarların özellikle Fransız oryantalist Leon Cahun’un eski Türk yaşayış ve kültürünü idealize etmesi, bu ideolojinin temellenmesinde cidden tesirli olmuştur. Bu seviyede olmasa bile Moiz Kohen’in ‘Tekinalp’ mahlasıyla kaleme aldığı din dışı Türkçülük fikrini enjekte maksatlı Türk Ruhu, Türk’ün Yeni Amentüsü, Kemalizm gibi yayınları da bu anlamda zikretmeliyiz. Genç Kalemler gibi dergiler de tesirden geri kalmamıştır. İleri gelen Türkçü ideologlardan Ağaoğlu Ahmed, Batı mamulü ‘nation’ fikrinin ateşli bir mümessili olarak lisanımızdan, kafamızdan, hayatımızdan, inançlarımızdan velhasıl her şeyimizden İslam-Arap umde ve tesirlerini çıkarıp yerine kâmilen Avrupa’nın aydınlanma prensiplerini almamız gerektiğini savunmuştur. Türkçülüğün ideolojik nosyonunu oluşturmuş Ziya Gökalp de İslam medeniyeti diye bir medeniyetin olmadığını savunmakla beraber Müslümanlığı çağrıştıran mimari ve diğer kültür unsurlarının kâffesinin meydandan kaldırılması gerektiğini müdafaa etmiştir. Aydınlanmış Batı’da ortaya çıkan ‘nation’ kavramı Türkiye’de Türkçülük-Ulusçuluk şeklinde karşılık bulurken 20. yüzyılın ilk çeyreğinde Avrupa ana kıtasını faşizm ideolojisiyle tanıştırmış ve bu karanlık kâbus koca kıtayı bir beş yıl içerisinde kana bulamıştır. Avrupa’nın iç savaşı niteliğindeki bu felakette 50 milyon civarında insan öldürülmüş; insanlık atom bombası felaketiyle de mahvedilmiştir. Akıl ve bilgiyi, gücü elde etmek gayesiyle kutsayan aydınlanmış Batı, gücün kahrından kendini de kurtaramamıştır. Aydınlanmanın ana vatanında bizzat kendi elleriyle boğdukları şey hümanizmayla birlikte aydınlanma değerlerinin din karşıtlığı hariç her şeyidir. Irkçılık benzeri bir ulusçuluk bizde de Batıcılığın bir türevi olarak bir müddet terör estirmiştir.

Bir modern ideoloji olarak İslamcılık

“Patenti Genç Osmanlılara aittir” diyebileceğimiz İslamcılık ideolojisi de Avrupa merkezli aydınlanmacılığın bizdeki yan tesirlerinden birisidir. Seküler, laik ve sömürücü Batı’nın fiili ve fikri saldırılarına karşı bir aksülamel suretinde ortaya çıkmıştır. Fıtratı itibarıyla reaksiyonerdir. Sosyolojik genetiği dikkate alınırsa modern bir ideolojidir. Muarızlarının siyasal İslamcılıkla suçladıkları gerçekten siyasi talepleri güçlü olan bir harekettir. Öncülerinin belki nazar-ı dikkatlerinden kaçan bir hakikati de burada belirtmeliyim. Erol Güngör’ün ifadesiyle: “İslam, siyasetin arkasında filizlenen bir doktrin değildir.” Siyasetin ona göre belirlendiği bir meşruiyet âlemidir… İslamcıların üzerinde ittifak ettikleri gayeler son derece güçlüdür: Ümmetin maruz kaldığı sakil durumdan kurtuluşun İslam’a sarılmayla ve ümmetin siyasi sosyal birlikteliğiyle mümkün olacağı prensibini vaz etmektedirler. Bilim ve teknolojinin patentinin de İslam medeniyetine ait olduğu fikrini; ümmeti, içine düştüğü küçüklük kompleksinden kurtarmada, ona itimad-ı nefs aşılamada (pek güçlü şekilde olmasa da) işlemeyi şiar edinmişlerdir. İslamcıların usul itibarıyla homojen bir yapısı olmamakla birlikte, esaslarda birleşmişlerdir. İslamcı ideolojiye bir tenkit daha getiren merhum Güngör’ün tespitine göre, “İslam açısından Batı medeniyetini yorumlamaktan ziyade, Batı açısından İslam’a bakmaktadırlar…” (Güngör; age.) Filhakika, 20’nci asrın başlarında Batı’daki içtimai buhranlar üzerine yine Batılı alim ve yazarlar tarafından materyalist düşünceye getirilen güçlü tenkitler, İslamcı aydınların başucu eserleri olmuştur. Batılı tasdiki önemseyen; haklı çıkmanın aferininin gizli hazzını yaşayan henüz aşmamış bir psikoloji…

Ve Cumhuriyet aydını

Cumhuriyet aydınlanması aslında kendinden önceki bir yüzyılın muhassılasıdır denilebilir. Aydınlanmacılığın Cumhuriyet’te geldiği nokta, onun kuvveden fiile sıçraması; devlet rejimine dönüşmesi ve en kaba yönleriyle erken Cumhuriyet’in resmi ideolojisi olmasıdır. Osmanlı’nın son yüzyılındaki aydınlanmacı devlet tatbikatı, siyasal kavramlar üzerinde yoğunlaşmışken, erken Cumhuriyet iktidarlarının programında, rejimin kendi zengin sınıfını ihdas etme pratiği daha belirgindir. Bu politikanın tabii sonucu olarak sıfırdan türetilen devlet kapitalistlerinin aydınlanmacılıkta Cumhuriyet bürokratlarını da aşan laikçi fundamentalizmi görülmeye değerdir. Bir yönüyle de Cumhuriyet burjuvazisiyle bürokrasi arasında simbiyotik bir ilişki biçimi geliştirilmiştir. Her türlü emtianın temin ve arz tekelini elinde tutan bürokrasinin imtiyaz bahşetmelerle yine sıfırdan inşa ettiği komprador sınıfın aydınlanmacılığı da; devlet kampının lütuf vaat eden çekici atmosferine kapılmaktan ibarettir. Bu kamp, işini bilenler için adeta bir ontolojik mecburiyet alanıdır. Cumhuriyet’in bir 80 yılı bürokrasi, iş dünyası ve kalemli kalemsiz sosyetenin bir bütün halinde aydınlanma düsturları üzerinden halka karşı fethedilemez cepheler kurmalarıyla gelip geçmiştir. Henüz aydınlanma basamaklarındaki sosyal evrimini tamamlayamamış halka güvenilmemelidir. Cepheler yıkılırsa halkın Ortaçağ karanlığına irticaı kesin gibi bir şeydir…

Köklü değerlerini muhafazada kararlı davranmaya devam sebebiyle taşrada tutulan halk, rejim karşısında; tarih felsefecisi Hodgson’un ‘Sosyalizm ve Parlamenter Demokrasi’ kitabında formüle ettiği ‘zımni rıza’ kavramının ifade ettiği şekilde bir tutum belirlemiştir. Zımni rıza; hâlâ kaybedecek bir değer, maddi manevi bir müktesep varsa onları korumak adına kenarda sessiz kalarak mevcut düzene kerhen verilen ruhsat durumunu açıklamaktadır.

FavoriteLoadingBeğen

Leave a Reply

  • (not be published)